--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bölücülük Terörüyle Mücadele

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Aktüel bir ‘sınav meselesi’ni düşünelim şimdi. Bölücülüğün terör örgütü PKK… Bir de bölücülüğün siyasi örgütü HDP! İkili bir yapılanma. Öteki silah bırakacak. Bırakacak da, silahtan arınıp tövbekâr ve nadim olacak değil. Taktik ve strateji icabı ateşi kesip silahını yanına koyacak! Siyasi örgütün bölücülük faaliyeti düşünce sayılacak. Bunların katliamlarını önleyecek her çalışma demokrasiye aykırı bulunacak. Böyle bir demokrasi olur mu? Demokrasilerde ‘bölge partisi’ olur mu? Vatanı, Devleti bölmek normal karşılanabilir mi? Kendi Bayrağını göndere çekmeyen insanlar bu milletin evladı sayılabilir mi? Demokrasilerde ‘terör’ tehdidinin bir baskı unsuru olarak kullanılması aklın alacağı bir iş midir? Acaba, böyle bir abes tasavvuru, demokrasi adına savunanlar, teröristlerin akıl hocaları hâlâ aydın/gazeteci muamelesi görmekteler. Suçlarından dolayı cezaevinde bulunanlar ‘fikir özgürlüğü olmayan ülkedeyiz’ naralarını atabiliyorlar. 

  ABD ve Batı ülkelerinin teröristlere sahip çıkıp, onlarla mücadele eden devletimize karşı olmaları yaptıkları en büyük hatadır. Buradaki bir hata, kalbin durmasına benzer. Ruhun uçup gitmesine benzer. Bu gibi konularda yapılacak hatalar geriye bir şey bırakmaz. Nasıl oluyor da terörü yapanlara özgürlük isteniyor. Bunu yapanlara ceza vermeyi demokrasi ile bağdaştırmayıp ABD ve Avrupa ülkelerine şikâyette bulunarak, kendi ülkesini ‘yaşanmaz ülke’ olarak gösterebiliyorlar. Hem de aydın, gazeteci maskesiyle. Referandumdan çıkan ‘Evet’ten rahatsızlıklarını, lidere ‘despot’ yakıştırmalarını nereye koyacağız? Terörü bitirme mücadelesinin karşısında durmayı insani bir duruş olarak görebilir miyiz? Elimizi kolumuzu bağrımızı parçaladılar yetmedi; şimdi ellerini sokup kalbimizi ciğerimizi, söküp almak istiyorlar. İngiliz’iyle, Fransız’ıyla, Amerika’sıyla, İsrail’iyle… Bakınız, dünyada bunca muazzam değişiklikler cereyan ediyor, ama onların gözü Türk’te, İslâm’da!  

  Bu meselede ‘Etnik köken’de kültürel kimlik ve kişilik (hüviyet ve şahsiyet) arandığını görüyoruz. Milleti korumak, milleti millet yapan değerleri korumaktır. Meşruiyetin kaynağı, milleti millet yapan insanı insan yapan ve de yücelten değerlerdir. İnsan, ailesini, sülâlesini, mahallesini, beldesini, tarihini, soyunu, kavmini, milletini, vatanını, mektebini, hocasını, meşrebini elbette sevecektir. Ama itidal üzere sevecektir; alâkasını ve bağlılığını sıhhatli tutacaktır. Bu coğrafyada biz bir tek millet olarak yaşadık. Birbirimize hiçbir açıdan yabancı gözüyle bakmadık. Nereden doğdu bu ayrılık-gayrılık, nereden? Bu milletin hiçbir gönül kusuru olmamıştır. Bu millet öyle kusur işlemez. İşlemez çünkü hicranlarla acılarla yoğrulmuş bir manevi mayası vardır. Nerelere gitmiş, nice saadetlerin hicrana dönüştüğünü görüp yaşadıktan sonra anavatanına sığınıp kenetlenmiş. Biz devir devran görmüş bir milletiz. Böylesine kaynaşmış bir toplum yapısında “etnik köken”in ne önemi olur? Koskoca bir milletin adı basit bir “etnik köken”e indirgenebilir mi? Bunca maceradan, destandan, tarih hicranlarından sonra; Batı; etnik-metnik fasılları açıp hâlâ bizim millîliğimizle uğraşıyor. Türk milleti, etnik farkları kaynaştırıp ölümsüzleştiren manevileşmiş tarihi varlığıyla bir bütündür. Tük milleti Müslümandır. Yahya Kemal’in dediği gibi. “milletlerin mayası kan değil dindir”. Bizim için öncelikle öyledir. Dinini kaybedince milli özelliklerinin bütününün kaybedileceğini bilen ve milliyeti ile maneviyatı birbirinden ayrılmaz hale gelmiş böyle bir milletiz biz! Müslüman azınlık yoktur.

“Türk” kelimesi, milli planda, bir ırkın değil, ırkını manevileştirmiş bir millete mensubiyetin adıdır. Türkiye, Türk milletinin anavatanıdır. Din-dil tarih şuuru milli sıhhatin teminatıdır. Millet olmak manevi, tarihi ve idealist bir gönül beraberliği içinde bulunmaktır. Bir kafatası meselesi değildir. Millet, yaşayan nüfustan ibaret değildir, yaşayan nüfusun muayyen bir değişim dönemindeki keyfiyeti ile sınırlı da değildir. Türk milleti, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın İslam’ı en güzel biçimde yaşamış bütün insanlarının manen içinde bulunduğu bir büyük beraberliktir. Türkiye’de hiçbir zaman “etnik imtiyaz veya mahrumiyet” söz konusu olmamıştır. İstiklâl Marşı’mızın şairi Mehmet Akif Arnavut, Ziya Gökalp Kürt, Ömer Seyfettin Çerkez olarak dışlanırsa kime Türk diyeceğiz? Hangi ırktan olursa olsun, nerede yaşarsa yaşasın. Alpaslan’ların, Yunus’ların, Fatih’lerin, Yavuz’ların, Hacı Bayram’ların, Barbaros’ların, Akşemseddin’lerin, Süleyman Çelebi’lerin, Malazgirt’in, Niğbolu’nun, Plevne’nin, Çanakkale’nin, Sakarya’nın devamı değil miyiz biz? Kendini böyle hissetmeyen var mı? Bizim bir milli vasfımız vardır: Bayrağımızın dalgalanmadığı yerde kalmayız. Kalırsak çaresizlikten kalırız. Biz koloniler, sömürgeler devleti değildik. Gittiğimiz yeri vatan yaptık ve öyle bildik. Başkaları gibi yabancı bayraklar ve tahakkümler altında kalmayı içimize sindiremezdik. Koca Rumeli’yi terk edip Anadolu’ya döndük. Bıraktığımız yerler bizden sonra huzur görmedi. 

  Gün geçmiyor ki bir şehid cenazesiyle karşılaşmayalım. Hepimizin gözlerimizden akan gözyaşları, ateşin düştüğü yeri değil, hepimizin ciğerini yaktığını gösteriyor. Bayrağımızla tabuta sarılmış, gök ekinler gibi biçilmiş, gencecik yavrularımız, geride bırakılan bağrı yanık insanlarımız. Mahzun, mükedder dullar, yetimler… Her gün analar ağlıyor, yürekler dağlanıyor. Gün geçmiyor ki bir ocağa daha ateş düşmesin. Ülkenin her bir yanında her gün silahlar patlıyorsa, her gün gencecik çocukların cenazeleri geliyorsa, milletin devletine güveni zedelenir. ‘Devlet güçlü değil’ dedirtilir. İstenen bu! Bir iç savaşı bitirmeye gücü yetmeyen, halkının emniyet içinde askere gönderdiği “mukaddes emanet” gibi görülmesi gereken yavrularının sağ-salim dönmelerini bile sağlayamayan, idealist emniyet mensuplarımızın ölüm haberleri de eklenince milletimizin her günü matem havasında geçiyor. Güçlü Devlet/Devletin Gücü tartışılır hale getirilmek isteniyor. İç ve dış güçler tarafından. ‘Halkın Devlete güveni kalmasın’ diye. 

  Bölücülüğün varacağı son nokta, intihara benzeyen bir savaşma kıyametidir. Bunun akıl edilememesi, görülememesi; nasıl bir realitedir, nasıl bir olgudur, nasıl bir anormalliktir? Herkesin, bakış açısını, perspektifini, ayrıntıya boğulma konumlarını, takıntılarını şöyle bir gözden geçirmesi zarureti var. Kendimizde miyiz, değil miyiz? İstikametimizde rotamızda mihverimizde kişilik omurgamızda bir sıkıntı doğmuş mu doğmamış mı? Kendi değer ve mukaddeslerimizden uzak bir bakış açısı ile bu olaylar değerlendirilebilir mi? Kan gölüne çevrilmeye çalışılan ülkemizde teröre karşı olma lafta /görüntüde/şekilde bırakılmayıp bir numaralı meselemiz olarak görülüp herkesin terörün bitirilmesine katkı sağlaması şarttır

Vatan, devlet, millet, ümmet düşmanlığı, Allah’a savaş açmaktır. Bunlarla mücadele Allah’a koşmaktır. Bu koşma, Allah’ın kullarını kendi ideolojilerine ve sahte ilahlarına kul etmek isteyenlerle mücadeledir. Terör bitirilinceye kadar devam edecek mücadele. Bu mücadeleyi, terörü bitirme gayretlerini kabullenmeyenler, bu ülkeyi yüz yılın en kötü yönetilen ülkesi yapmak istiyorlar. ABD’nin, Avrupa ülkelerinin, İsrail’in yaktığı zulüm ateşi söndürülmeden insanlığa huzur yoktur. Bu zulüm, hangi isim altında yapılırsa yapılsın İbrahim’e düşman Nemrud’a dost, mazluma karşı zalimin yanında olduklarını gösteriyorlar. Terörün arkası sıvazlanarak, kullandıkları silahları vererek… 

  En ihmal ettiğimiz, devlet olarak eğitime yansıtmadığımız mesele, okullarda, eğitim yuvalarında gençlerimize millî eğitim ve kendi kültürümüzün verilmeyişidir. Kültürel meseleler önemli sayılmamış, değer verilmemiştir. Müzeler, anma günleri, turizm, gösteriler, oyunlar vs. Bizde devletin kültürle alâkası budur. Kültür’le Eğitim’in ayrılmazlığı bile anlaşılmamıştır. Kendi “milli” ve “mukaddes” değerlerini, kafalara ve vicdanlara gerektiği gibi işleyememiş, bir kültürle, bir millî eğitimle nereye gidilebilir? Bu milletin mensubu olmak, bu milletin evladı olmak, her şeyden önce gönül meselesidir ruh meselesidir. Bu verilmedenterörle mücadele eksik kalır.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle