--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bizim Veladetimiz ne zaman?

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Yüreklerimiz yolunu şaşırdı. Yüreklerimizin, O’nun kılavuzluğuna ihtiyacı var. Boş bırakılmış gönül tahtını gelişigüzel kimselere bırakmış insanların, O’nun sevgisine ve aşkına ihtiyacı var. İnsanlığın en büyük sorunu sevgi açlığıdır. O’nu sevmeye, O’nunla insanı ve kâinatı sevmeye her zamankinden daha fazla muhtacız. Yürekleri tükenmiş insanların dünyasında yaşıyoruz. Tükenen bütün yüreklerin Peygamberimizin sevgi ve rahmet dolu soluğuna ihtiyacı var.

İşimizi iyi yapabilmek, toplumu doğru aydınlatabilmek, milletimizi peygamber sevgisi etrafında birleştirmek ve bütünleştirmek için, öncelikle bizim O’nu tanımaya, anlamaya ve örnek almaya ihtiyacımız var.

Problemler yumağı içindeki gençlerimizin gönül tahtında Sevgili Peygamberimize ihtiyaç yok mudur? Belirli bir süredir hepimizin gözleri önünde bilgiye, kültüre, emeğe, sanata ve estetiğe uymayan programlarla zihinleri, gönülleri ve ruhları işgal edilen gençlerimizin yüreklerinde Sevgili Peygamberimizin kılavuzluğuna ihtiyaç yok mudur? Madde bağımlılığı ile kararan ruhlarını satanizm gibi çılgınlıklarla bireyin, toplumun ve insanlığın aleyhine bir tehdide dönüştüren gençliğin ilâhî sevgiye, Peygamber sevgisine ne kadar muhtaç olduğunu görmüyor muyuz? Misyonerlik faaliyetlerine maruz kalan gençliğin, Hz. İsa’nın bütün sahih öğretilerini, İncil’in bütün mesajlarını kendi öğretileri ve mesajları içinde bir nokta haline getiren Sevgili Peygamberimizi tanımaya, sevmeye, anlamaya ve yaşamaya ihtiyaç yok mudur? Bunalımdan bunalıma sürüklenen insanımızın sabra, şükre, kanaate ihtiyacı yok mudur? Duaya, infaka ihtiyacı yok mudur? Hemen hemen her köşesinde sokak çocuklarının tinercilik illetine müptelâ olduğu bir ülkede, “Yetime sahip çıkan cennette benimle olacaktır” buyuran Sevgili Peygamberimizin mesajlarına ihtiyaç yok mudur? İşçi bayramında, “Yanınızda çalışanlarınız sizin kardeşlerinizdir; yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz, emeklerinin hakkını alın terleri kurumadan veriniz” diyen bir peygamber mesajına ihtiyaç yok mudur? Nihayet ölümün öteki bütün yüzleri ile buluşan, kan, terör, intihar ve savaşların pençesinde inleyen dünyamızın; kin, nefret ve intikamı sevgi, muhabbet ve rahmete dönüştüren Sevgili Peygamberimizin sıcak soluğuna, rahmet yüklü mesajlarına ihtiyaç yok mudur? Bu toplumun koparılan, parçalanan ailelerin cennetten, şube olan ailelere ihtiyacı yok mudur?

 “Neredeyse kendini helâk edeceksin insanların Müslüman olmaları için” diye hitap edilen bir Peygamberin izinde insanlar olarak, insanların önüne cennet bahçeleri açmalıydık onları İslâm’a götürecek… Yoksa onlara İslâm’dan çok kendimizi mi pazarladık; kendi yanlışlarımızı, özürlerimizi, öfkelerimizi. İnsanları İslâm’a kazandırmaktan çok, bizim yüzümüzden onları İslâm’dan mı uzaklaştırdık. Sözümüzün, yüzümüzün, amelimizin bir tebliğ parçası olup olmadığını sorguladık mı bir kerecik? 

İnsanların bize bakıp İslâm’la ilgili kararlar verdiğini hatırımızda tuttuk mu? İdamlık adama giden imam gibi miyiz, yoksa onu idamlığa götüren günahları önleyen, iyiliği emreden, kötülükten men eden eğitimciler gibi miyiz? Genci, yaşlıyı, çocuğu, kadını, erkeği, işçiyi, köylüyü, memuru, okumuşu, okumamışı bütün ülke insanını, yanlış bilgilendirmelere karşı nasıl bir bilgi ile donatacağımızı araştırdık mı? Yoğun tartışma ortamlarında, geniş kitlelerin yüreğine zerk edilmek istenen şüphe bulutlarını dağıtmak için bir gayretimiz var mı? Tebliğ; bizim gündelik hayatımıza girdi mi? İslâm’ı insanla buluşturuyor muyuz? 

Her veladet, bu sorumluluk sorularına cevap doğumlarıyla hatırlanmalı. 

Bir tek tavrını, sözünü, işaretini gösteremezsiniz ki itidal güzelliği taşımasın. Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidali, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları/abartıları’ önemsiyorlar. Peygamberimiz: “Din’de ifrat (aşırılık) helake sebeptir” buyuruyor. Çünkü itidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Niyeti ne olursa olsun her ifrat, yoldan uzaklaştırır. ‘Efdaliyet (üstünlük) hastalığı’na tutulanlar, mutlaka âyetlerin ışığında siyer kitaplarını, hadis-i şerifleri üzerinde düşünerek okumalı ve ‘laf ebeliği’ lüzumsuz savunmaya geçme, hata ve sapmalarına tevil veya mazeret üretme yerine kendisini bir ‘nefs muhasebesi’ne tâbi tutmalı, gerekiyorsa yeniden bir iman tazelemelidir.

Rasulullah’ın yaptıkları, söyledikleri ve meselelere getirdiği çözümler hep şekli olarak ele alınmıştır. Sünnet anlayışımız, sadece geçmişin bir tekrarı olmamalı, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemlerde yol gösterme (kılavuz-rehber) fonksiyonu taşımalıdır. Sünnet şuuruna varmak, sadece Peygamberimizin giyim-kuşam gibi davranışlarını taklid değil, sünnetten ilham alarak Müslümanın bir dünya görüşüne sahip olduğu Rabbimizin razı ve memnun olduğu hayat tarzını ortaya koymaktır.

Allah Rasulü’nün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı) olarak ortaya koyduğu düşünce ve hayat tarzını hayatımıza hâkim kılmamız şart değil mi? Hadis-i şeriflerle amel ederek Müslüman toplumun kimliğini korunur, beraber yaşadıkları Müslüman olmayan toplumların içerisinde erimezler. Kişilik zaafına düşmezleri, kendi dışındakileri taklit ederek şahsiyetlerini kaybetmezler.  

Hiç kimsenin hayatı, Resûlullah (S.A.V.)’ın hayatı kadar bilgi ve belge aydınlığı içinde değildir. Mübarek hayatının öyle safhaları hakkında bilgi sahibiyiz ki; hiçbir tanınmış insanın hayatı hakkında o kadar geniş bilgilere sahip olmamız mümkün değildir. 

Önce, Resûlullah’ın (S.A.V) hayatını, gücümüz nisbetinde iyi bilmeliyiz. Sonra, O’nun yolunda olan rehberlerin tanıyabildiğimiz kadarını, iyi öğrenmeliyiz. Bu okumalar, öğrenmeler okuduklarımızı, öğrendiklerimizi yaşamalar, yaşatmalar hem tahammülü ayarlar, hem de huzurlu bir hayat yaşamamızı kolaylaştırır. Onları düşün. Bugün yaşıyor olsalardı ne yapacaklarını düşün. Bunaldığın meseleyi, yaşasalardı “nasıl çözerlerdi? yi düşün. İnandığını yaşamak bu demektir. Akış ve bütünlük ancak böyle tahakkuk eder. Aktüaliteye dalmışız. Gündemimizin son maddelerinde olması gerekenler başa oturmuş. Kalkmıyor da. Yahut kaldıramıyoruz. O zaman kendi kendimize “En üstün aktüeli tanı!” mı diyelim? Okumalar yapsak Peygamber Efendimizin hayatından. Her hal ve şartta dinimizi nasıl yaşamış, nasıl öğretmiş, nasıl tebliğ, telkin ve irşadda bulunmuş aile reisi olarak, tâcir olarak, komutan olarak, devlet reisi olarak, arkadaş yoldaş, komşu olarak, kul ve insan olarak. Peygamberimizin yaşayışı kimlere, nelere cevap teşkil etmiyor ki?! Hem de en müessir, en hakiki, en üstün cevap! Kandilinizi tebrik ediyor, Ümmeti Muhammed’e hayırlara vesile olmasını niyaz ediyorum.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle