Bir dert eğitimi sohbeti
Vicdanlar kara olmasın vicdanlar. Kalpler, ufuklar kararmasın. Kötümserliği biz birbirimize telkin ediyoruz. Kırarak, bezdirerek, saygısız ve sevgisiz davranışlarda bulunarak. Umutlarımızı nâdanlığımızın acımasız çarklarında öğüterek…
Bir Batı’lı gelmiş, incelemeler yapmış ve bulduğu neticeyi şöyle açıklamıştı. ‘Zeka dolu, enerji dolu pırıl pırıl çocuklarınız var. Nasıl bir eğitim sistemi uygulayıp da onları aptallaştırıyorsunuz, bir türlü anlayamadım.’ Ömrünü din eğitimine vermiş bir hocamız: ‘bütün çocuklar mı kabiliyetsiz, arzu ettiğimiz gibi yetiştiremiyoruz. ‘Eğitim tezgâhını değiştirmemiz lazım. En kaliteli malzeme bozuk tezgâha girince mâmül (ürün) bozuk çıkıyor’ diye dertleniyordu. Bizim uğraştığımız ne? Tabletle eğitim, çantasız eğitim, önlüksüz eğitim, ödevsiz eğitim, vs. Ne istiyorsunuz çantadan, önlükten, kitaptan… Çocukların yolunu açın, bahtını aydınlatın, yüzünü güldürün, şefkatli-merhametli, sevgi-saygı dolu yetiştirin. Çocuklar; ‘dijital işgal’in altında. Okul; senelerce (son yaşadığımız pandemi belasına kadar) ‘başından atıp kurtulma’ disiplini olarak kullanılır hale geldi. Çocuklar evde oturmayı bilmiyor. Oturanlar da TV. Bilgisayar, internet ağında uyuşmuş vaziyette. Ders için zorla birkaç saatliğine masa başına gönderiliyor. Mecburiyet olmasa, çocuklar eve hiç girmeyecek! Evlerden soğuduk, evler de bizden soğudu.
İster virüs, ister pandemi, ister belâ, ister bir başka türlü imtihan (sınav) deyin, şimdi de mecburi (zorunlu) olarak uzaktan eğitim (oneline, çevrimiçi) eğitimdeyiz. İki seneye yaklaştı. Yavrularımızı evde (eğitim için de olsa) yapamadık, hazırlıksızlık, mahrumiyetlere alıştıramamak, adı ‘millî’ de olsa tamamen pozitivist (Batı kaynaklı sistem) oluşu, okumayı ve düşünmeyi eğitimin gereği olarak verememe, vs. bizleri de ‘yaygın eğitim’in nasıl yapılacağının cevabını arar hale getirdi.
Kamu, sokak (çevre) ekran, böyle gidiyor işte! Bu da geçecek ama epeyce derinden delerek geçecek. Eğitimin hastalıklı hali, öğrencilerini, velilerini, ailelerini de hastalıklı hale getirdi.
Tabii öyle bir hal ki hastalığı sadece KBB, dâhiliye, hariciye, göz, vs.den ibaret görülürse; psikolojik, psikosomatik hastalıklar bilinmezse, psikolojik tedavi görenlerin nasıl çoğaldığına kafa yorulmaz ise sonuç elbette vahim olur. Toplumun, insanımızın bu fecaate nasıl ve niçin geldiği bile sorulmayıp sadece sonuç konuşulursa çare bulamayız. Önce teşhis, sonra tedavi ve kontrol…
Akıllı tahtayla, bilgisayarla onları mekanikleştirerek olmuyor. Bilimsel diye diye gözyaşıyla tuzlu suyu, anne sütüyle pastorize sütü aynı görürlerse, bayrağı bez parçasıyla, vatanı da karnının doyduğu yer olarak görür. Ay yıldızlı bayrağımızın sembolleri bile bilinmez. Hedef, ideal, dâvâ, din/dil/tarih şuuru (kendi değer ve kültürleri) ilk yapılacak işlerdendir.
Hangi noktada bulunursak bulunalım, düşüneceğimiz, kafa yoracağımız meseleler vardır ve olmalıdır. Bir başka noktaya, olumlu değişimle geçmenin vazgeçilmez şartı, düşünmektir. Hâlen bulunduğumuz noktada ne düşünüyoruz? ‘Bilime tekniğe, bilgisayarlı eğitime önem verelim.’ Bu düşünce midir? ‘Çağ değişiyor, çağdaş eğitime önem verelim’ Bu da düşünce değil, temennidir. Çağdan, çağdaşlıktan, modernizmden ne anladığımıza da bakmak lâzım.
Önce halimizi düşünelim. Bir teşhis mutabakatına varalım. (İlköğretim veya ortaöğretim çocukları ‘teşhis mutabakatı’nı da anlamaz, tanı ittifakını da, konsesüsünü de! Cümleleri değil, kelimeleri anlamayan bir nesille (affedersiniz değil pardon, nesil değil kuşak) karşı karşıyayız. Konuyu kaçırmamak için uzatmıyorum. Bizim derdimiz, bilime tekniğe önem vermemek değil ki. Çocuklar; gece, ‘bilim ve teknik’ rüyaları görüyor. Onunla ilgili bir dalda okuyabilmek için ailevî baskılar altında çırpınıp duruyor. Teknolojik ürünlere anlayan anlamayan, faydalanmayı bilen bilmeyen, herkes hayrandır. Meselâ bölücülüğü bilim ve teknoloji mi çözecek? Çocuklarımızın içinde bulundukları buhranlarına, sıkıntılarına, boşluklarına hangi bilim-teknoloji çare bulacak? Yolsuzluğu, hırsızlığı, sorumsuzluğu gizli kameralarla mı halledeceksiniz? ‘Her eve bir bilgisayar kampanyası’ başlatarak mı çözeceksiniz problemleri. MEB’in yöneticileri! Eroin bağımlısı gibi acı çeken teknoloji kölelerini ne zaman hürriyetlerine kavuşturacaksınız? Son moda aletler tarafından yönetilen milyonlarca insanın üzerindeki baskıyı hangi âletle kaldıracaksınız?
‘Zulümde nöbetleşme’ esasına dayanan beşeri münasebetleri (insan ilişkilerini), hangi tıp merkezinde düzelteceksiniz? Siyaset başlı başına problem! Her şeye karşı çıkmanın adı muhalefet. Her beklentiyi (arzu ve isteği) yerine getirmenin adı da iktidar! Sorumluluk, idrak, duygu, düşünce, aidiyet, mensubiyet, millî manevi teklifler, çözümler, hayat tarzımız hiç gündeme gelmez/getirilmez.
Bu partilerin, bu ‘partiler demokrasisi’nin hali ne olacak? Lideri, devlet adamını, biz hangi teknoloji ile yetiştireceğiz? Rüşveti, nasıl ortadan kaldıracağız? Yozlaşmayı nasıl durduracağız? Dengeleri nasıl kuracağız? Her şeyin uzmanı var. Havale edin üniversiteye, hallediversinler! Ekonomi uzmanı, sosyoloji uzmanı, mühendislik uzmanı, şehircilik uzmanı, planlama uzmanı, siyaset bilim uzmanı, vs. kürsüler çok, anabilim dalları çok, unvanlar çok. Niçin çözemiyorlar kültür-medeniyet buhranımızın problemlerini? Tefekkürsüz (düşüncesiz) çözemezler de onun için. Yapılmaması gerekenleri yapmamak, yapılması gerekenleri yapmaktan daha önemli ve önceliklidir. Meselesizliği mesele haline getirenler, elbette ki gerçek meselelere eğilemezler. Ne demiş şâir: “Bî derd olanın derdine dermân olunmaz.”







