--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bir âyetin ışığında düşünmek

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

“Siz ey iman edenler, Yahudi hahamları ile Hıristiyan rahiplerinin birçoğu, insanların mallarını haksız yere yerler, (ürettikleri) batıl inanç karşılığı boğazlarına geçiriyorlar; böylece insanları Allah yolundan, İslâm’a girmekten, İslâmî hayatı yaşamaktan alıkorlar, engelleyici tedbirler alırlar. Altın ve gümüşü biriktirip de, Allah yolunda, İslâm uğrunda, ferdî ve sosyal yardımda bulunmazlar. Karşılık gözetmeden, gönüllü harcamazlar. Onlara, can yakıp inleten müthiş azabı haber ver. Onları can yakıcı bir azap ile müjdele.” (Bakara 34)

Allah’ın verdiği rızkı başkalarıyla paylaşmak esastır. Paylaşmanın sorumluluk alanına giren hususlardan biri de zekattır. Çünkü nisap miktarı mala sahip olan her Müslümana zekat vermek farzdır. Ancak bunun dışında da sadaka manasında bir mal paylaşımı vardır. Bunun ölçüsü tamamen insana bırakılmıştır. Malum olduğu üzere sadakada herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Üstelik İslâm dininin arzu ettiği, malın biriktirilmeyip Allah yolunda harcanmasıdır. Büyük müfessir Fahreddin Razi Hazretleri ‘Fazla mal yığmamak takva, zekatı verildikten sonra mal biriktirmek de fetva gereğidir’ demiştir. 

Müfessirlerin ekseriyeti zekatı verilen malın biriktirilmesinde herhangi bir sakınca görmemektedir. Ancak durum böyle olsa da paranın ekonomiye kazandırılmayıp stok edilmesi doğru bir hareket değildir. Çünkü bu, paranın toplum faydasına kullanılmaması demektir. Halbuki her toplumda zenginler de fakirler de bulunmaktadır. Zenginlere düşen sorumluluk, fakirleri de düşünerek öncelikle zekatlarını tam olarak vermek, (tevil ve kaçamaklara yönelmemek) sonra da sahip oldukları serveti ekonomiye kazandırmak suretiyle onlara değişik imkanlar hazırlamaktır. Bir toplumda fakirlerin haklarına riayet edilmemesi, vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir. Vaktinde tedbir alınmadığı takdirde kan kaybı vücudun hastalanmasına, hatta giderek ölümüne nasıl yol açabiliyorsa, aynı şekilde fakirlerin hakkına riayet edilmemesi de, canlı bir organ mesabesinde olan sosyal bünyenin sağlığını tehdit edebilir. Allah Teala dileseydi herkese bol rızık verirdi. Fakat bu dünya imtihan mahallidir. Servetler kendiliğinden eşit dağılmayacak, insanlar kendilerine verilen iradelerini kullanarak eşitliği, adaleti sağlamak yolunda gayret göstereceklerdir. Haşir sûresindeki 7. âyeti de unutmayalım. “…Servet (sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin.” Âdil dağılımı sağlamanın yolu, şu temel düstura bağlılık şuurunu daima canlı tutmaktır. Bir mü’min, zaman ile mahiyeti belli nisbetlerde değişebilen ihtiyacından arta kalanı, Allah için, millet için, ümmet için, İslâm’ın güçlenmesi için harcayacaktır. Bunu kabul etmeyenin imanı, yeterince meyve, ışık, eser vermiyor demektir. Bu şart yerine gelmedikçe/getirilmedikçe hiçbir zahiri tedbir tam etkili olamaz. Malının mülkünün kendini ebedî yaşatacağını zannetmeye, ‘dünyevileşme hastalığı’na bulaşmaya başlar. 

Bir ülkede fakirliğin artması, zenginlerin israfı yüzündendir. Zenginler, fakirlerin duası sayesinde merzuk olurlar. Onlara verilen malı-mülkü israf etmeleri, lüks ve konfor içinde (kast sisteminde) yaşamaları, fakir fukaranın ihmali için değildir. Mülkün hakiki sahibine hesap vereceğimizi unutmayalım!

Para, maddi değerleri ölçmenin ve akışını sağlamanın bir vasıtasıdır. Kendi başına ne iyi ne kötüdür. Önemli olan nasıl kullanıldığıdır. Bizdeki kullanımına bakınca, paranın, yokluğuyla da varlığıyla da manevi değerlere olan bağlılıkları aşındığı görülüyor. Çünkü yokken de o düşünülüyor, varken de. Dünya/ahiret dengesini sağlamak derecesinde düşünülmesi tabiidir. İnsanın şahsiyet dengesini sarsması maddi imkanların, vasıta olmaktan çıkıp gaye haline getirilmesidir. İnsanın içine işlemesidir. Su, teknenin içine girmezse; onu kaldırır, yüzdürür, ona faydalı olur. İçine girerse onu batırır. Para (maddiyat) da öyledir. Faydalıdır, gereklidir; ama o senin zihnini, yüreğini istila etmeyecek, sen onun üstünde olacaksın. Sen onu kullanacaksın, o seni değil. Sen ona hükmedeceksin, o sana değil. İslam’ın maddeye ve dünyaya bakışı, mükemmel bir denge ifade eder. Benzerini hiçbir felsefede, hiçbir izah sisteminde göremezsiniz. İslam’da muhteşem bir uyum içindedir. Dünyada ne varsa, tabii olarak hangi cazibeler ve zaruretler varsa; İslami izah, hepsini asli mahiyetlerinin aydınlığında gerçek yerine oturtur. Şartlar ne kadar değişirse değişsin bu hakikat değişmez. Yeter ki, İslâm’ı iyi kavrayalım.

Müslüman insanın kaybetmemesi gereken en temel imtihanlarından biri, Allah’ın ona verdiği maldan mülkten gerekli yerlere verebilmesidir. Kur’an- ı Kerim’e ve onun uygulaması olan sünnete baktığımızda verme imtihanı, ya da ibadeti üzerinde çokça durulduğunu görürüz. İslam ümmeti, bütün varlığı açgözlü emperyalistler tarafından elinden alınıp boğulmak isteniyor. O halde her iki dünya için kurtuluşumuz verebilmeyi yeniden öğrenebilmemize bağlıdır. Resulüllah Efendimiz’in (sa) ‘yarım hurma dahi olsa verin ve kurtulun’ sözünü herkes duymuştur. Yani varlık olarak bir tek hurmanız varsa onun yarısını verin, vermeye alışın ki, siz kurtulabilesiniz, ümmet kurtulsun, insanlık kurtulsun.

Bunun için rıza, şükür, sabır, kanaat, zühd ve tevekkül kavramları önemlidir. Bunların ve benzerlerinin her biri hem İslam ahlakının bir parçası, hem de birer ibadettir. Yani bunlar da mü’minlerden namaz gibi, oruç gibi istenmektedir. Oysa bugün bunların ne eğitimi, ne de hesaba kattığımız bir yeri vardır. Aslında sahih tasavvuf insanları bunlarla eğitmek içindir, öyle olmalıdır. Ancak tasavvufun meskenete ya da felsefeye kayması bunları unutturmuş ve onu mecrasından çıkarmıştır.

Allah’ın en büyük rahmeti olan Kur’an sayesinde mümkün olacaktır. Ahlakî dejenerasyona uğrasalar da, birçok değerleri zaaf geçirse de bazı duyarlılıklarını kaybetmiş bulunsalar da mü’min insanların ve toplumların içlerinde barındırdıkları iman tohumları o rahmetle yeniden canlanabilir. İşte bugün bize düşen, Kur’an’ın hayatımıza müdahil olması için, onu bir rahmet sağanağı halinde üzerimize yağdırmak; onunla arınıp temizlenmek, ruhlarımızı onunla diriltmek, hayatımıza onunla yeni bir yön vermektir. Tıpkı ölü sanılan toprağın yağmurdan sonra kıpırdaması, canlanması, içindeki tohumları, çekirdekleri patlatarak yeniden harekete geçip yemyeşil hale gelmesi ve böylece tekrar hayat bulması gibi…

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle