Bela, âfet ve musibetlerden nasıl kurtuluruz? (2)
“(Ey müminler! İtaatkârları asi olanlardan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile yemin olsun ki imtihan ederiz. (Ey Peygamberim!) Sabredenlere (lütuf ve ihsanlarımı) müjdele ki; onlar, bir musibet eriştiği zaman: “Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz” derler.” (2 Bakara; 155-156)
“Müminlere ahirette hiç korku yoktur. Onlar orada mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara; 2/277) Sırrına erişebilmek için dünyada bu mihnetlere katlanmak gerekir. Düşmanların saldırı korkusu, kıtlık, açlık, mallara isabet eden afetler, harp, zelzele ve salgın hastalıklar gibi sebeplerle canlara arız olan noksanlık; bağ, bahçe ve mahsulâtın zarar görmesi; iflas, işlerin kesâda gitmesi ve işten çıkarılma gibi şeylerle insan, imtihan edilir. Bu musibetler karşısında sabredenlere rahmet ve mağfiret, lütuf ve ihsanını müjdelemektedir.
Fertlerin terbiye edilmesi için bir takım musibetlere maruz kalmasına elbette ihtiyaç vardır. İman davasında samimi olanlarla olmayanların ayırt edilmesi için imtihan gereklidir. Uğrunda eziyetlere ve sıkıntılara katlanıldığı miktarda iman, kuvvet kazanır. Zahmet çekilmeden kolaylık ve nimetler içinde kabul edilen iman, ilk sadmede yok olabilir. İman uğrunda eziyetlere katlanılır, canlar verilir, servetler harcanırsa o zaman kalplere iman daha sağlam yerleşir. Müminin imanı, şiddet darbeleri altında daha da kuvvetlenir. Gerçek ölçü ve değer, zorluklara karşı tahammül gösterebilmektir. Kul, musibet anında Allah’a yönelir, O’na dayanır ve güvenir. Musibet esnasında insan; Allah’ın güç ve kuvveti, kudret ve azameti karşısında aczini, kul olduğunu idrak eder. Böylece Allah’a sığınır, sabreder, muttaki olur. Bu dünya, bir imtihan dünyasıdır. İnsan, hayatı boyunca imtihan altındadır. İnsana düşen görev, bu imtihandan başarı ile çıkmaktır. Bu sebeple insan; hadiselerden, musibetlerden ibret almalı, kötü yolda ise dönmeli, iyi yolda ise devamı için çalışmalıdır. Allah, ölüm ve hayatı imtihan için yaratmıştır.
Musibetler, gaflette olan insanın uyanmasına vesile olur. Bunun için, “Bir musibet bin nasihatten evlâdır” denmiştir. Musibetlere müptelâ olmamak için ilahî nizama uymak gerekir. Gelen musibetten kurtulmak için hatasını düzeltmek, bağış dilemek, belânın üzerinden kalkması için yüce Allah’a niyaz etmek lâzımdır.
Yüce Allah, işlenen hatalar yüzünden musibet verildiğini beyan etmekle kullarının hatalara düşmemesini, hataya düşüp musibetle karşılaştığı zaman da sabırlı ve metin olmalarını istemiştir. Bu durumu bilen insan musibetle karşılaşınca hatasını anlar, feryâd ü figan etmez. Tevbe edip hâlini düzeltmeye çalışır. Ne var ki insan bir nimetle karşılaşınca Allah bana ikram etti, derken, bir musibetle imtihan edilince sızlanır.
İnsanların ahirette göreceği ceza ve mükâfat ameline bağlı olduğu gibi, dünyadaki nimet ve musibetleri, başarı ve hezimeti de ameline bağlıdır. İlahî kanunlara (sünnetullah ve İslam’a) uyan ve çalışan, kötü ve kötülüklerden uzak kalan insanın başı emniyette olur. Aksi takdirde maddî ve manevî dertlerden, belâ ve musibetlerden kurtulamaz.
Günahlar yüzünden gelen musibetler, o günahlara kefaret olur. Hata, kusur, günah olmadan gelen musibetler ise kulun manevî derecesinin artmasına vesile olur.
Fâcir ve mücrimlere gelen musibetler, genellikle imtihan içindir. Eğer bu musibetten ibret alır, isyandan vazgeçerlerse o musibet onlar hakkında nimet olur. Çünkü isyandan vazgeçmesine, halini düzeltmesine sebep olmuştur. Eğer ibret almazlar, isyanlarına devam ederlerse bunun cezasını ahrette de görürler. Böylece hem dünyada hem de ahirette rezil olurlar. Bazı isyankârlara dünyada belâ gelmez. Günahının cezası tamamıyla ahrete kalır.
İnsanın işlediği günahının cezasının dünyada verilmesi bir nimettir. Ahirette cezaya maruz kalmak, cehenneme girmek çok daha zordur. Allah, sevdiği kulunun cezasını ahirete bırakmaz. İnsanın başına gelen felâket ve musibetler kendi günahları ve hataları yüzündendir. Allah, kullarına asla zulmetmez, fakat insanlar kendi kendilerine zulmetmektedirler. Bunun gibi bir toplumun başına gelenler de kendi yaptıkları zulüm yüzündendir. Bir kavim kendisinde bulunan güzel hasletleri değiştirmedikçe, kendisini bozmadıkça Allah, onları değiştirmez, onlara musibet ve belâ vermez. Nimetlerini musibete, huzur ve sükûnlarını anarşi, fitne, terör ve kargaşalığa, bolluk ve refahlarını kıtlık, yoksulluk ve darlığa çevirmez. Ancak bir toplum, ibadetlerini kabahate, iyi ahlâka; adaleti zulme, haksızlığa, hak-hukuk ve hürmet zulme ve saygısızlığa; itaati masiyete; sevgiyi nefrete; çalışmayı tembelliğe; iyi hallerini kötüye çevirirlerse o zaman Allah onlara verdiği nimet ve afiyet, refah ve saadeti, ferah ve süruru her türlü güzel nimetlerini nikmete tebdil eder. Fitne, belâ, musibet, hastalıklar, anarşi, düşmanın tasallutu, kıtlık ve yokluk gibi şeylerle azap verir. Bu azabı da Allah’tan başka kimse kaldıramaz.
Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez. Allah bir kavme kötülük istedi mi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” (Ra’d, 13/11)
Ayette, insanlar iyi hallerini devam ettirdikleri sürece nail oldukları nimetlerin devam edeceğine delalet vardır. Bu nedenle her milletin nimet ve huzur halinin devam etmesi için iyi halini devam ettirmesi gerekir. Ayetten üç şeyi öğreniyoruz:
1. İnsanlar, hallerini değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimetlerini değiştirmez.
2. Allah, bir kavme musibet vermek isterse o kavimden o musibeti giderebilecek hiç kimse bulunmaz.
3. Allah’tan başka kulların hakiki dostu yoktur.







