Batı’nın tedirginlik duyduğu ülke: TÜRKİYE
Bizim manevi-milli yapımızı zayıflatacak olan her şey Batı’ya sevimli gelir. Ne kadar yozlaşmak istersen Batı o kadar alkışlar. Çünkü Batı, ‘sömürü’ hesapları üzerine kurulmuştur. En tehlikeli ve en tahripkâr sömürü metodu günümüzde uygulanıyor. Batı, kendi ve bütün ideolojileri tesirsiz hale getirmiştir. Artık, insanı mevcut hayat tarzına karşı koyabilecek bir güce kavuşturmak mümkün değildir. ‘Hayat tarzı’ boyunduruğundan kimse kurtulamaz. Böyle olunca klasik sömürü metotlarına lüzum yoktur, onların konusu kalmamıştır. Bırakın insanları istedikleri gibi yaşasınlar! Her şey serbest! ‘kavimleri helake götüren sebepler’ Batı’nın yaşayış tarzı. Her türlü teselli ve eğlence ilgisiyle meşgul olabilirler! Kültürlerini, geleneklerini yaşatmaya çalışabilirler; etnik heveslerle coşabilirler! Yeter ki ‘hayat tarzı boyunduruğu’ sapasağlam yerinde dursun! Bir tek istisna var, bir tek kaygıları var: İslam!
İslam’ı Ortadoğu’da hallettiler. Ortadaki bazı hırçınlıklara bakmayın. Batı onlardan memnundur. Gerekli gördüğünde bilhassa provoke ediyor! Tezatlı görünümüne rağmen Ortadoğu tam bir ‘ince ayar’ kilidi altındadır. Batı’nın İslam açısından tedirginlik duyduğu yegâne ülke Türkiye’dir. Türkiye’yi bertaraf etmeden, Batı’nın İslam korkusu ortadan kalkmaz. Türkiye’nin tarihi var, birikimi var, tecrübesi var. Türkiye, dünün Osmanlı’sıdır!
Düşünüyorlar: “Çok uğraştık, çok tahribat yaptık, ama emin değiliz. Acaba kendilerine gelebilir mi? Dış Türkler serbestleşti; bir büyük uyanış dalgalanması meydana geldi de o dalgalar Ortadoğu’ya da yayılır mı? Biz zaten tam itiraf edemediğimiz buhranlar içindeyiz. Bir iki denge unsuru bozulursa hiç akla gelmeyen sarsıntılarla karşılaşır mıyız?”
Batı’nın akıllı adamları bize ve İslam’a böyle bakıyor. Batı’nın derdi, Kürt kimliğinin tanınması falan değildir; Kürt kardeşlerimizin de olduğu “Müslüman Türk kimliği”nin belirsiz hale gelmesidir. Irk bağı, yalnız başına, insanı ne değerli ne de değersiz kılabilir. İnsan, ahlaki-manevi-fikri-ruhi zenginlik ölçülerine göre değerli yahut değersizdir. Ahlaksız insanın, cahil insanın hangi ırktan olduğu ne önem taşır? Hangi bölgeden olduğu ne önem taşır? Öyle insan vardır ki akrabamızdır ama o bize dünyanın öbür ucundan bulunan herhangi bir kimseden daha uzaktır.
Ölüm, dünyevi ilgilerin sonudur. Makam, mansıp, mal, unvan, ırk, akrabalık, hepsi bitecek. Her ferd kendi hesabını kendisi verecek. Kavimler gruplar sülaleler bölgeler değil; Allah’ın kulu olarak “insan” mükafat veya mücazat görecek orada. Evet herkes kendi hayatının kendi imtihanının hesabını kendisi verecek. Mukaddesliğin, kutsiyetin, kaynağı ve asli konusu; sadece imandır, dindir, İslam’dır. Mukaddesliğin kaynağından uzaklaştınız mı, putlar çıkar ortaya. Bir sürü put! Asli kaynaktan tevhid gelir, uydurma kaynaktan putperestlik akar. Ve tevhidden mahrum kalanın en büyük putu, insanın kendi nefsidir. Önce odur. Diğeri onun yansımasıdır. Temel’e “asli mensubiyet”i koyarak hepsini ışıklandırıp hepsini itidal üzere ölçülendirmek suretiyle mihverine oturtacaksın. Tezat-mezat kalmaz ortada. Emsalsiz bir ahenk doğar. İslâm Medeniyeti’nin en büyük medeniyet olarak niçin mükemmelen teessüsünü ve (o mükemmelen teessüs’ün tabii bir neticesi halinde) ilelebet hâkimiyetini sağlayamadık?
Tarih’e bakınız. Bir sürü olay, bir sürü çalkantı, bir sürü değişim var. Bunları, hangi kaidelerin ışığında bir izah bütünlüğünün çerçevesi içine alıp yerli yerine oturtabiliriz? Bir türlü milletin içine, ruhuna, yüreğine, o güzelim samimiyet dünyasına yakın durmayı beceremediler, içlerine sindiremediler. Tanımak, anlamak istemediler. Batı biliyor, anlıyor, fakat bizimkiler hâlâ meselenin önemini idraktan uzak. Gerek Türk dünyasındaki kardeşlerimiz, gerekse Ortadoğudaki kardeşlerimiz “sizin ayağınıza diken bile batmasın. Bizim gözümüze batsın, aman size bir şey olmasın!” diyorlarsa; mes’uliyetimizi müdrik hareket etmemiz gerekmez mi? Bütün mazlum milletlerin umudu Türkiye değil mi? Zalimlerden hesap soracak tek ülke biz değil miyiz? Türkiye’deki bütün seçimlerin hayrı için dua eden ümmet değil mi? Emperyalist devletlerden tek hesap soracak devlet olarak Lider Türkiye görülmüyor mu? Tarihin, coğrafyanın yüklediği misyonumuzun bu olduğunu da unutmayalım! Resmî zevata, “Benim dinime, benim dilime, benim sesime, benim rengime yabancı bir duruşları var” demeye başlamışsa millet, haksız mıdır? Milleti gücendirmek, Milletin mukaddesleriyle oynamak hayır getirmez. Daha olgun, daha sakin, daha vakur; “millete muhalefet etme” alışkanlığından tamamen uzak, barışçı, kaynaştırıcı tutumlara ve yorumlara ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyacımızın farkında olmazsak, ‘ruh-şuur ve zihin’ dengeleriniz hasar görür. Kavramlar ve realiteler sizin için anlamsızlaşmaya başlar. Siz, siz olmaktan çıkarsınız.
İnsanı unutan ve unutturan hiçbir şeye alışmamak gerekir. İnsanı unutan ekonomiye, insanı unutan haberciliğe, insanı unutan hekimliğe, insanı unutan hiçbir şeye alışmamak gerekir. İnsanı unutan hekim, herhangi bir ticaret adamı gibi hastaların ve hastalıkların çoğalmasını isteyebilir. İnsanı unutan haberci, felaket ve fecaat haberleri vermekten hoşlanabilir; ellerini ovuşturarak ‘yok mu acı, kahır, fecaat, rezalet?’ bekleyişi içine girebilir. Ve öyleleri hiçbir zaman iyi bir hekim, iyi bir hukukçu, iyi bir haberci olamazlar. Çünkü kavrayış ve düşünüş duyarlılıkları da, paralel olarak, zaafa uğramıştır.
Bu dünyadaki her malzeme, (dolaylı yahut dolaysız) ‘insan’ içindir. Ve insan, hiçbir hesabın; hammaddesi, malzemesi, yakıtı, malı, figürü değildir. İnsanı unutmak zulüm ve zulmet getirir. Yozlaşmış ve gaflete batmış insan, kendini unutan insandır.
Sömürünün zirvesi; İnsanı ‘kendi kendini sömüren’ bir hale getirmektir. Ruhunu öldüren ve fakat nefsinin hoşuna giden sunuşlara insan kendi iradesiyle güle oynaya gidiyor. Yani ‘özgürce!’ gidiyor. Alışmış olmanın duyarsızlığıyla ve sorumsuzluğuyla, bir modernite aşkıyla koşarak gidiyor! Batı’nın bize en büyük zararı, insanı bize de unutturan bir şuur bulanıklığını başımıza musallat etmesidir ve bu sömürü maddi sömürü değildir.
ABD’de bir idarecinin her yıl okulların açılışında öğretmenlerine şu hitabı da oldukça düşündürücüdür. “Bir toplama kampından sağ kurtulabilen insanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gerekenleri gördü. İyi eğitilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin öldürdüğü bebekler, Lise ve Üniversite mezunu insanların vurduğu, yaktığı kadın ve çocuklar. Eğitimden bu sebeple şüphe duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerin insan olmaları için gayret gösterin. Çabalarınız bilgili canavarlar, becerikli psikopatlar üretmesin. Şefkatsiz, merhametsiz, adaletsiz yığınların öğretmeni olmayın. Okuma-yazma, sosyal bilgiler, matematik, bilgisayar, internet, yabancı dil vs. bütün bunlar; çocuklarınızın daha fazla insani değerler taşımasına yardımcı olursa, bu öğrettikleriniz yalnız o zaman önem taşır” diyor ve ekliyor. Ne olur! Göz pınarları kuruyan, ağlamasını, gülmesini, üzülmesini, sevinmesini, unutan duyarsız insanlar yetiştirmeyin” diyerek adeta yalvarıyor.







