Altı çizili satırlar
Okuduğum kitaplardan/yazılardan altını çizdiğim satırları siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
***
Davet, insanları İslam’a çağırmak, Müslüman olmalarına yardımcı olmaktır.
Yazılı veya sözlü olarak İslam açıklandığında, tamamlanmış olan dinin değişmez hükümleri olduğu gibi açıklanmalı, kimsenin hatırı için eksik bir taraf bırakılmamalıdır.
İmanda ve amelde eksikli Müslümanları kâmil İslam’a davet ve Müslüman olmayanları İslam’a çağırma ve hidayetlerine yardımcı olma faaliyetine geldiğimizde tedriç, ehem-mühim, öncelik kurallarına riayet etmek maksada ulaşmak için gereklidir. Sevgili Peygamberimizin “Müjdeleyin/sevdirin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın” buyurduğunu biliyoruz. Bu emrin uygulanışında en önemli alanın dine davet ve din eğitimi alanıdır. İman konusunda şüpheleri olan bir kimseye bu şüpheleri ortadan kaldıracak ve iman etmesini kolaylaştıracak bir usul uygulanmalıdır.
Dine davet ve din eğitimi herkesin yapabileceği bir iş değildir; ‘dinde marufu emir münkeri nehiy (iyi olanı emretmek kötü olanı yasaklamak) var’ diye usulsüz olarak bunu yapmaya kalkışanlar insanları ıslah etmekten ve İslam’ı sevdirerek hidayetlerine yardımcı olmaktan ziyade nefret etmelerine ve işi inada bindirmelerine sebep olurlar ki dinin maksadı asla bu olamaz. Hz. Aişe’nin hikmetli bir ifadesine bakalım:
“Kur’an-ı Kerîm’in mufassal sûrelerinden ilk nazil olanları, Cennet-Cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu sûrelerdir. İnsanların kalpleri ısınıp İslâm’ın emir ve yasaklarını takibe başlayınca helâl ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer ‘içki içmeyiniz, zina yapmayınız’ gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka ‘içkiyi ve zinayı asla terk etmeyiz’ derlerdi.”
***
Ehl-i sünnet İslam’ı Peygamberimiz ve O’nun rehberliğinde dini öğrenen ve öğreten ilk nesil Müslümanları gibi anlayan, bu anlayış üzerinde birleşmiş bulunan ümmet çoğunluğunu (cemâat) muhafaza eden, ayrı baş çeken grupları “aynı kıbleye yöneldikleri ve namazı toptan terk etmedikleri sürece” İslam’dan dışlamayan, yöneticiler adaletten ve sünnetten sapsalar bile ümmetin birliğini bozma, düşmanlara fırsat verme gibi fitne ihtimalleri bulunmadığı sürece ihtilal yapmayı caiz görmeyen, uygun zamanı bekleyen… Müslüman çoğunluğun mezhebidir, yoludur, İslam anlayışıdır.
***
Cemaatler, tarikatlar, İslâmî teşkilâtlar, gruplar Ümmet’in birer parçasıdır, bütünü değildir.
Hiçbir cemaat, tarikat vs. kendisini Ümmetle özdeşleştiremez.
Hiçbir cemaat veya tarikat zaruriyat-ı diniyeye aykırı inançlar, görüşler, uygulamalar sergileyemez.
Hiçbir cemaat ve tarikat, öteki cemaat ve tarikatları yok sayıp keyfe mâ yeşâ (canının istediği gibi) sorumsuzca hareket edemez.
Hiçbir cemaat ve tarikat bütün Müslümanlar adına (onlardan habersiz) görüşmeler, anlaşmalar yapamaz.
Hiçbir cemaat, tarikat, hizip, fırka, grup; Şeriat ve fıkha aykırı şekilde zekât toplayamaz ve zekât para ve mallarını Şeriata aykırı olarak sarf edemez.
Ümmet bütünlüğünü, bütün mü’minlerin kardeş olduğunu, Müslümanların müspet çeşitlilikler ve farklılıklar içinde sarsılmaz bir birlik teşkil ettiğini, meşrep farklılıklarının bir zenginlik oluşturduğunu kabul etmeyenler Din’e zarar verirler.
Hiçbir tarikat ve cemaat hizip ve fırka asabiyeti sergileyemez, kendi meşrebinden olmayan mü’minleri dışlayamaz, onlara düşmanlık edemez.
Hiçbir tarikat ve cemaat kendi başındaki zatı rableştiremez, putlaştıramaz, Kitap ve Sünnete aykırı olarak övemez.
***
Kalpleri mühürlü olanlarla uğraşma! Onları, ikna edip susturmayı ümit etme; her düşmanlık barışa dönüşebilir de hasetten kaynaklanan düşmanlığa çare yoktur. Şunu bil ki: Küfrün ve imanın hakikati, hakkın ve batılın neden ibaret olduğu, mal ve mevki sevgisi ile ve bunların peşinde koşmakla kirlenmiş kalplerde aydınlığa kavuşmaz. İnsanlar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, Resulüllah dışında hiç kimsenin söyledikleri tartışmasız din değildir ve önemli olan insanlara bizim verdiğimiz büyüklük değil onların Allah katındaki gerçek büyüklüğüdür. Onu da biz bilemeyiz. O halde biz Allah’ın dininden aldığımız ölçülerle hareket etmek zorundayız. Hz. Ali’nin şu çok meşhur sözünü de ekleyelim: ‘Hakikati insanlarla tanımayın, önce hakikati tanıyın ki, insanları onunla tanıyabilesiniz’. Yani hiç kimse tek başına hakikatin her bakımdan ölçüsü olamaz. O şöyle söylüyor, şöyle düşünüyor, şöyle yaşıyor, şöyle giyiniyor, o halde doğru olan budur denemez.
***
Kişiler üzerinden İslam oluşturma fırkalaşmaya, dinin şaftının kaymasına, beşerîleştirilmesine, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi mecrasından çıkarılmasına sebep olur. Genel manzaranın da böyle olduğunu görüyoruz. Anlamak ve anlatmak için büyük zatların bize sundukları hazır bilgilerden yararlanırız, bunlar birer nimettir, rahmettir ama onların tarihsel, ya da hakikate uygun olmayan görüşlerinin olabileceği varsayımı, diğerlerine göre daha az olsa da, hep hesaba katılmalıdır.
Aslında gerçekten büyük olan zatlar da bunun böyle olması gerektiğini hep dile getirmişlerdir, ama onları sevenler onların bu kabil ifadelerinin bir tevazudan kaynaklandığını söyler, aslında onların her şeyi bildiğini sanır ve onları hep dinin merkezine koyarlar. Tabii ki, bu aynı zamanda Resulüllah’ın merkezden çıkarılması anlamına gelir.
Bu ve benzeri eğilimlerden birinde olan bir âlimi seven ve ona tabi olan bir mümin, İslam’ı onun söylediğinden ve yaşadığından ibaret sanırsa, diğerlerini reddeder ve onun dışındakilerin hep yanlış olduklarını düşünür. Oysa İslam bütününde bunların hepsinin yeri vardır, olmalıdır.
Resulüllah’ın toplumunda ilmin, tefekkürün, cihadın, zikir ve zühdün temsilcileri hep vardı. Önemli olan İslam binasının yeniden kurulması için neye ne kadar yer vermemiz gerektiğinin bilinmesi meselesidir.







