• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Vehbi Kara
Vehbi Kara
TÜM YAZILARI

Hürmüz Boğazı’nda su perilerinin gösterisi

26 Haziran 2022
A


Vehbi Kara İletişim: [email protected]

Ömrümün kırk yılı denizlerde ve denizcilik ile ilgili işlerde geçti. Bunca yıl çalıştığım bu meslekte asla unutamadığım bir olaydan bahsetmek istiyorum. Böyle olayı gören bir kişi olsa kesinlikle “denizin ortasında ecinnilerle karşılaştın” demek zorunda kalacaktır.

Evet, bir başka deniz kıyısında Çanakkale Boğazı’nda cinlerin seslerini işitmiştim. Resmen doğuda “zılgıt” denilen bir sesi çıkarıyorlardı. Muhtemelen eğleniyorlardı ve beni de peşlerinden sürüklemişlerdi. Fakat ne oldu ise birden aklım başıma geldi. Kendi kendime “Yahu! Burası askeri bölge. Hiç burada eğlence olur mu? Kesin cinlere karıştım!” diyerek geri döndüm.

Gerçekten de gemimiz yakıt iskelesine bağlıydı ve çekek yeri denilen bir yerden sesler gelmişti. Yanıma elektrik subayını alarak gemimizden yaklaşık 100 metre uzakta bulunan bu noktaya birlikte gittik. Fakat bu sefer ses seda yoktu. Belli ki; cinnilerin sesleri işitilen fakat kendileri görünmeyen bir cinsine rast gelmiştim. Bunlara “hâtif” ismi verilmektedir. Ebû Saîd el-Harrâz ve Ebû Hamza el-Horasânî gibi sûfîler; hâtif denilen ve Kur’an’da bu cinlerden bahsetmektedirler. Hargûşî isimli bir yazar “Tehzîbü’l-esrâr” isimli kitabında hâtif meselesini ele almış ve bunun mümkün olduğundan bahsetmiştir. Zira kendisinin de hâtif denilen bu cin taifesinin sesini işittiğini söylemektedir.

Cezayir’de Jijel ile Collo arasında Djen Djen isimli bir liman vardır. Bu limana defalarca yük için yanaştım. Gemimizin acentesine “Djen Djen nedir?” diye sormuştum. Bana “cin nedir bilir misin?” dedi. “Evet” dedim. “Kur’an’da Cin Suresi bulunur ve insanlar ile beraber cinlerin de imtihan oldukları” ifade edilir. “Hah işte bu Djen Djen dedikleri yer işte bir zamanlar bu cinlerin çokça bulunduğu bir mekan imiş” diye cevap verdi.

Neyse, cinlerle ilgili bu bahislere ara verip bunlara benzer bir başka taifeden bahsedeyim. Zira bu olaya şahit olan ikinci kaptanımız “Süvari Bey, bu nedir?” diye şaşkın şaşkın sorular sormuştu.

Hayatım boyunca unutamadığım bu olayı “Kuleli” isimli bir kimyasal tankerde yaşamıştım. Hindistan’da yükümüzü tahliye etmiş yeni bir sefer için Birleşik Arap Emirlikleri’ne doğru yol alıyorduk. Arap Körfezinde bulunan “Cebel Ali” limanına gitmek için Hürmüz Boğazından geçmek zorundaydık.

Hürmüz Boğazı, Umman Denizini Körfeze bağlayan stratejik önemi büyük olan bir boğazdır. Kuzeyinde İran, Güneyinde ise Umman devletlerinin kıyıları vardır. Bir Nisan akşamı hem dar sularda seyir görevi hem de 8-12 vardiyasını tutmak için köprü üstüne çıkmıştım. Hürmüz Boğazı’nı geçmiş Körfeze giriş yapmıştım. Bu arada akşam namazını da kılmış tesbihatını okuyordum.

Namaz tesbihatını, kırlangıç adını verdiğimiz köprü üstünde sancak ve iskeleye doğru uzanan balkona benzeyen çıkıntıda yapmaya karar vermiştim. Âyete’l Kürsi’yi tam okumuştum ki; birden gözlerime inanamadığım bir ışık gösterisi ile karşılaştım. 

Tekrar tekrar geminin bir sancağına, bir iskelesine, bir ileri, bir geriye baktım; hayır yanılmıyordum. Muazzam bir ışık gösterisi ile karşı karşıya kalmıştım. Geminin her tarafında denizin üstünü beyaz ve yeşil renk arasında bir ışık demeti kaplamıştı. Bu ışıklar sabit değil polis ikaz ışıkları gibi hareket ediyordu.

Bu ışık demetleri, arka arkaya dalgalar şeklinde bazen dairesel bazen bir yöne doğru hareket ediyorlardı. Sanki altımızda büyük bir denizaltı vardı. Denizaltının ışıkları, sualtında hareket ediyormuş gibi bir görüntü veriyordu. Etrafımızda birkaç tane balıkçı teknesi daha vardı. Fakat onlar hiçbir şey yokmuş gibi ağlarını atmış balık toplamakla meşguldüler.

25 yıllık deniz hayatımda ilk defa böyle bir olay ile karşılaşmıştım. Bunu benden başkası görse; “su perileri gösteri yapıyor” diyebilirdi. Fakat bir denizcilik dergisinde Umman Denizinde meydana gelen yakamoz olayından bahseden bir makale okumuştum. İlk başta yazıdan tam olarak bir şey anlamamıştım. Sanırım aynı zamanda kaptan olan yazar; işte tam da bu gözlerime inanamadığım ışık gösterisinden bahsediyordu.

Yakamoz olayının Umman ve çevre denizlerinde çok fazla görüldüğünü, denizin adeta bir süte benzediğini, bazı kaptan ve gemicilerin bu olaydan korkarak dümen evine kaçtıklarından bahsediyordu. 

Evet, gerçekten de bu yazıyı okumamış olsam, Çanakkale’deki gibi cinlere, perilere karıştığımı zannedip ben de köprü üstüne yani içeri bölmeye kaçardım. Çünkü deniz; her yönden gelip giden ışıklarla doluydu. Fakat gözle görülmeyen küçük su canlılarının harika bir gösterisi olduğunu hemen anlamıştım.

Yine de bir test yapayım diyerek; iskele tarafının aydınlatmasını açtım. Bütün ışık gösterisi bir anda sönüvermişti. Işıkları söndürmeden sancak tarafa geçip bir de o taraftan baktım. Evet, karanlık olan bu tarafta su perilerinin gövde gösterisi aynen devam ediyordu. 

Bütün ışıkları kapatıp fotoğraf makinesi ile bu manzaranın resmini çekmek istedim. Makine her fotoğraf çekiminde flaş patlatıyordu. Flaş yanınca o müthiş manzaradan geriye hiçbir görüntü kalmıyordu. Gerçekten de “yakamoz” denilen bu deniz canlılarının ışık yayma hadisesi, ışığı hiç sevmiyordu.

Yakamoz hadisesi; aslında Allah’ın biz deniz çalışanlarına bir şekilde gafletten uyanmamız için gönderdiği bir mesajdı. Aynı toprak parçası gibi denizlerde de gözle görünmeyen canlılar olduğunu, kör olmayan her insana gösteriyordu. Ben de ibretle bu olayı incelemeye devam ediyordum. Evet, deniz yüzeyini adeta bir şenlik havasına sokan bu ilginç yakamoz gösterisinin bir anlamı vardı ve yeryüzünün her noktasında canlılar bulunduğunu ispatlıyordu. İsterse, ancak mikroskop altında görülecek kadar küçücük canlılar olsun…

İşte yakamoz denilen olay; karanlık gecelerde tek hücreli canlıların (planktonların) su sıcaklık farklarından dolayı deniz yüzeyine salmış oldukları fosfor ışımasıydı. Ateş böceklerinin denizde yaşayan benzer canlılarıydılar. Yakamoz deyince çoğu insanın aklına Ay’ın sudaki yansımaları gelse de, yakamozu meydana getiren aslında mini minnacık bir planktondur. (Lingulodinium polyedrum). 

Gerçekte Ay ışığı, hareket ettiğinde ışık saçan bu küçük canlıları görmeyi engeller. Yanlış bilinen noktalardan birisidir; yakamoz-mehtap ayrımı. Birçok kişi denize vuran ay ışığına “yakamoz” der. Yakamoz aslında, Dinoflagellatlar olarak bilinen, “flagella” adı verilen uzantıları sayesinde hareket yeteneğine sahip küçük su perileridir. Bunlar daha çok nehirlerin denize döküldüğü yerlerde yaşarlar. Soğuk ve tuzlu okyanus akıntıları; bu canlıların tepkisine yol açmaktadır. Onlar da akıntı, dalga veya bir geminin teması ile fosfor renkli yani yeşil bir ışık saçarlar. 

Limunisans maddesini vücudunda barındıran bu canlılardan milyonlarcası bir araya geldiğinde “bir ışık hareket ediyor” gibi dalga dalga yayılmaktadır. Bir tekne ilerlerken veya bir balık sürüsü geçtiğinde; bu canlılara çarparak böylesine muazzam bir görüntüye sebep olmaktadırlar. Rızkını arayan daha büyük deniz canlıları ve balıklar, adeta burada bir savunma sistemi ile karşılaşmışlardır. Avcılar tarafından saldırıya uğrayan bu canlılar, ışık saçarak daha büyük avcıların bölgede olduğunu göstermeye çalışıp av olmaktan kurtulurlar.

Işık olmadan görüldüğünde muhteşem bir sahne ortaya çıkmaktadır. Benzer durumları Gine Körfezi’nden Güney Afrika’ya giderken de görmek mümkündür. Fırtınada meydana gelen ve her dalga tepeciğinde ayrı ayrı insanları selamlayan cinsleri de vardır. Kelimelerle anlatamayacak kadar güzel bir görüntü sunarlar. Geminin dümen suyunda bunları izlemek ise apayrı bir zevktir. 

Porto Riko’da meşhur yakamoz koyları mevcuttur. Ziyaretçiler, La Parguera ve Vieques’te bulunan özel korumalı koylarda, kürekli kayıklarla gezerek bu muhteşem görüntünün keyfini çıkarabilirler. 

İşte yakamoz denizlerin, aynen karalarda olduğu gibi canlı varlıklarla dolu olduğunun bir delilidir. “Ben gözümle görmediğime inanmam” diyen zavallılara gösterilecek güzel bir örnektir. Mikroskobik canlılar adeta “Ey gafil insanlar, aklınızı başınıza alın ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın emirlerine itaat edin. Çünkü sizin ve bütün canlıların rızkını yetiştiren; Rezzak olan Allah’tır” dercesine kendine has lisanlarıyla konuşmaktadırlar. Bu müthiş gösteri; dolunaylı gecelerde ve ışığın bol olduğu denizlerde görülmez. Yakamoz, sadece karanlığı sever.

Gecenin bir yarısında cereyan eden bu olayı görsün diye ikinci kaptanı köprü üstüne çağırdım. İlk önce gözlerine inanamadı. Gözlüklerini sildi ve bir daha baktı. Biraz ürpermişti. Kendisine “böyle bir şeyi daha önce görüp görmediğini” sordum. İlk defa görüyordu ve bana “bunun ne olduğunu” sordu, kısaca anlatmaya çalıştım.

Gecenin saat 10’undan sonra yarım saat daha bu harika ışık gösterisi devam etti. Kutuplarda uzun kış geceleri meydana gelen ve “auora” adı verilen gökyüzündeki muazzam bir sinema gösterisine benzeyen bu ışık gösterisi nihayet sona ermişti.

Bu olaya benzeyen fakat insanoğlunun kirli elinin değmesi nedeni ile “müsilaj” adı verilen bazı küçük deniz canlıları da ülkemizde sık sık gündeme gelmektedir. Biyolojik arıtma yapılmadan denizlere salınan atıklar, deniz canlılarının ölümüne yol açmakta ve su yüzeyini bu canlıların bir çeşit ölü atıkları kaplamaktadır. Elbette ortaya çıkan çirkin görüntü yakamozdan çok farklıdır. Fakat gözümüzle görmesek de canlıların dünyanın her yanını kuşattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yeri gelmiş iken “Denizlere niçin Karadeniz, Akdeniz ve Kızıldeniz gibi isimler verilmiştir. Acaba denizler renkli olduğu için mi böyle deniliyor?” sorusuna da cevap vermeye çalışalım. 

Denizin rengi; bulunduğu bölgeye, mevsime, suyun kimyasal özelliklerine ve hatta içinde yaşayan canlılara göre değişkenlik gösterir. Suya rengini veren en önemli husus; gökyüzü ve gökyüzündeki renklerdir. Eğer gökyüzü mavi ise ultramarine denilen derin mavi rengi gösterir. Bazen sema gri bulutlar ile kaplı ise gri rengin her tonu; denizin rengini gösterir.

Akşam güneşin batması ile veya sabah doğarken gökyüzünün kızıla boyanması denizin renginin de değişmesine yol açar. Peki, bazı büyük denizlere verilen adlar da gökyüzünün aldığı renkten dolayı mıdır?

Pek öyle söylenemez. Zira sahillere yakın sularda ve 50 metreden daha sığ sularda hâkim renk; yeşildir. Çünkü genelde denizin dibindeki kum sarı renklidir. Sığ sularda gökyüzündeki mavi renkle dip rengi birleşince bu sefer yeşil renk ortaya çıkar. İşte sahillerdeki güzellik bu renk kaynaşması ile meydana gelir.

Yeşil ve mavi renkler “dinlendirici renk” diye tarif edilir. Gerçekten de denizlere ve ormanlara bakarak tefekkür ettikçe, insan ruhen ve zihnen dinlenmiş olur. Bu yüzden tatil köyleri ve mesire yerleri; genellikle denizle ormanın birbirine karıştığı yeşil-mavi renkli bölgelerde yapılır.

Nehirlerin denizle kaynaştığı yerlerde ise denizin rengi kahverengidir. Çünkü toprağın ve alüvyonun rengi kahverengidir. Mesela Arjantin-Uruguay arasındaki denizlerde veya Hindistan Mumbai Körfezinde, suyun kahverengi olduğunu görmek mümkündür. Bizzat bu renge bizzat şahit olmuşluğum vardır. Elbette sadece bu bölgelerde değil, birçok delta bölgelerinde de denizin rengi kahverengidir.

Denizlerde yaşayan bitkiler ve hatta planktonlar da denizin rengini farklı hale getirebilir. Örneğin Kızıldeniz’de yaşayan bir tür canlı organizma aktif olduklarında deniz; zaman zaman kızıl bir renge bürünmektedir. Bazen İzmit Körfezi’nde de benzer bir canlı türü yüzünden Körfezin kızıla boyandığına şahit olmuşuzdur.

Bazı denizlerde ve özellikle de Karadeniz’de bol miktarda sülfür bulunur. Bu nedenle özellikle sığ olan sahil kesimlerinde denizin rengi siyahlaşır. Belki de bu yüzden bu denize Karadeniz denilmiştir. Denizaltıların Karadeniz’de derinlere dalması pek istenilen bir durum değildir. Zira sülfür oranı dibe daldıkça artar ve denizaltı saçlarının aşınmasını ve korozyonunu çabuklaştırır. Şimdilerde bu sülfürün önemli bir enerji kaynağı olacağı dillendirilmektedir.

Denize renk veren en ilginç olay ise yukarıda “su perilerinin gösterisi” olarak anlattığımız yakamozdur. Eğer yakamoz görmek ister isek, mehtap ışığı veya herhangi bir ışığın olmadığı zamanları ve mekânları seçmeliyiz. Zira yakamoz, ışığı sevmez. Zifiri karanlıkta ve özellikle de nehir ağızlarında Hint Okyanusunda, Arap Denizi açıklarında çok sık görülür.

Kâinatta cereyan eden bütün olayların çok derin anlamları vardır. Adeta bütün hadiseler ve kanunlar; Rabbimizden biz insanlara gönderilmiş bir mektuptur. Aklını doğru yönde kullanabilen insanlar için bu mektuplarda anlaşılması gereken birçok mesaj vardır.

İnsanlar yanlışlıkla kâinatta cereyan eden bütün bu olaylara tabiat adını verir ve Yaratıcımızı görmezden gelmeye çalışırlar. Hâlbuki tabiat denilen şey; Allah’ın emriyle meydana gelen hadiselerdir. Her birisinin mühim hikmetleri vardır. Ne mutlu o insana ki; Rabbini tanır ve yaratılan her şeyin O’nun eseri olduğunu anlar. Ve yazıklar olsun o kimseye ki; kâinatta meydana gelen bütün hadiseleri kör tabiata, tesadüfe ve hiçbir şeyi yapmaya gücü yetmeyen sebeplere verir, dalâlete düşer.

Vesselam…

 

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Okur

 Duyduğun sesler sana göre doğru olabilir. Fakat subjektiv bir olaydır. Mitoloji, efsane ve menkibelerdeki anlatılanlar hep öyledir,ispat edilemez, tanık gösterilemez. Uyanık rüya gibi...

Sizin fikirlerinizi pek sevmem...fakat bugün çocok güzel bir konuyu işlemişsin....

Bir örnekte ben vereyim...zeytin kasım ayı civarı hasat edilir.. ağaçtaki meyvenin üzerine yağmurlar yağar..hatta bazen dalında karyagar ve günlerce kar altında kalır... toplayın...yag fabrikasına götürün.....mukemmel bir yağ alırsınız......Fakaaaaat...o kar ve yağmur suyunu biriktirin ,hasat attığınız zeytini o suyun icinde
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23