Sultan II. Abdülhamid Han’ın kişilik yapısı ve ruh sağlığı
Tarihe mal olmuş önemli devlet adamları ve tarihi şahsiyetleri, aradan yıllar hatta asırlar geçse de, eldeki verilerle analize tabi tutmak ve ruhî durumunu incelemek hep yapılagelmiştir.
İşte bugün çok tartışılan ve birbirine zıt fikirlerin ileri sürüldüğü bir devlet adamından, hakkında en çok yazı ve kitap hazırlanan, sempozyumlar düzenlenen Sultan Abdülhamit’ten ve günümüzde bile bazı müptezellerce suçlandığı hususlardan bahsetmek istiyorum.
Abdülhamid Han’ın Zamanının Şartları
Abdülhamid’i elbette içinde bulunduğu ortam ile değerlendirmek gerekir. Yoksa onu, yaptıklarını ve kişilik yapısını anlamak mümkün olmaz.
Her şeyden önce tahta çıktığında Osmanlı Devleti’nin durumu iç karartıcıydı. Yabancı devletlere ve iç piyasaya borç fazlaydı. Avrupa’da “hasta adam” olarak görülüyor, birçok ülke Osmanlı’nın geniş mirasından pay kapma hesapları yapıyordu.
Ayrıca içte de entrikalar dönüyordu. Kendisi bu konuda şunları ifade eder:
“Kardeşimden sonra tahta çıktığım vakit, etrafımı entrikalardan örülü ağların içine hapsetmek isteyen insanlar almıştı. O zaman hayatımı ve tahtımı muhafaza edebilmek için; kurnazlara karşı kurnazca hareket etmek icap ettiğine karar verdim. Yaşamanın zevkini çıkarabilmek ve insanlara hürmet hissi duyabilmek için, maalesef insan yaradılışındaki bozukluğu fazlaca tanımıştım. İktidara geldiğimden beri bana gösterilen zelilâne dalkavukluktan iğreniyordum. Söylendiği gibi insanlardan kaçıyorsam, bu hayatta geçirdiğim şeylerin tabii bir neticesidir. Beni yakından tanıyanlar, iyi ve yumuşak bir insan olduğumu gayet iyi bilirler. Aile hayatımda kalbimin yumuşak olması, sevgiye muhtaç olduğunu gösterir.”
Anne ve babası veremden ölmüşlerdi. Özellikle annesi, bulaşır korkusuyla onu kucağına bile almamış, adeta gözleriyle uzaktan okşamıştı. Bu yüzden Sultan’da hastalık geçer fobisi ortaya çıkmıştı.
Amcası Abdülaziz ve ağabeyi Murad’ın tahttan indiriliş şekilleri ve özellikle Abdülaziz’in öldürüldüğüne inanması onun kuşkuculuğunu artırmıştı. Yine Hüseyin Avni Paşa’nın, Abdülaziz’in iyiliklerine karşı ihaneti, Abdülhamid’e “kimseye güvenilmeyeceği” fikrini ateşlemişti.
Bunlardan sonra hakkındaki iddiaları cevaplayabiliriz.
Abdülhamid hipokondriak yani hastalık hastası mı?
Sultan’ın hastalıklar konusunda titiz olduğu doğrudur. Ancak bu konuda aşırıya kaçmamış, devamlı ciddi hastalığı olduğu konusunda zihnini ve kendini meşgul etmemiştir.
Paranoyak mı?
Az da olsa bazı kişiler bu iddiayı ileri sürebilmişlerdir. Paranoyada tabloya hezeyan hakimdir. Kişi gerekmeyecek saçma, mantıksız şüphe ve korkuların içindedir. Bütün davranış ve sözleri bu inanışın etkisindedir.
Halbuki Abdülhamid’in dört defa ciddi suikast teşebbüsüne maruz kaldığını bilmemiz bile bu iddianın kabul edilemezliğini göstermektedir.
Paranoid veya Obsesif Kompülsif Kişilik Bozukluğu mu?
Evet, Abdülhamid kuşkucudur ve dikkatlidir. Ancak bu durum; içinde bulunduğu olumsuz şartlardan, iç ve dış düşmanlara karşı dengeyi korumanın oldukça zorlanmasından kaynaklanmıştır ve ona muhtemel tehlikelerden korunmak için avantaj sağlamıştır. Yoksa o sevgi doludur, şefkatli biridir.
Nizamettin Nazif, “Sultan Abdülhamid’e vesveseli denilmişse de, bu vesvese dedikleri şeyin hakiki adı “ihtiyat” ve “tedbir”dir.” demiş ve bu özelliğin “Bir devlet adamı için en büyük meziyet” olduğunu eklemiştir.
Sultan Abdülhamid hakkında çok şey söylenebilir. Önceleri devrilmesi için yoğun gayret sarf eden Filozof Rıza Tevfik’in ölümünden az evvel yazdığı şiirin bir parçası şöyledir:
“Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek ey koca sultan
Bizdik –utanmadan- iftira atan
Asrın en siyasi padişahına…”
Yazımızı Abdülhamid Han’ın tahttan indirildikten sonra kaleme aldığı hatıratından bir bölüm ile bitirelim:
“Otuz üç sene millet ve devletim için, memleketin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum.”