Medine’nin nur hüzmeleri
Medine’nin nur hüzmeleri
MUSTAFA ARMAĞAN
Allah teala ömrümüzün üçüncü umresini yapmayı nasip etti. Mukaddes solukla bir kere daha buluşmamıza izin veren Rabbimize minnet ve şükrümüzü ne kadar dile getirsek azdır.
Rabbim bu yazıyı okuyan aziz kardeşlerime de nasip eylesin.
Bu defaki umremiz fakir açısından iki ayrı devreye ayrıldı. Bıçak kesimi gibi hem de.
Birinci devre, Cidde üzerinden ulaştığımız Mekke-i Mükerreme’de yaşadıklarımız sağlık ve ibadetimizin rast gittiği dönemi temsil eder.
Malum, Mekke-i Mükerreme’ye varınca ihrama girme, tavaf ve sa’y vazifelerini ifa etmeden duramadık, ilk gecemiz Mescid-i Haram çevresinde geçti.
Sonrasında ise yine Mescid-i Haram civarına adeta çivilendik diyebilirim. Yürüme mesafesinde bir otel bulduk ki, artık bizi kim tutsun!
Derken Mekke-i Mükerreme’den ayrılacağımız günden bir önceki gece yarısı üzerinde vahyin Efendimiz’e (sav) ilk defa indiği Hira mağarasının bulunduğu Nur Dağı’na tırmanmaya karar verdik.
Daha önce denememiştim: kendimi iyi hissettim ve çocuklarla beraber tırmanmaya başladık. Bilenler bilir, serde dağcılık da var, gençliğimde ağabeylerimle Uludağ’ın Kaplıkaya ve Buzluca vadilerine günübirlik yaya tırmanışlarımız olurdu. Bu serüvene alışkın sayılırdım. Hava serindi; hani limonata gibi derler ya.
Türkiye’den gelen kafilelerin istilasına uğramıştı zirve. Mağaraya inmeye çalıştık ama kuyrukta tam yarım saat beklememize rağmen hiçbir ümit alameti belirmeyince şükür namazımızı kılıp inişe geçtik.
Dönerken hafif bir kırıklık hissettim vücudumda, çünkü çıkarken terlemiştik ve zirvede nefsimizin çok istediği serin bir rüzgâra bırakmıştık bedenimizi. Zannederim işte o ter üzerimde soğudu ve ertesi gün Medine’ye dönerken sağlık sıkıntılarım birer ikişer baş gösterdi.
Önce burun akıntısı, hapşırma ve sersemleşme…
Medine-i Münevvere yolunda kendimi yatağa atma arzusuyla kıvrandım durdum.
Derken gece yarısı Nur Dağı kadar soğuk Medine-i Münevvere’de bir otel odasındayız ama fakir kendinde değil. Yataktayım. Mescid-i Nebevi avlusunda güneşli bir köşe bulup kılabildim Cuma namazını, ardından doğru otele...
Bu hal iki gün daha devam etti. Vitamin takviyesiyle vs. akıntıyı durdurduk diye seviniyordum.
Kontrollü bir şekilde Mescid’e gidip gelmeye başladım ama bu defa da gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Öyle ki beni gören Türk umreciler duygulandığımı düşünüyordu. Durduk yerde gözlerimden yaşlar boşanıyordu ve ben kendime dahi izah edemiyordum olan biteni.
Eczaneden aldığımız göz damlasıyla onu da geçirdik, bu defa nefes darlığı, kuru öksürük başladı. Sonra vücudumdaki o kırıklık.
Ve derken Ravza-i Mutahhara ziyareti için izin çıktı. Hastaydım ama davet geri çevrilemezdi. Bu defa da kafatasımın tam arkasına sanki lobutla vurmuşlar gibi keskin bir ağrı yapışmıştı, dahası enseme kadar yayılıyordu acısı.
Her şeye rağmen kendimi Ravza-i Mutahhara’ya bıraktım. Fakat orada kıldığım namazların her rekâtında rüku ve özellikle secdeye her varışımda bir başka imtihandan geçecektim.
Secdeye her varışımda ensemdeki ağrı dayanılmaz bir dereceye çıkıyor, sanki bir asker çizmesiyle enseme zorla basıyor, ben o acıyı bastırmak için kendimi sıktığımda ise gözlerimden gayri ihtiyari yaşlar boşanıyordu. Ve bu istisnasız bir şekilde her secdeye kapanışımda yaşandı. Adeta çektiğim ıstıraptan zevk almaya başlamıştım.
Garip haldi vesselam.
Neyse hasta olduğumu öğrenen Medineli dostum Bülent İyumutaf beyle buluştuk. Anlattım Ravza-i Mutahhara’da yaşadıklarımı. Tebessüm ederek dedi ki:
Medineliler burada hasta olmanın ibadetlerin kabul edileceğine dair bir işaret olduğunu söyler.
Taşlar yerine oturmuştu. Rahatlamıştım. Meğer “Derdim bana derman imiş.”