Bir sonraki ziyaret, oraya olacak!
Bir sonraki ziyaret, oraya olacak!
MURAT ALAN
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2026 yılındaki ilk yurt dışı ziyaretini Arap dünyasının iki ana güç merkezi Riyad ve Kahire’ye gerçekleştirerek Türkiye’nin bölgesel önceliklerini net biçimde ortaya koydu.
Bu ziyaretler, yalnızca ikili ilişkilerin geliştirilmesine yönelik diplomatik temaslar olmanın ötesinde, Ortadoğu’nun güç mimarisinde Türkiye’nin üstlenmek istediği rolü açıkça gösteriyor. Ankara’nın Suudi Arabistan ve Mısır’la eş zamanlı ve derinlikli temaslar kurması, Türkiye’nin artık bölgeye dışarıdan bakan ya da kriz esnasında tepki veren bir aktör değil; Arap dünyasında ve dahası İslam coğrafyasındaki sorun çözen, arabulucu, denge kuran ve liderlik iddiası taşıyan bir merkez olduğunu ortaya koyuyor.
Riyad’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Kahire’de ise Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi ile yapılan görüşmeler; İran-ABD geriliminin yeniden tırmandığı, Gazze’deki ateşkes sürecinin kırılganlığını koruduğu ve Suriye’de yeni bir dönemin şekillendiği hassas bir zaman diliminde gerçekleşti. Bu bağlamda ziyaretlerin zamanlaması, Türkiye’nin bölgesel belirsizliklerin arttığı anlarda geri çekilen değil, inisiyatif alan bir aktör olma iradesini de yansıtıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temaslar sırasında dile getirdiği, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır olarak tüm süreçlerin içinde olmayı, böylece Filistinli kardeşlerimizin hukukunu korumayı hedefliyoruz” sözleri, Ankara’nın bölgesel meselelerde kendisini artık yalnızca taraflardan biri olarak değil, diplomatik süreçleri yönlendiren ve sonuç üretmeye talip bir aktör olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Türkiye’nin son dönemde Suudi Arabistan ve Mısır nezdinde artan itibarının en önemli sebeplerinden biri de, Suriye’nin özgürleştirilmesi sonrasında Ankara’nın takındığı tutum oldu.
Batılı başkentlerde ve çeşitli düşünce kuruluşlarında uzun süredir dillendirilen bir iddia vardı..
Türkiye’nin Suriye’yi fiilen bir uydu devlete dönüştürmek istediği, hatta zamanla kendi topraklarına katmak gibi gizli bir ajandasının olduğu öne sürülüyordu.
Bu telkinlerle özellikle Arap dünyasında kuşku üretiliyordu.
Ancak sahadaki gelişmeler ve Türkiye’nin izlediği açık politika, bu iddiaların karşılıksız olduğunu net biçimde ortaya koydu. Ankara, Suriye’de herhangi bir örtülü planı olmadığını; ülkenin yüzyıllardır süre gelen doğal yapısının, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunmasının kendi kırmızı çizgisi olduğunu, hem fiilen hem diplomatik düzlemde gösterdi.
“Tek devlet, tek ordu, güçlü ve egemen Suriye” vurgusu, Türkiye’nin niyetini en sade hâliyle gözler önüne serdi.
Bu yaklaşım, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır tarafından dikkatle izlendi ve yüksek düzeyde takdirle karşılandı. Çünkü Riyad ve Kahire açısından asıl tehdit, sınırları ve devlet yapıları aşındıran vekâlet düzenleriydi. Türkiye’nin Suriye’de istikrara, merkezi otoriteye ve ulusal egemenliğe yaptığı vurgu; Ankara’ya yönelik güveni hızla artırdı. Bu güven, bugün üçlü koordinasyonun mümkün hâle gelmesinin en temel psikolojik ve siyasi zeminini oluşturuyor.
Riyad’da imzalanan 31 maddelik ortak bildiri ile yenilenebilir enerji, uzay ve savunma sanayii alanlarını kapsayan dört anlaşma; Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin artık geçici normalleşme sınırlarını aşıp, uzun vadeli stratejik ortaklık düzeyine taşındığını gösteriyor.
Özellikle KAAN savaş uçağı projesine ilişkin “her an ortak yatırım” vurgusu, Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği noktayı ve bu alandaki teknolojik özgüvenini ortaya koyuyor.
Türkiye bu aşamada yalnızca ürün ihraç eden bir ülke konumunda değil; teknoloji, operasyonel tecrübe ve stratejik vizyon sunan bir savunma gücü olarak öne çıkıyor. Suudi Arabistan’ın bu projelere ilgisi ise Riyad’ın güvenlik mimarisinde Ankara’yı artık vazgeçilmez bir ortak olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Kahire’de gerçekleştirilen Türkiye-Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi’nin ikinci toplantısı da benzer bir çerçevede ilerledi. Enerji, ticaret ve turizm başlıklarında atılan adımlar, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Afrika açılımını Mısır üzerinden derinleştirdiğini gösteriyor.
Ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından birkaç kritik sonucu aynı anda üretiyor. İsrail basınında dile getirilen, “Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır üçlü güvenlik ekseni” endişesi, bu yeni koordinasyonun ciddiyetini gösteriyor. Erdoğan’ın, “İsrail saldırılarının durdurulmasında Mısır ve Suudi Arabistan’la birlikte çalıştık” sözleri, bu eksenin sahadaki etkisini teyit ediyor.
Ekonomik ve savunma alanlarında Türkiye lehine oluşan asimetrik kazanımlar; Ankara’nın yalnızca siyasi değil, maddi ve teknolojik üstünlük de sağladığını ortaya koyuyor. Arabuluculuk kapasitesi, İran-ABD gerilimi gibi dosyalarda Türkiye’yi vazgeçilmez aktör konumuna taşıyor.
Şubat 2026’da atılan bu adımlar, Türkiye’yi Arap dünyasında yalnızca etkili değil; güvenilir ve yön tayin eden bir aktör haline getiriyor. Suriye dosyasında gizli ajandalardan uzak, üniter devlet ilkesine dayalı tutum; Ankara’nın bölgedeki meşruiyetini belirgin biçimde güçlendiriyor.
İsrail’deki panik havası, BAE’nin yalnızlaşması ve Suudi Arabistan ile Mısır’ın Türkiye’ye artan yakınlığı, yeni bölgesel eksenin merkezinin nerede şekillendiğini açıkça gösteriyor. Erdoğan’ın, “Bölge kana doymuştur, artık barışı ve iş birliğini konuşalım” sözü, bu yeni dönemin özeti niteliğinde.
Şimdi Türkiye’ye bir başka rol daha düşüyor, BAE’yi İsrail güdümünden koparıp, eski dostlardan oluşan bu yeni bloğa dahil etmek!..
Bunu da Başkan Erdoğan ve kurmay ekibinde yer alan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, MİT Müsteşarı İbrahim Kalın ve İletişim Başkanı Burhanettin Duran’dan başkası başaramaz gibi..
Şartlar olgunlaşırsa, sanırım bir sonraki yolculuk Birleşik Arap Emirliklerine olacak..
En azından benin öngörüm bu yönde..
Çünkü Türkiye artık Ortadoğu’da yalnızca masada değil; oyunun yönünü belirleyen tarafta yer alıyor.
Selametle..