Bu CHP’den ana muhalefet olmaz
Bu CHP’den ana muhalefet olmaz
ABDULLAH ŞANLIDAĞ
Türkiye’de siyasal partiler, toplumsal kimliklerin, sınıfsal aidiyetlerin, kültürel kutuplaşmaların ve tarihsel hafızanın taşıyıcılarıdır. Bu nedenle bir partide yaşanan kriz, sosyolojik bir çözülme biçimi olarak da okunmalıdır. Bugün Türkiye siyasetinde en dikkat çekici olgulardan biri, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki tartışmaların artık ideolojik düzlemi aşarak güven, meşruiyet ve ahlaki temsil krizine dönüşmesidir.
Siyasal bilim açısından bakıldığında, uzun süre muhalefette kalan partilerde iki temel eğilim ortaya çıkar. Birincisi; kurumsal direnç geliştirip ideolojik omurgayı güçlendirmek, ikincisi ise “iktidara ulaşma arzusu” uğruna ilkesel savrulmalar yaşamaktır. Bugünkü CHP tartışmalarında görülen tablo, ikinci eğilimin ağır bastığını düşündürmektedir. Çünkü parti içerisindeki iddialar artık klasik hizip mücadelesinin ötesine geçmiş, kamuoyunda “çıkar ağları”, “finans ilişkileri” ve “güç kümeleri” üzerinden okunmaya başlanmıştır. Tabii seçmen sosyolojisi bir de şunu merak ediyor: Acaba daha muhalefetteyken böyle şaibeli işlere karışan CHP, yarın bir gün iktidar olduğunda neler yapar?
CHP hakkında iddia edilen yolsuzluk dosyalarıyla ilgili son sözü, elbette adli mekanizmalar söyleyecektir.
Özellikle para trafiği, gayriresmî ilişkiler ve “talimatla yürüyen finansal süreçler” iddiaları, modern siyasetin en kritik kavramlarından biri olan kurumsal şeffaflığı doğrudan tartışmaya açmaktadır. Sosyolojik açıdan burada dikkat çeken nokta şudur: Seçmen kitlesinin önemli bir bölümü, ortaya çıkan iddiaları sorgulamak yerine refleksif biçimde savunma psikolojisine geçmektedir. Bu durum literatürde “partizan körlük” ya da “kimlik temelli siyasal sadakat” olarak tanımlanır. Artık seçmen, partiye oy veren birey olmaktan çıkıp partinin psikolojik savunucusuna dönüşmektedir.
Bu yüzden bugün Türkiye’de yalnızca iktidar-muhalefet çatışması yaşanmıyor; aynı zamanda “gerçeklik algısı” üzerinden bir siyasal mücadele yaşanıyor. Bir kesim ortaya çıkan her belgeyi kesin hüküm sayarken, diğer kesim en ağır ithamları bile “siyasi operasyon” başlığı altında değerlendirebiliyor. “Hukukun temel ilkelerinden biri, kişilerin suçluluğu kesinleşinceye kadar masum sayılmasıdır.”
“Ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesi gereğince, bir kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar o kişi suçsuz kabul edilir.”
İktidar ve onun sosyolojik tabanı, bu evrensel ilke ışığında hareket etmelidir. Tabii muhalefet ve onun tabanı da, her iddiayı siyasi operasyon olarak görmekten vazgeçmelidir
Böylece olgular değil aidiyetler konuşuyor. Hakikat ise çoğu zaman tarafların sloganları arasında kayboluyor.
İlginç olan nokta şudur: Normal şartlarda uzun süre iktidarda kalan bir partinin toplumsal yıpranma yaşaması beklenir. Fakat Türkiye’de siyasal psikoloji tersine işlemektedir. İktidar sürekli proje üretirken ve kendisini yenilerken, muhalefet ise parti için didişmelerden başını alamıyor.
Çünkü muhalefet, özellikle son yıllarda kendi iç krizlerini yönetmekte zorlanmış; liderlik tartışmaları, belediye kaynakları üzerinden çıkan iddialar ve parti içi klik savaşları nedeniyle sürekli savunma pozisyonunda kalmıştır. Bu durum, muhalefetin “alternatif iktidar” olma iddiasını zayıflatmaktadır.
Siyaset sosyolojisinde güven duygusu çok önemlidir. Toplum, kusursuz siyasetçi aramaz; fakat tutarlılık görmek ister. Söylem ile pratik arasındaki makas açıldığında, seçmen zihninde ciddi bir kırılma oluşur. Özellikle “temiz siyaset”, “ahlaki üstünlük” ve “şeffaf yönetim” iddiasıyla hareket eden yapıların benzer suçlamalarla anılması, destekçileri üzerinde bile sessiz bir hayal kırıklığı üretir. Çünkü insanlar çoğu zaman rakibinin hatasına değil, kendi temsilcisinin çelişkisine daha sert tepki verir.
Bugün gelinen noktada CHP içerisindeki tartışmalar bize göre, yalnızca bireysel suçlamalar olarak okunamaz. Bu mesele aynı zamanda Türkiye’de muhalefetin nasıl bir siyasal dil kurduğu, hangi toplumsal zemine yaslandığı ve kurumsal güven üretip üretemediğiyle ilgilidir. Eğer bir siyasi yapı kendi tabanını yalnızca “karşı taraf korkusu” üzerinden konsolide ediyorsa, zamanla eleştiri mekanizmasını kaybeder. Böyle ortamlarda yanlışlar normalleşir, sorgulama ise “ihanet” gibi görülmeye başlanır.
Sonuç olarak Türkiye siyaseti maalesef algıların, sadakatlerin ve kimlik psikolojisinin çatıştığı bir alan hâline gelmiştir. Bu nedenle partiler için asıl mesele seçim kazanmak kadar, toplumsal güveni sürdürülebilir biçimde koruyabilmektir. Çünkü modern demokrasilerde en büyük kriz oy kaybetmek değil, inandırıcılığı kaybetmektir. Toplumun son genel seçimlerde ödünç oy verdiği CHP, inandırıcılığını kaybetmiştir. Yazık.