• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Muhammed Şevket Gökşan
Muhammed Şevket Gökşan
TÜM YAZILARI

İslam Kardeşliği

14 Nisan 2022
A


Muhammed Şevket Gökşan İletişim:

Yaşadığımız çağ

İnsanlık tarihinin en önemli kırılma noktasını, “hiç kuşkusuz modern dönem oluşturmaktadır” şeklinde bir tespit yanlış bir tespit değildir. Zira modern dönem insanlığa eşi benzeri olmayan bir kaos getirmiştir.Modern zamanı geçmiş süreçlerden ayıran en önemli nokta, nefsin emrindeki seküleraklın hayata baskın bir şekilde hâkim kılınmasıdır. Bu durumun şahıslarda doğurduğu özgüven, onların hayata, olaylara ve hakikate bakış açısında ölçüsüzce bir ‘bence’liği öne çıkarttı. Buda hayata anlam katan birçok hakikatin indî, kısmi bir hüviyete bürünmesini, dolayısıyla hayata anlam katan bu hakikatlerin içinin boşaltılması ve işlevsizleşmesi sonucunu doğurdu. 

Çoğulculuk, özgürlük ve hoşgörü kavramları üzerine inşa edilen çağdaş hayatta, bir Müslüman açısından kardeşlik hukuku göz ardı edilemez bir noktadır. Zira kardeşlik bir yönü ile şahsın İslami yaşam kalitesi/seviyesi ile ilgili olurken, diğer yönü ile de yeryüzünde ümmet olma bilincini tesis eden çok yönlü bir oludur. Ayrıca, bir Müslüman açısından kardeşlik: Kitab ve Sünnet’le önem ve hassasiyeti ifade edilen, Müslümanın imanının kemalâtının göstergesi, ümmet olgusunun üzerine bina edildiği önemli noktalardan biridir. Bu nedenle bireyciliğin, ulus kimliğinin, liberalizmin öne çıkartıldığı modern çağda İslam’ın kardeşlik hukukunun bir şekilde ötelenip örselenmesine imkan verilmesi, Müslümanlar açısında kabul edilebilir bir durum değildir, olmamalıdır da.

Bugün Müslümanların yaşadığı modern çağda bireyciliğin putlaştırılmasının, ırka, mesleğe, sosyal, siyasi, sportif gruplar ekseninde farklı tarzlarda yakınlıkların ihdas edilmesinin ve kutsanmasının bir sebep değil sonuç olduğunu unutmamak gerek.

İnsan gerek kanun ve yasalar zoru ile gerek eğitim ve kültürel dejenerasyon faaliyetleri ile bir şekilde modern (batılı insan) olmaya ikna edilince, onların değerlerini ve doğru kabul ettikleri yaklaşımlarını içselleştirmiş oluyor. Aslında bu izafi durumun Müslümanların hayatında yer edinememesi, buna imkân ve fırsat bulmaması gerekirken, maalesef kendi değer, doğru ve kavramları ile yetişip şekillenmeyen insanlar, ezberletilen, dayatılan, bilinç altına yerleştirilen kavramlar/uygulamalarla bu meşum duruma sürdürülebilirlik kazandırmaktadır. 

İslam’a hayatiyet kazandırabilmek için, öncelikle insanları çepeçevre sarmış olan modern zihin yapısının çözümlenmesi zorunludur. Bunoktada başlangıç olarak dil hassasiyetinin önemli olduğunun altını çizmekte fayda var. Zira büyükler “Kelimelerinize dikkat edin, kavramlarınızı etkilerler; kavramlarınıza dikkat edin düşüncelerinizi etkilerler, düşüncelerinize dikkat edin imanınızı etkiler.” demişlerdir.Özellikle bukalemun gibi renkten renge giren ve değdiği herşeye bir şekilde kendi rengini katma gibi bir meziyeti olan Modernizmin, İslam dışı yapılardan olduğu ve bunun olduğu yerde İslam’ın olmadığı/olamayacağı gerçeğinin bellenmesi şarttır. Bu nedenle modernitenin iyi kavranması ve öngördüklerinden kurtulma gayretinin birinci öncelik olması gerek. Bu olmadıkça modern düşünce yapısı ile yola çıkıldığında, bu çağ ve toplumda İslami görünümlü birtakım şeylerin olabilmesine aldanmak, haddi zatında İslam’a verilen en büyük zararlardan biridir. Zira modern düşünce yapısına göre asıl olan, her neyi nasıl yapıyor isen farza göre değil de tarza göre yapmandır. Yani belirleyici olanın muhkem olanların değil de zamane trendlerin olmasıdır.

Modernitenin bu yüzü tamda kırılma noktası olsa gerek. Tesettürlü olabilir, Müslüman olabilir, hoca olabilirsin! Ama,tüm bunlarda asıl olan farza göre değilde tarza göre olmasıdır. Bu hakikate binaen özellikle modern çağda yaptığımız amellerin tüm yönleri ile Kitab ve Sünnet’e uygun olması olmazsa olmaz konumunda olmalıdır. Bu olmadığı müddetçe, İslami görünümlü birtakım işlerin olması Müslümanı aldatmamalıdır. Bu noktada İmam Gazali’nin(ra)Tehafutu’l- Felasife’nin ikinci mukaddimesindeki meşhur tespiti “İslam’a İslam’ın onaylamadığı bir yolla yardım etmek isteyen kimsenin zararı, İslam’a İslam’ın onayladığı bir yolu kullanarak zarar verenin zararından daha büyüktür” şüphe götürmez bir tecrübe olarak bize bunu haykırmaktadır.

Toplumların yapısı

Her sistem gibi İslâm da kendi cemiyetini belli esaslar üzerine kurmuştur. Bu bağlamda İslam;inançta tevhidi, cemiyette de uhuvveti, yani kardeşliği esas alan nizamın adıdır. Dolayısıyla İslâm toplumu, sınırları imani esaslarla çizilmiş kardeşler topluluğudur. Bu topluluk ve kardeşliğe imandan başka hiçbir şey (ırk, renk, coğrafya, makam mevki vb.beşerî hususlar) sınır çizemez. İslâm kardeşliğinin yegâne belirleyici ön şartı “La ilahe illallah Muhammedur’r-resulullah” demek, buna iman etmiş olmaktır. Hatta bizzat peygamber efendimiz (s.a.s.) kendisi Medine’ye teşrif ettiklerinde, Mekke’den gelen muhacirlerden her birini Medineli Müslümanlardan biri ile kardeş ilan etmiş, böylece ilk İslâm cemiyetini, kardeşlik esas ve uygulamasıyla başlatmıştır. Toplumsal hayatın mesudiyeti için unutulmaması gereken önemli bir husus da kalabalıkları bir millet hâline getiren en müessir âmilin din olduğu gerçeğidir. Zira aynı inancı paylaşan toplumlar çok kısa zamanda kaynaşıp bütünleşirler. Çünkü aynı dine mensup olmanın en tabii neticesi din kardeşliğidir.

Malum olduğu üzere her fikir, inanç ve düşünce ve sistemin kendine özgü kavramları ve bu kavramlar üzerine bina ettiği değer, doğru ve özelleri vardır. İslam nizamı ilahi ve evrensel olmasının doğal bir sonucu olarak hayata ve olaylara dair kendine özgü orijinal bir duruş, değer ve doğruya sahiptir. Bu ifade ettiğimiz hususlar İslam’ımızı hayatta görünür kılan yegâne etkenlerdir. Onun için kelime-i tevhidde vurgulandığı üzere, öncelikle yanlış olanın kavranması, kovulup ondan halas olunması, doğru olanın hayat bulup var olması için olmazsa olmaz bir hakikattir.

Yine genel anlamda tüm medeniyetler toplumsal yapılarını 4 esas üzerine bina etmişlerdir. Bu bağlamda İslam medeniyeti kendi toplum yapısını; şahıs/ferd, aile, cemaat ve ümmet esasları üzerine bina ederken, beşerî sistemler ise birey, birim, kurum ve toplum esasları üzerine bina ederler. Dikkat edilirse, İslam toplumunun inşasındaki esas tümevarım şeklinde olurken, diğer toplumlarda ise tümdengelim şeklindedir. Yani İslam, önce İslami kimlik ve kişiliğe sahip ferd, peşine İslam’ın inşa ettiği aile, peşine İslam’ın şekillendirdiği cemaatleri inşa etmeyi en son olarak da ümmeti inşa etmeyi esas alır. Beşerî sistemler ise, önce kanun ve yasalarla toplumu tanzim etmeyi, peşine kurumların tanzimini, onun peşine birimlerin tesisini ve onların mahareti ile de bireyleri yönlendirmeyi amaç edinmektedir. Bu hakikatler çerçevesinde konumuz olan kardeşlik hukuku İslam toplumu açısından hayatiyet arz eden bir şifre, kilit konumundadır.  

İslam

Altı çizilmesi gereken bir ilkedir: bir şeyin üzerine hükmetmek, o şeyin tasavvurunun (anlaşılmasının) fer’idir. İslam nizamı doğumdan ölümüne dek ferdin, ailenin, toplum hayatının tüm alan ve sahalarına dönük kendine özgü bir duruşu ve sözü olan ve bunları Kitab’da ne olduğunu, Sünnet’leise nasıl olacağını ortaya koyan ilahi bir nizamdır.

Ehlince malum olduğu üzere İslam neşet ettiğinde, bu dediğimiz alan ve sahalarda, o günkü toplumda cari olan uygulamaların bir kısmını (ticaretin yapılması gibi) onaylamış, bir kısmını (hac menasıkları, evlilik ve evlenmedeki eş sayısı ile kardeşlik anlayışı gibi) düzeltmek sureti ile kendine özgü hüviyete bürümüş, diğer bir kısmını da (zekât müessesesi gibi) sıfırdan inşa etmiştir.

Bugün hakikate ulaşma adına İslam’a dair;

  1. Yeniden İslami bir bilincin inşa edilmesi kaçınılmaz ve zorunludur.

Bunun için de öncelikli olarak müminlerin ‘Niçin iman?’,‘Neye iman?’ ve ‘Nasıl iman?’ konularının mukni, sahici izah ve cevaplarını bulması şarttır. Zira bugün yaşadığımız çağdaki savrulmaların en temel etken sebebininimani noktadaki eksik ve arızalar olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir.

  1. Müslümanlığımızın şiarı olan şuur (her alan ve sahada Kitab ve Sünnet’le meşruiyeti onaylanmış ve hesabı verilmiş bir yaşam) bilincini inşa etmek zorunludur.

Zira kişinin Müslümanlığının seviyesini eşya ile olan ilişkisi gösterir.Onun için başka sistem ve düşünceler gibi belli başlı bir takım söylem ve eylemler, kâmil manada Müslüman olmak için yeterli değildir. Bu şuur noktası bizi biz eden, başkaları yerine kendimizi yaşama imkanını bizlere kazandıracak olan bir tılsım mahiyetindedir. Şuur ancak bizlere kendilik bilincimizi ne olduğumuzu ve ne olmamız gerektiğini kazandırabilir. Bunu becerdiğimize oranla da bizi biz eden değerleri hayatımıza hakim ve müdahil kılabiliriz. 

  1. Diğer önemli bir husus da “Müslümanın amelini (ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini) fıkıh belirler” ilkesidir. Bu, birçok yanlış anlamanın ve yanılmanın önünü alacak olan bir ilkedir.

Zira işin usul ve ilkelerine, bütününe, ilgili tüm naslara ve İslam’ın doğduğu saadet asrı pratiğine vakıf olmadan, yalın naslarla yol almaya kalkmak bir Müslümanın hayatında, körün fili tarif etmesinde ortaya çıkan sonuç gibi, sureta hakdan görünen yanlış bir durumu doğuracaktır.

İslam kardeşliği

Bu genel yaklaşım çerçevesinde hakkı verilmiş bir kardeşliğin hangi parametreler üzerine oturtulması gerek? Böyle bir kardeşliğin mahiyeti, ehemmiyeti, kaynağı, lazımları, hududu nedir, hangi durumlarda bu bağ kopar? Bu ve benzeri soruların cevaplanması önemlidir.

  1. Kardeşlik nedir?

Lugattakardeş, Arapça karşılığı olan اخ (eh); aynı ana babadan veya bunlardan birinden dünyaya gelen,aralarında kan bağı bulunan kişi, aynı sülâleye, kabile veya millete mensup olan, aynı inanç ve değerleri, aynı dünya görüşünü paylaşankişiler manasında kullanılır.[1] Klasik sözlüklerde uhuvvet kelimesinin iki farklı çoğulundan ihvenin daha çok kan kardeşleri, ihvânın ise kan bağı olsun veya olmasın aynı inanç ve idealleri paylaşmaktan dolayı aralarında mânevî yakınlık bulunan kişileri ifade etmek için kullanıldığı belirtilmektedir.[2]

Istılahi olarak: Kelime Kur’an-ıKerim, hadis-i nebevi ve diğer İslâmî kaynaklarda, câhiliye telakkisinde soy birliğine ve kan bağına dayanan asabiyet kavramının karşıtı olarak tevhid inancını esas alan mânevî birliği, dayanışma ve paylaşma sorumluluğunu anlatmak üzere yaygın biçimde geçmektedir. Ayrıca Kur’an’ın kardeşlik kavramının farklı ilişki biçimlerini ortaya koyduğu görülmektedir. 

Nesep ilişkisi. Miras, evlenme gibi fıkhî düzenlemeler.

  1. Ahlâk açısından Hz. Âdem’in oğullarından Kābil’in kıskançlık ve menfaat duygularına mağlûp olarak kardeşi Hâbil’i öldürmesi (el-Mâide 5/27-31), Hz. Ya‘kub’un oğullarının kardeşleri Yûsuf’a ihanet etmeleri (Yûsuf 12/8-15)
  2. Aynı soya ve kavme mensubiyet. Özellikle Hz. Hûd, Sâlih, Şuayb gibi peygamberlerin kendi toplumlarıyla ilişkilerinden söz edilirken bunların kavimlerinin kardeşleri olarak takdim edilmeleri.

İnanç, amaç ve davranış birliği. Kur’an-ı Kerim bu açıdan Müslümanları birbirinin kardeşleri olarak gördüğü gibi (Âl-i İmrân 3/103; et-Tevbe 9/11; el-Hucurât 49/10; el-Haşr 59/10) Müslümanların dışında kalan inanç grupları arasındaki ortaklık ve iş birliğini de kardeşlik kavramıyla ifade eder. Buna göre inkârcılar ve münafıklar birbirinin kardeşleridir (Âl-i İmrân 3/156, 168; el-Ahzâb 33/18). Hatta Kur’an-ı Kerim münafıklarla Ehl-i Kitap arasında da bir kardeşlik ilişkisi kurar (el-Haşr 59/11). “Savurganlar şeytanların kardeşleridir” denilmekte (el-İsrâ 17/27), aynı ilişki A‘râfsûresinde de (7/202) yine kardeşlik kavramıyla belirtilmektedir.[3]

  1. İslam’da kardeşliğin önemi

Allah’a ve ahiret yurduna iman edip, İslam inancına aidiyet iddiasında bulunan bir kişinin, aidiyet ve iddiasındaki samimiyetinin göstergesi, şüphesiz iman iddiasında bulunduğu hakikati hayatına müdahil kılmasına bağlıdır. Bu zaviyeden baktığımızda kardeşliğin ehemmiyet ve önemi,Kitab ve Sünnet’le ortaya konmuş, adına İslam dediğimiz bir mefkurenin ve toplumun varlığında başat giden, imandan sonraki en önemli husustur. Zira ehemmiyetine binaen Mevla teala sadece Müminlerin kardeş olduklarını, İslam birliğinin tesisinin kardeşlik mefkuresi ile beraber olabileceğini, bu kardeşliğin lazımlarına riayet olmaksızın imanda kemalatın olmayacağı/olamayacağını beyan etmek sureti ile, dünyada İslam medeniyetinin ve ukbada ebedi cennetlere nail olmanın/olabilmenin bu hakikatle olduğu/olabileceğini ortaya koymaktadır.

O halde sosyolojik anlamda İslam’ın öngördüğü medeniyetten bahsetmenin, İslam’ın sosyal hayatta varlık gösterebilmesinin, adına ‘ilayıkelimetullah’ dediğimiz hakikatin varolabilmesinin  yegane yolu, İslam’ın inşa ettiği  bu kardeşlik bilincinin ihyasıdır. Malum olduğu üzere usulde temel bir ilkedir “farzın kendisi ile tamamlandığı şeyde farzdır”.O halde İslam kardeşliğinin tesisi, korunması ve bu kardeşliğe halel getirecek hususlardan kaçınmanınimani bir zorunluluk olduğu kesindir.

  1. Kardeşliğin kaynağı

Nesep yönü ile olan kardeşliğin kaynağı kan bağı olurken, din yönü ile olan kardeşliğin kaynağı ise imanda birliktir. Genel anlamda kaynakların bir olması iki ayrı olan şeyi birleştirir. Zira tek şeyden neşet ederler. Bu manayı teyidenCüneyd-i Bağdadi “Gerçek manada kardeş senin kendin gibidir. Her ne kadar bedenen farklı olsanız da gerçek manada kardeş: her halde kendisi ile özdeşleştiğin, kendinleştiğin kişidir” der.

  1. Lazımları (Kardeşliği ortaya çıkartan hasletler)nelerdir?

Bilmek lazımdır ki,kardeşlik kutlu ve güçlü bir bağ olduğu kadar büyük bir sorumlu­luktur da... İslam kardeşliğinin lazımlarından bahsedeceksek, düşüncelerimiziİslam’ın kaynakları olan Kitab ve Sünnet’e müracaat ve onların öngördükleri üzerine bina etmemiz şarttır.

Buna binaen Efendimiz (s.a.s.)"Hiçbiriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe olgun mü'min olamaz."[4] buyurduğu üzere kendisi için istediğini kardeşi için de istemelidir.

Abdullah bin Ömer’den(ra) rivayetle Efendimizin(s.a.s.) “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulümde etmez, onu düşmanlarına da teslim etmez. Her kim Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah onun ihtiyacını giderir. Her kim de bir Müslümanın (dünyevi) bir darlığını giderirse Allah o kişinin kıyamet günündeki bir darlığını giderir. Yine her kim bir Müslümanın ayıbını örterse Allah o kişinin kıyamet gününde ayıbını örter.”[5]şeklinde haber verdiği üzere, Müslüman kardeşine zulüm (haksızlık) etmemek, onu düşmanlarına teslim etmemek,bir şeye ihtiyaç duyarsa onun o ihtiyacını gidermek, ayıbını örtmektir.

Bunlarla beraber Efendimiz (s.a.s.) “Birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize buğzetmeyiniz, birbirinizin ayıplarını araştırmayınız, birbiriniz hakkında bilgi toplama şeklinde casusluk yapmayın, alışveriş gibi hususlarda birbirinizi aldatmayın. Allah için kardeşler olunuz.”[6] şeklinde beyan buyurduğu üzere, Müslüman kardeşine dair çekememezlik, buğz etme, ayıplarını araştırma,aldatma gibi yanlışlarla kardeşini muhatap almamaktır.

Yine “Bir Müslüman’a, din kardeşine üç günden fazla küs durması helal değildir.”[7] “Bir Müslüman’a, kardeşini üç günden fazla terk etmesi (küs durması) helâl değildir. Birbirlerine karşı gelirken o yüz çevirip bu da yüz çevirir. Bunların hayırlısı önce selam verendir.”[8]beyan buyurduğu üzere kardeşi ile çekişse, tartışsa bile işi küsme seviyesine taşımamak, eğer taşınırsa da ilk olarak bu hali bozup selam vermektir.

Yine kardeş olmak,Efendimizin(s.a.s.) beyan buyurduğu üzere: "Zalimolsun mazlum olsun kardeşine yardım et" buyurmuş; ‘Mazluma yar­dımı anladık ama zalime nasıl yardım ederiz?’ diye sorulunca da "Onu da zulmünden vazgeçirirsiniz, bu da ona yardımdır"[9] buyurmuştur.Yani kardeşlik, kardeşine zulmedilirse yanında durmak, yok kendisi zulmederse karşısına dikilip onu zulümden alı koymaktır.

İslam’ın öngördüğü bu kardeşlik sadece hayatın belirgin olaylarında değil bilakis Efendimizin(s.a.s.) haber verdiği üzere: "Karşılaştığında selâm ver. Dâvet edince, icâbet et. Nasihat istediğinde nasihat et. Aksırıp elhamdülilah deyince "yerhamükellah" diye dua et. Hastalanınca ziyaretine git. Öldüğünde de me­zara kadar cenazesini teşyi et!"[10]Kardeşlik, selam vermeden, gıyabında dua etmeye, hastalığında ziyaretten öldüğünde cenazesini tekfin ve teçhizine dek devam eden bir sorumluluk alanıdır.

Ayet-i celileler

Yani mevlamızın dili ile mümin:ayeti celileaye ‘~ ~ ~
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.
’(Hucurat 10) ferman-ı ilahisinde haber verildiği üzre, sülbte değil, imanda bir olan kişi müminin kardeşidir. Ve kardeşler arasının bozuk olması kabul edilebilir değildir.

Yine ‘~ ~ ~
Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

~ ~ ~
Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.(Hucurat11-12) beyan buyrulduğu üzere: Müslüman kişinin kardeşini alaya almaması, karalamaması, kötü lakap takmaması, hakkında zanda bulunmaması, ayıplarını araştırmaması, gıybetini yapmamasıdır.

Bu ayet-i celileleri müfessirlerden Kadı Beydavi‘Bu ayet-i celile, kardeşliğin temel esasının iman olduğunu ortaya koyduktan sonra, bu kardeşliğin getirdiği sorunlulukların neler olduğunu haber vermekte.’şeklinde izah etmekte.

Bu ayet-i celile ve lazımlarına riayet, modern toplumda bireyin mümin, toplumun Müslüman kalabilmesinin temel şartlarıdır. Devamında kardeşlik hukukunun getirdiği sorumluluklarla modern toplumda var olmanın ve varlığını sürdürebilmenin bir nevi şartlarını ortaya konmakta.

Özetle hucurat 10-11-12 ayet-i celileleri bizlere iman kardeşliğinin kaynağını, lazımlarını haber vermektedir.

  1. Kardeşliğin dereceleri/hududu

Bugenel yaklaşım ve izahların akabinde konuyu daha iyi kavrama ve somutlaştırma adına kardeşlerin kimler olduğu ve bunların kategorileriyle beraber, hangisi hangi düzeyde bir sorumluluğu mucip olduğu noktasına temas etmekte fayda vardır. Bu bağlamda temel bir tespittir: “Durduğunuz yer duruşunuzu, baktığınız yer bakışınızı, konumlandığınız yerde konunuzu belirler”. Buda bizlere kardeşliğe dair bir ayırımın yapılması ve buna bağlı olarak Müslüman kişinin durduğu yeri tespit etmesinin zorunluluğunu ortaya koyar. Böyle olduğunda ancak bu konuya dair bir şeyler söylemek mümkün olabilir. Bunun içinde Müslümanlar arasında mezhebi-meşrebi bir ayrıma gitmenin öncelikle yerine ve ederine bakmak şarttır.

Bunu deyince sanki sloganlaştırılan popüler argümanlardan biri olan, ‘Allah bize ‘Müslüman’ ismini verdiğine göre neden kendimizi yalnızca ‘Müslüman’ olarak isimlendirmekle yetinmeyip, diğer bütün isimleri, lakapları bir kenara bırakmıyoruz? Tarihin getirmiş olduğu Sünnî, Şiî, Zeydî, Eşarî, Mâtûridî, Hanefî, Şâfî, Sufî gibi isimler, ümmeti parçalayan yaklaşımlardır!?’duyar gibi oluyoruz.

Hâlbuki Müslümanın kendisini ‘Müslüman’ olarak tanımlayacağı yer ayrıdır; Sünnî, Şiî, Mâtûridî, Eşarî, Selefî diye tanımlayacağı yer ayrı. Nitekim Allah Teâlâ’nınbizleri Müslüman diye isimlendirdiği âyetinsiyâkına baktığımızda, “Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi; babanız İbrahim’in dinine uyun. O önceki kitaplarda da, bu Kur’an’da da size “Müslümanlar” adını verdi ki, Rasul size şâhid olsun, siz de insanlara şâhid olasınız.” (el-Hac, 22/78). dendiğiaşikardır. Yani ayetin Ümmet-i Muhammed ile, diğer insanları din bakımından ayrıştırmadan bahsettiğigörülmektedir.

Şimdi; buna göre, kendimizi bir kâfir karşısında tanımlayacağımız zaman “Müslümanım” sözünden başka bir cevaba ihtiyacımız olmazken, Müslümanlar arasında “Müslümanım” diyerek kendilerini tanıtmaları, yerinde olmayan bir tanımlama olacaktır. Zira isimlendirmenin en esaslı vazifesi temyiz ve tefriktir.

İsimlendirmelerin kaynağı?

İsimlere olan ihtiyacımız, temyiz etmeye (bir şeyleri ayrıt etmeye) olan ihtiyacımızdan neşet eder. Bu sebeple, temyiz ve tefrik etmeye ihtiyaç duymadığımız bir şeye isim koyma ihtiyacı da duymayız. Eğer iki şey arasında mühim bir fark meydana gelirse, tefrik etme ihtiyacı,dolayısı ile isim koyma ihtiyacı da doğal olarak doğacaktır.

Mesela Türkiye’desiniz;nerelisiz diye sorulduğuna Türkiyeliyim demeniz abes olur. Ama Sinoplu’yum demeniz yerinde bir cevap olur. Mesela: Babamız Hz. Âdem’in bir soyadı yokken artık hepimizin bir soyadı; dedelerimizin bir vatandaşlık numarası yokken bizlerin tam onbirhâneli bir kimlik numaramız vardır. Aile ve arkadaş çevresinde hüviyetimiz için sâdece ismimiz yeterli olurken, resmî bir dairede soyadımız bile kâfi gelmemektedir.

Müslümanların durumuna dair temel tespit

Müslümanların gerek geçmişte, gerek günümüzde itikat ve amel hususunda birçok farklı mezhebe, meşrebe sahip olduğu tarihî bir hakikattir. Fark olduktan sonra ismin olmaması farkı ortadan kaldırmaz. O hâlde bu gibi isimlendirmeler, hâsıl olan ayrışmaları tespit etmek için zorunludur.Söz gelimi; bir Müslümanın SünniŞii, Mutezili olduğunu beyan etmesi aslında İslam’a ne şekilde inandığını beyan etmesi demektir ki, bu faydalı ve gereklidir. Zira Müslümanların birbirlerine karşı samimî olmalarının luzûmunda şüphe yoktur. Samimiyetin en mühim rükünlerinden birisi de açık olmak, neye nasıl inanıyorsa bunu dile getirmektir. Çünkü farkın önemli olduğu yerde farkettiricinin (isim) olmaması problemlere yol açacaktır.Bu isimlendirmeler modern insanın anladığı veya yansıttığı gibi ayrıştırmak için değil bilakis tanımlamak ve karşımızdakine karşı samimi olmamanın bir zorunluluğudur.

Böyle bir isimlendirmede dinin durumu

İslam’ın kendisinin ortaya çıkan vakıaya temas ve bunu tefrik sadedinde insanları mümin olan ve olmayanlar şeklinde ayırdığını görüyoruz. Mevla teala “Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: İman etmediniz. (Öyle ise, ‘iman ettik’ demeyin.) Fakat ‘boyun eğdik’ deyin.  Henüz iman kalplerinize girmedi.  Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."(Hucurat 14) buyurduğu üzere gerçek manada iman edenler ile, bir menfaatten veya korkudan dolayı İslam’ın hükmüne boyun büken kişileri ayırt ettiğini gözlemekteyiz.

Bu ayrıştırmanın temelinde hak-bâtıl hassasiyeti yattığı gibi, dinin kendi mensupları arasında ortaya çıkan nevzuhur (bidat) oluşumlara karşı takındığı keskin tavırda da aynı hassasiyetin geçerli olduğunu göstermekte.Esasen Din mensupları arasında itikat bakımından bir ayrılığın meydana gelmesini istenmez. Fakat böyle bir ayrılık meydana geldiğinde de bunu görmezden gelmez. Cenab-ı hak: “İnsanlar tek bir ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile Kitab indirdi ki ihtilâf ettikleri noktada insanlar arasında hakem olsun” (el-Bakara 2/213). Bu ayeti celile insanlar arasında ayrılık vâki olduğunda, hakkı bâtıldan ayırt etmek üzere dinin gönderilmiş olduğunu haber vermekte. Buda İslam’ın itikatta meydana gelecek herhangi bir sapmaya sessiz kalması, göz yumması beklenmeyeceğini bildirir.  Zira hak dinin haktan fedâkârlık yapmak gibi bir lüksü asla yoktur.

Mezheb kelimesi ‘gidilen yol’ anlamında olduğuna göre, eğer din ile aranızda tarihî bir mesafe varsa dinin kaynağına varmak adına bu mesafeyi kat edecek bir yola yani mezhebe ihtiyacınız var demektir.Kaynağı Kitab ve Sünnet olan kardeşliği bir bütünlük içinde ele aldığımızda, kaynağı olan imanda birlik olması kaydı ile ameli durumda her ne olursa olsun kardeşliğin sorumluğunun üzerimizde cari olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak şu noktanın iyi kavranması zorunludur:Toplumsal anlamda Müslümanların kendi içinde kardeşliği kategorize etmeleri mümkün olmamakla beraber sahada pratize edilmesi ve bireyler nezdinde ele alınması durumunda bazı farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

 Şöyle ki, Efendimiz (s.a.s.) ve Ashab-ı güzin efendilerimizin yaşadığı İslam’ın kendisi şeklinde anladığımız Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat İslam anlayışı bize bir duruş vermekte. Bu duruş bağlamında kardeşliği ele aldığımızda, toplumsal manada tekfirin caiz olmadığı gibi, tekfir edemediğimiz Müslümanlar arasında kardeşliği de kategorize etmek mümkün değildir. 

Ancak aynı Ehl-i Sünnet duruş bize şunu da salık vermekte: Genel manada tekfir caiz olmamakla beraber, bir kişi inanç esasları açısından küfür olan bir eylemi icra ettiğinde bu kişinin küfründe hilaf yoktur. Mesela: bir kişi nas ile sabit olan bir hakikatiinkâr ettiğinde bu kişinin kafirliğinde şüphenin dahi tehlikeli olduğunu bizlere haber verir. İşte bu noktada ferdi manada küfür veya küfrü mucip bir eyleme teşebbüs eden (bu kişi ile herhangibir imani bağ kalmaması hasebi ile) bu kişi ile İslam kardeşliğinden de bahis edilemez. O halde bu kişi ile olan münasebet ehl-i küfür ile olan münasebetten de öteye geçmeyeceği aşikardır.

  1. Hangi durumlarda kardeşlik kısmi veya külliyen kopar?

Kardeşliğin ölçü ve hududuna dair teoride genel bir şeyler söylemek mümkün olsa bile, pratikteki durumun öyle basit ve kolay olmadığının altını çizmekte fayda var. Bununla beraber ifade ettiğimiz hakikatler çerçevesinde kardeşlik bağının külliyen kopması, kaynağı olan imanda birliğin bozulması iledir. Zira sebep değişince sonucun değişmeside doğaldır.

Bu ifade ettiğimiz kardeşlik hukukunun hudutları noktasında ise her alan ve sahada olduğu gibi kardeşlik hukuku alanında da,İslam kardeşliğinin nerde başlayıp nerede biteceğini fıkıh belirler. Bu, bahse konu kardeşliğin Allah için olmasının yegâne ölçü ve göstergesidir.

Sonuç

İlay-ı kelimetullah olan İslami mefkurenin ferdin, ailenin, cemaat ve ümmetin hayatında görünürlük kazanabilmesinin en belirgin yolu İslam kardeşliğinin hayatta görünür biçimde kendisini göstermesidir. Buda şüphesiz diri bir şuur/bilincin, samimiyetin, fedakarlık ve sayu gayretin bilançosudur. Bir yönü ile Müslümanın hayat mücadelesine ruh katan, onu anlamlandıran bu müessir etken olmakla beraber Anadolu insanının dediği gibi “yüksek dağların karı bol olur” vecizesi gereği bu büyük ve yüce mefkurenin lazımları ve engelleri de ehemmiyetine oranla çetin ve çetrefillidir. Zira bir bebeğin cildi mesabesinde hassasiyete sahip olan İslam medeniyet mefkuresinin hayatiyeti, bir açıdan bu kardeşlik hukukunun kavranması ve sosyal yaşamda hayat bulmasına bağlıdır. Bunu daha iyi kavrama adına şöyle bir benzetme yapabiliriz: Bireyin hayatındaki ferdi farzlar ne ise bu farzların cemaat ve ümmet boyutundaki karşılığı da kardeşlik hukukudur dersek, bu yaklaşım hiç de abartı olmaz. Bu nedenle kardeşlik hukukunun ne olduğuve nasıl olmaklığı, tıpkı namazların ne olduğu ve nasıl olmaklığının bilinmesi kadar zaruri ve önemli olduğu kesindir.

Selam ve dua ile…

[1]Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “eḫ” md.

[2]Lisânü’l-ʿArab, “eḫv” md.

[3]DİA, ‘uhuvet’ md.

[4]Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71, 72; Tirmizi, Kıyame 59; Nesai, İman, 19, 33

[5]Buhari, c. 3 nr. 128 s. 2442; Müslim c. 4 nr. 1996 sayı 2580

[6]Buhari, Müslim

[7]Buharî

[8]Müslim

[9]Buhârî, Mezalim 4

[10]Müslim, Selâm 4-6

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Nedim anat

Yazınız çok güzel.. Resulullah sav,"imanın en sağlam kulbu Allah için sevmek ve buğzdur"buyruğu ile sabittir.mumtehine 1 de ,"benimde sizinde düşmanınız olanları dost edinmeyin" buyruğu mumtehine 4 ye düşmanlığın nasıl olması gerektiği mücadele 22 de en sevdikleri olsa bile nasıl davranılması da anlatılmıştır.yazarin dediği gibi tekfir yani dinen meşru mu gayri meşru muyu ortaya koyan dinin aslı konusunda haricilerin kendilerinden olmayanlari küfür, şirk cinsinden günahlardan değil de bunun dışındaki büyük gunahlardan nisa 48 e rağmen tekfir etmelerine ehlisunne karşı durmuştur.haricilere tepki olarak doğan murcie inancında işi küfür, şirk olsa bile kişi şahadet te bulunup ibadet edip ben inkar ediyorum demedikce yine müslüman yine dinde kardeşimiz ehlikible diyenlere de itiraz eder ehlisunne..Tevbe 65-66 buna karşindir.zekati Tevbe 103 le tevil edip hükmü kaldıran Lara yapılan da ortada son olarak ta imam Gazali in kendilerine müslüman diyen filozofları üç noktada küfürden onyedi noktadan bidatci sayması ni da gösterebiliriz

Şaban

Allah razı olsun. Güzel bir analiz. Keşke bu gün ülkeyi yöneten anlı secdeli insanlar bütün bu hassasiyetleri dikkate alan bir uslup kullansa. 
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23