Müslüman dünyanın iman sınavı
Müslüman dünyanın iman sınavı
HÜSEYİN DEMİR
Bugün İslam dünyası sayıca güçlü, harita üzerinde geniş, nüfus olarak kalabalık. Fakat bütün bu kalabalığa rağmen dünyada belirleyici bir ağırlığı yok. Söz söyleyemiyor, oyun kuramıyor, adalet üretemiyor. Daha kötüsü, çoğu zaman yaşanan zulümlere bile kendi iradesiyle karşı koyamıyor. Peki neden?
Bu soruya verilen klasik cevaplar hep aynı: Dış güçler, küresel sistem, emperyalizm, teknoloji farkı… Bunların hepsi doğru olabilir. Ama eksik. Asıl mesele, Müslüman dünyanın içten çökmüş olmasıdır. Yani sorun dışarıda değil, içeridedir. Sorun silah eksikliği değil, sahici iman eksikliğidir.
Bugün Müslüman coğrafyalara baktığımızda ortak bir manzara görüyoruz:
Devletler var ama adalet zayıf.
Kurumlar var ama ahlâk erozyona uğramış.
İbadet var ama hayata yön veren bir iman yok.
Camiler dolu, fakat sokaklar adaletsiz. Dillerde din var, fakat karar mekanizmalarında hakikat yok. İnanç, hayatı dönüştüren bir güç olmaktan çıkmış; ritüellere hapsedilmiş bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.
Oysa İslam, tarih sahnesine böyle çıkmadı. Mekke’de başlayan çağrı, önce insanı sarstı. Tabuları yıktı, konforu bozdu, bedel ödetti. İman edenler rahatlarını değil, hakikati seçtiler. Bugün ise Müslüman toplumlarda yaygın olan anlayış şu: İnanalım ama düzen bozulmasın, konuşalım ama bedel ödemeyelim, şikâyet edelim ama sorumluluk almayalım.
İşte bu, modern zamanların protestanlaşmış imanıdır. İnanç var, ama iddia yok. Söz var, ama eylem yok. Tepki var, ama süreklilik yok. Sosyal medyada öfke patlamaları yaşanıyor; fakat bu öfke ahlâklı bir direnişe, planlı bir inşaya dönüşmüyor.
İslam ülkelerinin büyük kısmı bugün ya açıkça ya da örtük biçimde başkalarının vesayeti altındadır. Ekonomileri bağımlı, siyasetleri kırılgan, güvenlikleri dışa endekslidir. Daha da acısı, bu bağımlılık hâli zamanla normalleşmiş, hatta “realizm” diye pazarlanır olmuştur. İzzet yerine konfor, ilke yerine çıkar tercih edilmiştir.
Müslüman toplumlarda bir başka büyük sorun da parçalanmışlıktır. Mezhepler, etnik kimlikler, hizipler ve cemaatler; ümmet bilincinin önüne geçmiştir. Herkes kendi küçük alanını savunmakta, büyük hakikat ise sahipsiz kalmaktadır. Bu parçalanmışlık, Müslümanları kolay yönlendirilen, kolay kışkırtılan ve kolay bastırılan topluluklar hâline getirmektedir.
Şu gerçeği artık açıkça söylemek zorundayız:
Sorunumuz güçsüzlük değil; ilkesizliktir.
Sorunumuz düşman çokluğu değil; iman zafiyetidir.
Sorunumuz imkânsızlık değil; ihlâs kaybıdır.
Devletler ancak onları kuran zihniyet kadar güçlüdür. Zihniyet çürükse, yapı ayakta görünse bile içten içe çöker. Bugün birçok İslam ülkesinde yaşanan tam olarak budur. Büyük binalar, yüksek bütçeler ve güçlü söylemler; adalet, ahlâk ve sahici iman eksikliğini örtmeye yetmemektedir.
Çözüm, geçmişe romantik özlemlerle bakmak değildir. Çözüm, yeniden iman–ahlâk–eylem bütünlüğünü kurmaktır. İmanı sadece kalpte saklanan bir duygu değil, hayatı şekillendiren bir sorumluluk olarak görmekten geçer. Bedel ödemeden zafer beklememek, mücadele etmeden izzet talep etmemek gerekir.
Tarih değişmez bir ölçü koymuştur:
Hak, kalabalık olduğu için değil; sahici olduğu için galip gelir.
Bugün Müslüman dünyanın ihtiyacı daha yüksek sesle bağırmak değil; daha derin imanla, daha tutarlı ahlâkla ve daha cesur bir duruşla yeniden ayağa kalkmaktır.
Aksi hâlde kalabalık oluruz; ama yok sayılırız.
Sahici iman ise az başlar; ama tarihi yeniden yazar.
Selam ve dua ile.