• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Hüseyin Acarlar
Hüseyin Acarlar
TÜM YAZILARI
18 Eylül 2020

Eğitimcilerden Kurtulabilmek

Saz-u söz meşk ile yaşardı evvelden

Şimdi uykuda olanlara şiir-i mualla okuruz

Eğitilen insanlardan beklenen nedir? Ya da kısaca insan neden eğitilir ve insanlık neden eğitime ihtiyaç duyar? Sorusunun cevabı kişinin hayata yüklediği anlam ve aldığı terbiye ile doğrudan ilgilidir? “Eddebeni Rabbi” (beni Rabbim terbiye etti) cinsinden mi yoksa “allemeni ebi” (bana babam öğretti) cinsinden mi bilgi elde edildiği kanaati, cevabı ve bakış açısını değiştirir. Başka bir soruyla bu bakış farklılığını açalım.

Bütün Batı klasiklerinde âşıklar, örneğin William Shakespeare’in “Romeo ve juliet “ i gibi “ve (and)” bağlacıyla söylenir. “ile (with)” bağlacıyla yazılmaz ve söylenmez. Buna mukabil bütün Doğu klasiklerinde Fuzuli’nin “Leyla ile Mecnun”u gibi “İle” bağlacıyla söylenir. “Ferhad ile Şirin” “Mem û Zîn” gibi “ve” bağlacıyla söylenmez ve yazılmaz. Neden?

Meseleye Batı karşıtlığı Doğu seviciliği üzerinden tamamen batıya özgü düşünme biçimiyle yaklaşım, hem yanlış sonuçlar çıkarır hem de bir kısır döngüden öteye de gitmez. Zira Doğu da Batı da Allah’ındır. Mesele özne- nesne (sübje-obje) bakışında. Daha doğrusu varoluşa yüklenilen anlamla ilgilidir.

Âşıklar arasındaki Batı’ya özgü “ve” bağlacı bireyselciliği, kendiliği, parçacılığı Doğu’ya özgü “ile” bağlacı; bizcilği, cem olmayı, bütünü, birbiri içinde tevhid olunarak erimeyi anlatır. Eğitimle ilgili başta sorduğum sorulara cevap zımnen bu örnekte olmakla birlikte işin esası şudur:

Duyular görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama şeklinde beşe ayrılır ve her bir duyunun ancak kendi alanında işlev göreceği özellikle belirtilir. Bunun anlamı, görme duyusu ile işitilmeyeceği, işitme duyusu ile tat alınamayacağı, dokunma duyusu ile görülemeyeceğidir. Çünkü her bir duyu, belli ve belirlenmiş bir alanda işlev görür. Yine bazı duyuların eksilmesi ile diğer duyuların meydana gelen açığı bir ölçüde kapatmak için geliştiği insanlık tecrübesi ile sabittir. Farzı mahal, âma birinin, insanları dokunma duyusu ile tanıması veya koklama duyusu ile eşyayı veya kişileri kokularından ayırt edebilmesi mümkün olabiliyor.

Kadim İslam düşüncesinde duyular bir hüküm aracı olarak değil, bilgi/veri toplama mekanizması olarak görülmüştür. Duyulardan gelen verilerin hükme dönüşmesi, ancak kalp veya akıl ile gerçekleşir. Dolayısıyla ne akıl ne de duyular birbirlerinden bağımsız hüküm elde edemezler. Hem duyular hem akıl birbirlerine sıkı sıkıya bağımlıdırlar. Bu şu anlama gelir. Aklın duyulara ihtiyacı ile duyuların akla ihtiyacı aynı orandadır.

Mesela Kelâm ilminde haber, aktarma yoluyla insanda hâsıl olan gerçeğe uygun bilgi şeklinde tanımlanır. Gerçeğe uygun olması haberin doğru olduğu, aktarma şeklinde gerçekleşmesi de dış bir araç ile insana bilginin ulaşması anlamına gelir. Çünkü kişinin duyularını ve aklını kullanarak bizzat kendi çabasıyla elde ettiği bilgi haber olarak değerlendirilmez. Bir bilginin haber olabilmesi için kişinin kendi dışında bulunan bir aracı vasıtasıyla onu elde etmesi gerekir. Bu bilginin gerçeğe uygun düşmesi haberin doğru, gerçeğe uygun düşmemesi ise yalan olması anlamına gelir. Bu durumda aracı konumunda bulunan şahıs haberin gerçeğe uygun düşüp düşmemesine göre ya doğru ya da yalancı olarak adlandırılır. Haber, hayatın içinde çok önemli bir yere sahiptir. Kişinin anne, baba, amca, dayı, hala ve teyze gibi aile ve akrabalarını bilmesi tamamıyla habere dayalı bir bilgidir. Diğer bir deyişle kişinin geçmişi ile ilgili bütün bilgiler haber yoluyla gelmektedir. Peygamberlere melek aracılığı ile gelen vahiy hem bir bilgi hem de haberdir. Aynı şekilde peygamberin kendisine gelen bu vahyi insanlara aktarması ve onların da diğer insanlara aktarması bilginin haber kategorisinde değerlendirilir. Bu çerçeveden bakıldığında dinin esasları bütünüyle haber türü bir bilgidir. Ancak bu bilgi güvenilir bir melek aracılığı ile geldiği ve yine güvenilir bir kişi olan peygamber vasıtasıyla insanlara duyurulduğu için gerçeğe uygun doğru haber kabul edilir. Aklın haber karşısındaki konumu, duyular karşısındaki konumuna benzer. Haber yoluyla gelen verilerin değerlendirilmesi ve bunların makuliyet ölçeğine vurulması aklın imkân alanına girer. Makul görülmeyen bir haber, mütevatir dahi olsa akıl tarafından reddedilmesi her zaman mümkündür. Örneğin müşrikler putları reddedip ilahları tek bir ilaha indirgeyen İslam inancını makul bulmamışlardır. Aynı şekilde Hıristiyanlar da teslisi reddeden tevhid inancını kendilerine göre makul bulmamışlardır. Müslüman aklı açısından değerlendirildiğinde ne birden fazla ilahı ifade eden putçuluk ne de üç ilah imajı uyandıran teslis inancı makul görülebilir.

Demek ki gerek rasyonel ve gerekse irrasyonel öğeler duyular ve alınmış eğitime göre kabul görüyor.

İnsanlık, klasik dönemden modern döneme geçerken aklın ürünü olan teknolojik gelişmeyi kutsayıp, akıl bayramları kutladı. Diğer taraftan birkaç asır içinde bu aklı bütün alanlarda egemen kılacak eğitim metotları uygulamaya kalktı. Oysa öğretimde kullanılacak olan salt akıl, üst ve daha geniş bir alana hitap eden eğitim için bir intihardı.

İnanç ve duyulardan yoksun eğitim araç ve içerikleri geçmiş tecrübeyi yok sayarak aslını inkâr etti. Bu bizatihi bilimin kendi varoluşuna kurşun sıkmaktı. Nitekim bilim, eklenerek gelişen bir bilgi türüydü. Felsefi bilgi yığılarak ilerlerken bilim eklenerek ilerledi. Kopernik olmadan Newton’a, Newton olmadan Einstein’a ve Kuantum fiziğine ulaşmak mümkün müydü? Bu paradoksa rağmen irrasyonel olan alanın bile modern akıl terazisinde tartılması akla ziyan bir durum. Ve bugün bunu anlatacak dili bulmakta, anlatmakta ve anlamakta güçlük çekiyoruz.

Toplumsal dinamikleri var eden teknoloji değil tam tersi teknoloji bireyciliğe ve parçacılığa dayanıp toplumsal sorunlar oluşturmakta, var olan sorunları da çoğaltmakta. Bu görülmeden şekilsel eğitim sorunları üzerine konuşmak abesle iştigaldir. Başta ki soruya bir daha dönersek Eğitim ve öğretim ayrımı yapılamayan bir ortamda neyi niye eğitiyoruz? Sorusunun felsefi bir karşılığı henüz ortaya konmadı bu ülkede. Yüzyıldır deneme yanılmaya dayalı yeniden Amerika’nın keşfine çıkan eğitim desenleme bürokrasine önce felsefe ve insanlığın aşamalarını belletmek gerek.

“Tarihin Sonu” tezinin sahibi Neo-Con Francis Fukuyama’nın akıl hocası ABD'deki Neo-Con akımın fikir babası olarak da kabul edilen Leo Strauss, (d. 20 Eylül 1899 – ö. 18 Ekim 1973), modernitenin birbirini izleyen üç dalgasının politik ve ahlaki olanı bozduğu iddiasındaydı. Ve bu doğruydu. Her ne kadar kendisi fesatçıların başı bir filozof olsa da en azından doğru olan yanlışı da itiraf ediyordu. Bu tasnife göre, birinci dalga modern politika felsefesinin kurucusu İtalyan Machiavelli ile başlamış, İngiliz Hobbes’tan geçerek, İngiliz J.Locke vasıtasıyla da liberalizme ulaşmıştır. Strauss’a göre, ikinci dalgayı İsviçreli J.J. Rousseau yükseltmişti. Alman Kant ve Alman Hegel onu izlediler. Bu dalga Hegel üzerinden K. Marx’a ve komünizme ulaştı. Alman Nietzsche ve Alman Heidegger’in temsil ettikleri üçüncü dalga ise faşizmi doğurdu.

Bu modern dalganın ürünü emperyalist eğitim felsefesinin prangalarından kurtulmayı denemek elzem ve ihtiyaç olandır. Yoksa üçüncü sınıf mistizm üzerinden kişisel gelişim teranelerini okuyan içimizdeki öküze oha! demekle de post modernlikten kurtulamıyoruz.

Temel felsefe şu olmalı “allemeni ebi” (bana babam öğretti) ve Eddebeni Rabbi” (beni Rabbim terbiye etti) . Bu noktaya gelene kadar da uykuda olanlara şiir okumaktan öte icraatımız olmayacak.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

NE ÖNEMŞ VARKİİİ

Artık okullarda eğitim yok. Okullar öğretim merkezi öğretmenler öğretim memuru olmuş durumda. Eğitim felsefeyle başlar felsefeyi bilmeyen düşünmeyi bilmez
  • Yanıtla

Sabri

Açıklamalı bilgi bu. Teşekkür ederim.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23