Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve görülmeyen yıkım!
Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve görülmeyen yıkım!
ARZU ERDOĞRAL
Ortadoğu’nun gündemi yine sert bir şekilde değişti. İran ile İsrail arasındaki çatışmalar, bölgedeki tüm dikkatleri üzerine çekmiş durumda. Bu savaş elbette önemli olmasına önemli ama, aylar boyunca dünyanın merkezinde yer alan bir hakikati giderek arka plana itiyor: Gazze hala yanıyor, insanlar hala ölüyor ve yaşam mücadelesi her geçen gün daha da ağırlaşıyor.
Filistinli gazeteci Muhammed Ebu Taqiya’nın aktardıkları, bu unutulmaya yüz tutan gerçeği çarpıcı bir şekilde yeniden hatırlatıyor. Ateşkes ihlallerinin sahadaki karşılığının ne kadar sınırlı kaldığını anlatırken verdiği rakamlar, aslında bir “ateşkes” değil, kontrollü bir yıkım sürecinin devam ettiğini gösteriyor. İnsani yardımların büyük ölçüde engellendiği, vaat edilen lojistik desteklerin önemli bir kısmının sağlanmadığı bir tabloda, Gazze halkı sadece bombardımanla değil, açlıkla ve çaresizlikle de mücadele ediyor.
Taqiya’nın sözlerinde en dikkat çekici noktalardan biri, ateşkesin kağıt üzerinde kalması. Günlük yüzlerce yardım tırının girmesi gerekirken bunun yarısına bile ulaşılamaması, barınma için gerekli konteynerlerin büyük ölçüde ulaştırılamaması ve yaralıların tahliyesindeki eksiklikler, sahadaki krizin derinliğini gözler önüne seriyor. Ramazan ayı gibi manevi bir dönemde dahi insanların temel gıdaya ulaşmakta zorlandığı, ibadetlerini yıkımın ortasında gerçekleştirmeye çalıştığı bir gerçeklikten bahsediyoruz.
Ama belki de daha çarpıcı olan şu: Bu tablo artık dünya kamuoyunda eskisi kadar yer bulmuyor. Savaş ihtimalleri, diplomatik krizler ve bölgesel güç mücadeleleri, Gazze’deki insani dramı gölgede bırakıyor. Oysa orada değişen pek bir şey yok; hatta bazı açılardan daha da kötüye gidiyor.
Gazze’deki durumu özetleyen Taqiya ise şunları söylüyor:
11 Ekim’den itibaren ateşkes ile karşı karşıya kalındı. Ancak ateşkesin birinci aşamasına baktığımızda özellikle insani ve genel anlamda yaralı insanların tahliye edilmesini, yardımların girişini, oradaki insanların barınmak için ihtiyacı olan kaliteli hatta bütün çadırların girişine ve miktarına baktığımızda özellikle de 60.000’den fazla hazır konteynırın girişinin söz konusu olması gerekiyordu. Günlük 600 tırın girişinin yapılması lazımdı. İsrail’in elinde tuttuğu Filistinli esirler ve cesetlerle ilgili bilgi vermesi gerekiyordu. Bütün bunlara bir bütün olarak baktığımızda İsrail Bu anlaşmanın zar zor yüzde 35- 40’ını yerine getirmiştir. Geriye kalan yüzde 65’e yakın bir eksiklik, ihlal var. Bu ihlaller sadece bir rakamdan ibaret de değil. Bu Gazze için tam anlamıyla bir soykırım hayatıdır. Gelen görüntüler zaten bunu anlatıyor. Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana 700 Filistinli katledildi, 2000’e yakın Filistinli yaralandı. Ramazan’a bu şekilde girildi. İnsanlar tam anlamıyla yaralı bir vücut ile Ramazan’ı idrak etmeye çalıştı. Gazze’de özellikle 2- 3 yıldır doğru dürüst namaz kılmaktan oruç tutmaktan mahrum bırakıldılar. Namazlarını kumaştan yapılan camilerde kıldılar. Bir şekilde ibadetlerini yerine getirmeye çalıştılar. Ruhsal olarak kendi yaralarını kendileri sarmaya çalıştılar. Maalesef bu yaralarını saracak bir ümmet de olmadı. Bunu da üzücü bir şekilde söyleyelim. Ateşkes yoktu bir soykırım vardı. Soykırıma karşı izlemekte olan bir insanlık vardı. Ateşkesin arkasından bu izlenme biter diye beklediler. Neredeyse 5- 6 aylık bir süreç geçti ama özellikle insani anlamda Gazze’deki durum değişmedi.
İsrail Ramazan’ın ortasında sınır kapılarını da kapatma kararı aldı. İmkânlar zaten kısıtlıydı, günlük 300 tır civarında geliyordu, kapatılmaya başlayınca insanlar birkaç gün içinde hissetmeye başladı, Ramazan’ın sonunda bir açlık gündeme geldi. İnsanlar bir salata yapmak için malzeme bile bulamıyor. Ramazan boyunca yaklaşık 65 Filistinli katledildi ve çok defa saldırı yapıldı.
Diğer yandan Batı Şeria ve Kudüs’te yaşananlar, sessiz ama son derece tehlikeli bir sürecin işlediğini gösteriyor. Gazze’deki yıkımın gölgesinde kalan bu bölgelerde, sistematik bir baskı ve kontrol politikası giderek daha görünür hale geliyor. Yüzlerce kontrol noktasıyla parçalanmış bir coğrafya, günlük hayatın neredeyse imkânsız hale geldiği bir düzen ve artan şiddet olayları… Üstelik bu şiddetin önemli bir kısmı doğrudan askeri operasyonlardan değil, işgalci yerleşimcilerin saldırılarından kaynaklanıyor.
Taqiya’nın dikkat çektiği bir diğer önemli nokta da Mescid-i Aksa üzerindeki kısıtlamalar.
Yaşananları şu şekilde anlatıyor Filistinli Gazeteci:
İşgalci İsrail Mescid-i Aksa’yı Kudüs’üyle Müslümansızlaştırma saldırılarını sürdürüyor. Mescid-i Aksa Ramazan’da kapatıldı. Yaklaşık 22 gündür kapatılmış bir Mescid-i Aksa’dan bahsediyoruz. Ne insanlık olarak ne ümmet olarak bunu durduracak bir irade de ortada yok. Bugün Gazze’de soykırım yapan işgalci İsrail durdurulmadığı için her yerde bir soykırım uygulamaya çalışıyor. Büyük bir İsrail’den büyük bir imparatorluktan bahsediyorlar. Bunun içinde ellerinden gelen ne vahşet varsa yapıyorlar. Ümmet olarak uyanmalıyız. Çünkü ne kadar geç kalınılırsa bunun ağır bedelleri olur.
Bugün gelinen noktada, Filistinlilerin kontrolünde kalan toprakların giderek daraldığı, demografik ve coğrafi yapının sistematik biçimde değiştirildiği bir süreçten bahsediliyor. Bu da meselenin yalnızca bugünün değil, geleceğin de şekillendirildiği bir aşamaya geçtiğini ortaya koyuyor.
Tüm bunlar yaşanırken, bölgesel gündem hızla başka başlıklara kayıyor. İran ile İsrail arasında çatışmalar yaşanırken çeşitli senaryolar tartışılıyor, küresel etkiler analiz ediliyor. Ancak bu analizlerin arasında Gazze’nin adı giderek daha az anılıyor.
Oysa gerçek şu: Gazze unutuldukça, oradaki yıkım daha görünmez ve daha derin hale geliyor.
Üstelik bu sessizlik sadece Gazze ile sınırlı değil. Lübnan’da yaşanan yıkım da aynı şekilde yeterince konuşulmuyor. Sınır hattında süren çatışmalar, altyapı tahribatı ve sivillerin maruz kaldığı zararlar, küresel gündemde hak ettiği yeri bulamıyor. Bölgesel bir yangın yavaş yavaş genişlerken, her cephede yaşanan insani kayıplar parça parça görünmez hale geliyor.
Sonuç olarak bugün karşımızda iki ayrı gerçeklik var. Bir yanda büyük güçlerin, bölgesel aktörlerin çatıştığı yüksek sesli bir gündem… Diğer yanda ise giderek sessizleşen ama acısı büyüyen bir insanlık dramı.
Gazze unutulmamalı. Çünkü unutulmak, oradaki insanlar için sadece yalnızlık değil; aynı zamanda daha fazla yıkım anlamına geliyor.
Ve belki de en kritik soru şu: Dünya yeni senaryoları tartışırken hâlihazırda süren bir yıkımı görmezden gelmeyi daha ne kadar sürdürebilir?