“Trajik Başarı-Türk Dil Reformu” üzerine notlar (13)
“Trajik Başarı-Türk Dil Reformu” üzerine notlar (13)
AHMET TALİB ÇELEN
Geoffrey Lewis’in “Trajik Başarı-Türk Dil Reformu” eserinden notlara devâm ediyoruz. (Tercüme eden: Mehmet Fatih Uslu, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2004)
“Psikoloji” kelimesinin köken olarak Türkçe olduğuna dâir gayretli bir konuşmadan alınmış pasajla başlayalım: İbrahim Necmi, ikinci Dil Bayramı münasebetiyle yaptığı ve Tarama Dergisi’nden bahsettiği konuşmasında, vurdumduymaz bir cehalet sergilemektedir: Dergideki sözler, öz dilimizin hem zenginliğini, hem de başka dillere kaynaklığını gösterecek değerdedir. Bir örnek verelim. Bugün herkesin söylediği ‘psikoloji’ sözünün kökü aranacak olursa bunun ‘psikoz’dan çıktığı görülür. Etimoloji kitapları bunu da ‘nefes’ diye anlatırlar. Yaşamanın nefes almakla bir olduğunu düşünen eskilerin ‘nefes’le ruhu bir tutmaları kolay anlaşılır bir iştir. Şimdi Dergide ‘nefes’ sözüne bakarsanız ‘Pıs’ diye bir söz görürsünüz ki ‘psikoz’ sözünün de, ‘nefes’ lakırdısının da hep bu ana kaynaktan kaynamış olduğunu anlamak pek kolay olur... (Türk Dili, 10 (1934), 23-4)
Daha sonra başka bir örnek olarak ise tünel (İstanbul halkı sözcüğe İstiklâl Caddesi’nin sonundan Haliç’e giden yeraltı yolunun ismi olması nedeniyle aşinadır) sözcüğünü verir. “Herkes’in bildiği, bu sözcüğü bizim Fransızlardan aldığımızdır.” dedikten sonra ise yakınlarda çıkmış bir Fransızca etimoloji sözlüğünün, bu sözcüğün Fransızca’ya İngilizce tonnel kelimesinden geçmiş olduğunu belirttiğini söyler ve devam eder: “Şimdi Dergiyi açınız: ‘Tün’ sözünün ‘gece, karanlık’ demeye geldiğini görürsünüz. Buna ‘Kural, kaval, çakal, sakal, güzel...’ sözlerinin sonunda görülen ‘al-el’ ekini katarsanız ‘Tünel’in ‘karanlık yer’ demeye gelen öz Türkçe bir söz olduğu ortaya çıkar.” Bu son paragrafla birlikte, psikoz (‘psychosis’) ve psyché sözcüklerini birbirine karıştırması ve Arapça nefes sözcüğün ikinci hecesini pıs (Tarama Dergisi’ne [1934] göre Kırgızca kökenli ve ‘zayıf nefes’ anlamında) sözcüğüyle aynileştirmesi bir arada ele alındığında, en hafif tabiriyle bu kişi filolojik yetkinlik bakımından eksiktir diye değerlendirilebilir. İbrahim Necmi, edebiyat hocalığı yapmasına ve 1935’ten sonra Büyük Millet Meclisi’ne seçilmesine rağmen, eğitimi bakımından avukattır. Fakat bu, onun Dil Kurumu’ndaki kariyerine zarar vermemiş ve 1934 ile 1945 arasında Kurum’daki Genel Sekreterlik görevini devam ettirmiştir.
Tarama Dergisi’nin yayınını takip eden dilbilimsel kaos sırasında Atatürk, Atay’a şu yazılanlara benzer bir şey söylemiştir: “Çocuğum beni dinle,” dedi. “Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar. Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız.” Atay’ın bundan sonra yazdıkları ise daha önemlidir: “Fakat bir noktada ısrar etti. Türkçe’de kalacak kelimelerin aslında Türkçe olduğu izah edilmeliydi.”
Yakıştırmacılık ilminin temeli atılıyor!
Atay bizim, yerli karşılığı bulunamayan bir sözcüğün yabancı olduğunun kabul edilmesinden kaçınılırken kullanılan yöntemi anlamamızı sağlar. Sözlük Komisyonu’nda hüküm [A] sözcüğünün yerine kullanılacak muhtemel sözcükler için yapılan tartışmayı şöyle anlatmaktadır:
Sağımda Naim Hâzim Hoca, solumda Yusuf Ziya oturuyordu. ‘Bunun karşılığı yoktur, koruyalım,’ dedim. İkisi birden ‘İmkânsız!’ dediler. Sağıma döndüm ve ‘Profesör, Arapça’nın aslının Türkçe olduğunu siz söylüyorsunuz. Kuran’dan aldığımız her kelimenin aslen Türkçe olduğunu siz iddia ediyorsunuz,’ dedim. Sonra soluma döndüm. ‘Ve siz profesör, bütün dillerin Türkçe’den türediğini ileri sürüyorsunuz. Fransızca chambre kelimesinin oda kelimesinden türediğini göstermek için her yola başvurdunuz. Fakat iş hüküm gibi köy dilinin bile parçası olmuş bir kelimeye gelince ikiniz de ayak diriyorsunuz.’ Dağıldıktan sonra dostum Abdülkadir yanıma geldi. Kendisi bir defa demişti ki: ‘Ben Asya Türklerinin çoğunun lehçelerini biliyorum. Sizin ve Yakup Kadri gibilerin lehçesini de anlıyorum. Benim aklımın ermediği bir lehçe varsa, o da Türk Dil Kurumu’nun lehçesi!’ Dolmabahçe Sarayı’nın üst holünde: ‘Görüyorum ki, pek sıkılıyorsunuz,’ dedi. ‘Siz bana güçlük çektiğiniz kelimeleri söyleyiniz. Ben onlara Türkçe kökenler bulabilirim,’ dedi. “İşte ‘hüküm’ kelimesi,” dedim. ‘Endişe etmeyiniz. Yarın hüküm’ü Türkçe yapacağız,’ dedi. Ertesi gün bazı lehçelerde “ök”ün “akıl” mânasına geldiğine, bunun bir takım lehçelerde “uk” şeklini aldığına dair vesikalar getirdi. Ben kendim de Yakutçada “-üm” eki ile kelime yapılabildiğini keşfettim. Gerisi kolaydı: “ük” artı “üm” zamanla “hüküm” olmuştu. Toplantı açılınca ben: ‘Hüküm kelimesi türkçedir,’ dedim ve öğrendiğim her şeyi aktardım. Bu iki profesörü sessizliğe gark etti. “Uydurma” demiyeyim de “yakıştırmacılık” ilminin temelini atmıştık. O akşam komisyonun çalışmalarını Atatürk’e götürdüm. Bu yakıştırma ile böyle ehemmiyetli bir kelime kazanmaklığımızdan pek memnun kaldı. İstiyordu ki, Türkçede mümkün olduğu kadar çok kelime bırakalım, ancak bu kelimelerin Türkçe olduğunu da izah edelim. (s. 72-74)
Malatya Milletvekili Dr. Hilmi Oytaç tarafından yazılan Kurultay Marşı ile bitirelim:
Gözün aydın Türk oğlu açıldı benlik yolu
Ey bu yolun yolcusu artık sana ne mutlu
Atatürk çocukları diline el bastırmaz
Kurultay buşgutları diline dil kattırmaz
Selam sana Kurultay yeni doğan tolunay
Selâm sana Atatürk, bizden sana bin okkay
Bil ki tarih ile dil benliğin damgasıdır
İçi dışı gösteren bir kılık aynasıdır
Bu cankıdan doğacak öz Türklüğe yom olcay
Özge dilden öz dili kurtaracak Kurultay
Selâm sana Kurultay yeni doğan tolunay
Selâm sana Atatürk bizden sana bin okkay (s. 72)
NOT: 1-Anlamadığınız kelimelerin “öztürkçe” olduğunu unutmayınız. 2-Mevzûun daha belirginleşmesi için bazı vurgular yapmak zorunda kaldık.