Yeni Türkiye’yi taşıyacak yeni bir rejime ihtiyaç var
İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA İstanbul Genel Koordinatörü Doç. Dr. Fahrettin Altun, Akit’e konuştu. Altun ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni semboller üretmesini, TÜSİAD’ın toplantısındaki konuşmasını, Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığında Paralel Yapı ile mücadelesini ve CHP’nin devamlı olan başarısızlığını konuştuk…
CHP ESKİ TÜRKİYE REFLEKSİYLE HAREKET ETTİĞİ İÇİN BAŞARISIZ
AK Parti seçim üstüne seçim kazanırken, CHP ise her seçimde kaybediyor. CHP’nin başarısız olmasının sebebi nedir?
CHP, Türkiye’ye dönük siyaset yapmadığı kendi iç çekişmelerine odaklandığı için başarısız oluyor. Öncelikle, ideolojik yüklerinden arınamadığı için başarısız oluyor. Eski Türkiye refleksiyle hareket ettiği için başarısız oluyor. Siyaset yerine vesayet odaklı olup öncelikli ilişki kurmayı esas aldığı için başarısız oluyor. Bu yönüyle özgün bir siyaset geliştiremediği için proje siyaseti yapamadığı için, yaratıcı eleştiri yapamadığı için, pozitif eleştiri yapamadığı için, pozitif muhalefet yapamadığı için yıkıcı muhalefet yaptığı için başarısız oluyor. Çok ciddi bir paradigma değişimi yaşamadığı müddetçe de başarısız olmaya devam edeceğini düşünüyorum.
Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olunca, Çankaya Köşkü’ne gitmek yerine yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı binasına gitmeyi tercih etti. Devir teslim töreni de şaşalı oldu. Erdoğan’ın teamülleri değiştirmesini nasıl görüyorsunuz?
Yeni Türkiye dediğimiz konsept aslında sembolik bir devrime de işaret ediyor. Bu sembolik devrimin bir takım unsurları var. Eski Türkiye’ye ait olan pek çok sembolün gözden geçirilmesi bunların başında geliyor. Semboller nihayetinde siyasi, toplumsal karşılıkları olan gerçekliklerdir ve bu gerçekliklerini de tarihsel bir bağlam üzerinde inşa ederler. 1930’lar Türkiye’sinde ortaya çıkan pek çok sembolü biz bugün de kullanmaya devam ediyoruz.
Yeni Türkiye’nin kuruluşu eski Türkiye’ye ait sembollerle hesaplaşmak anlamına geliyor. Zira bu semboller kimileri için bir ideolojik sığınma alanı, bir direnme alanı olsa da aslında bugünün Türkiye’sinde karşılığı olan şeyler değil. Yani sembolik değerlerini yitiriyorlar. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı süreci, yeni sembollerin üretildiği de bir dönem. Örneğin Çankaya’nın Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak anılması yerine oranın pekala Başbakanlık olarak kullanılması temin ediliyor. Bir durum sembolik devrim özelliği taşıyor. Yani Çankaya’nın Cumhurbaşkanlığı ile özleştirilmesi ortadan kalkıyor. Fatih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabındaki sembolizmi hatırlayın. Bu yıkılıyor mesela.
Burada Cumhurbaşkanı halk tarafından seçildikten sonra yani halk devreye girdikten sonra artık yeni bir ihtiyaçla karşı karşıyayız. Bir sistem revizyonuna, yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Yeni Türkiye’yi taşıyacak veya sembollerini de içerecek yeni bir rejime ihtiyaç var.
“Yeni bir rejime ihtiyaç var” derken Başkanlık sistemini mi kastediyorsunuz?
Adına ister başkanlık sistemi diyelim ister başka bir şey, evet bu anlamda bir yeniliğe ihtiyacı var Türkiye’nin. Elbette Cumhurbaşkanlığı görevi şu anki yetkileri ile oldukça güçlü bir makamdır. Erdoğan da, yasal çerçevenin el verdiği oranda yetkilerini kullanacaktır ve kendinden önceki Cumhurbaşkanlarından bile daha aktif bir rol üstlenecektir. Fakat mesele güçlü olmak ya da olmamak meselesi değildir. Mesele fonksiyonellik meselesidir. Bu yönüyle mevcut sistemin tıkandığı noktalar var.
Burada bir yanlışı da düzeltmek gerekiyor. Konu, sanki Erdoğan’ın Başkan olup olmaması meselesi imiş gibi ele alınıyor. Hayır, karşımızda yapısal bir mesele var. O nedenle biz, SETA olarak önümüzdeki günlerde dünyadaki yönetim modelleri ile ilgili kamuoyunu bilgilendirecek araştırma ve yayınlar yapacağız. Geldiğimiz nokta, Türkiye’nin toplumsal, siyasal değişiminin bizi getirdiği bir noktadır. 2015 seçimlerine giderken Yeni Türkiye’nin ihtiyaçlarına uygun bir sistem tartışması daha da hızlanacak, yeni anayasayla birlikte bir Başkanlık sistemi tartışması da başlayacaktır.
TÜSİAD, ilanla 1979 yılında Ecevit hükümetini düşürüyordu. Şimdi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan TÜSİAD’ın toplantısında, TÜSİAD’daki işadamlarını Gezi olayları üzerinden eleştirdi ve onlar da, hiçbir tepki göstermedi. Türkiye’nin bu noktaya gelmesini nasıl görüyorsunuz?
Erdoğan’ın TÜSİAD’da yaptığı konuşmayı çok sembolik ve değerli buluyorum. Çünkü Erdoğan bir mücadele yürütüyor ve bu mücadeleyi yürütürken hem bu mücadelenin taraflarına karşı hem de topluma karşı açık davranıyor. Son derece şeffaf bir siyaset yürütüyor. Bu şeffaf siyaseti yürütürken diğer taraftan muhataplarına da bunu işaret ediyor. Yani karşı karşıya geldiği her ortamda kendi tezlerini ifade ediyor. Çünkü kendisini bir siyasal temsil pozisyonunda görüyor ve vesayet karşısında yer aldığını, vesayetin muhataplarına belirtiyor.
Erdoğan; Türkiye Cumhuriyeti’nin başından itibaren devletin gölgesinde yetişmiş, devletten adeta nemalanmış bir zengin sınıfın, bir elit tabakanın kendi çıkarlarını maksimize etmek için çaba sarf ettiği bir rejimi yıkıyor. Erdoğan; “Siz artık devletten beslenerek, devletin üstünde kendinizi büyüterek var olamazsınız” diyor.
Erdoğan, Türkiye siyasetiyle ilgili konuşan hatta kendisini siyasetin üstünde gören, Gezi kalkışması gibi olaylara yeşil ışık yakan hatta destekleyen, Paralel Yapı’nın kaset operasyonlarına göz yuman hatta o kaset operasyonları aracılığıyla yine hükümete karşı pozisyon alan güç odaklarına, sermaye grubuna işaret ediyor. Erdoğan’ın TÜSİAD’daki konuşmasında, geçmişte bu grupla bir hesaplaşma yaşadığını ve bu hesaplaşmada onların kaybettiklerini, siyasetin kazandığını söyledi.
Sermaye sınıfı dediğiniz grubun herhangi bir tepki vermemesi ve tabir-i caizse kuzu kuzu dinlemeleri ne anlama geliyor?
Başka şansları yok. Öncelikle AK Parti’nin alternatifini oluşturmaya çalıştılar. Bu olmayınca Erdoğan’ı başka bir isimle ikame edebilmeyi düşündüler. AK Parti içinde bir mühendisliğe giriştiler. Erdoğan’a yönelik bir operasyon yaptılar ve başaramadılar.
İsim vermek gerekirse sermaye grubu derken kimleri kastediyorsunuz?
Hepimiz biliyoruz onları. Türkiye’nin büyük sermayedarları. Koç mesela.
AK Parti’de operasyonlar yapıldığını söylediğinizde aklıma Abdullah Gül geldi. Abdullah Gül üzerinden yeni bir parti kuracağı söylenerek, fitne mi çıkarılmak isteniyor?
Abdullah Gül, çok tecrübeli bir siyasetçidir. Gül’ün bu tür mühendisliklere hiçbir şekilde yeşil ışık yakmayacağını ve kapı aralamayacağını düşünüyorum.
Erdoğan, Başbakanlığı döneminde Paralel Yapı’yla mücadele ederken “Haşhaşi, inlerine gireceğiz, örgüt lideri” şeklinde bir üslup kullanırken, Ahmet Davutoğlu Başbakan olduktan sonra yapıyla daha çok “Paralel Yapı’ya izin vermeyeceğiz” şeklinde oluyor. Sizce Davutoğlu bu şekilde üslup kullanarak yapıcı olmaya mı çalışıyor yoksa riske mi girmek istemiyor?
Davutoğlu’nun pozisyonuyla Erdoğan’ın pozisyonu Paralel Yapı söz konusu olduğunda yüzde 100 örtüşen pozisyonlardır. Herhangi bir biçimde, Davutoğlu ile Erdoğan arasında ne içerik ne de form itibarıyla Paralel Yapı’yla mücadele ihtiyacı bağlamında bir farklılıktan bahsedemeyiz. “Örgütün inine gireceğiz” demekle “Paralel Yapı’yı son noktasına gelinceye kadar bitireceğiz” demek aynı şeydir. Geldiğimiz nokta da Davutoğlu da, Erdoğan da bir anlamda normalleşme siyaseti yürütüyor. Bu duruma, “helalleşme siyaseti” diyorum.
Helalleşme siyaseti, Erdoğan’ın da “Paralel Yapı’nın tabanında yer alan samimi kardeşlerim” ifadesine yansıyor. Ama vesayet girişimleriyle hesaplaşmadan da vazgeçilmiyor.
17 Aralık operasyonunun ardından medyada Hükümet yanlısı veya Gülen yanlısı şeklinde bir ayrışma söz konusu mu?
Bu çok kategorik bir ayrım olur. Paralel Yapı’ya karşı olmak aslında demokratik siyaseti savunmaktır. Hatta bir şekilde bir partiyi değil, doğrudan demokratik siyaseti, bir alanı savunmakla ilgili bir durumdur. 17 Aralık’tan sonra Hükümet’in pozisyonu bellidir ve ben de hükümetin pozisyonunu savundum, Paralel Yapı’nın karşısında yer aldım.
17 Aralık’tan sonra Paralel Yapı’nın yayın organlarında çalışan gazetecilerle oturup sohbet edebiliyor musunuz?
Tabii etmiyoruz. Kaldı ki benim bu anlamda hiçbir iştahım da, arayışım da yok. Çünkü emirle yazı yazıyorlar, hatta düşünüyorlar. İşin garibi bizi bununla itham ediyorlar.
Yeni Türkiye’nin kuruluşu eski Türkiye’ye ait sembollerle hesaplaşmak anlamına geliyor. Zira bu semboller kimileri için bir ideolojik sığınma alanı, bir direnme alanı olsa da aslında bugünün Türkiye’sinde karşılığı olan şeyler değil. Yani sembolik değerlerini yitiriyorlar. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçildikten sonra yani halk devreye girdikten sonra artık yeni bir ihtiyaçla karşı karşıyayız. Bir sistem revizyonuna, yeni bir anayasaya ihtiyaç var.
46 VATANDAŞIMIZIN KURTARILMASI YENİ TÜRKİYE'NİN BAŞARISIDIR
IŞİD tarafından rehin alınan 46 vatandaşımızın kurtarılması ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Dünyanın başa çıkmakta büyük bir zorluk yaşadığı IŞİD gibi başı sonu belli olmayan kanlı bir yapının elinden 46 Türk vatandaşımızın, sağ salim kurtarılması büyük bir başarıdır. Bu başarı yeni Türkiye’nin başarısıdır, gücüdür. Buradaki güç de ne “kaba güç” olarak, ne “yumuşak güç” olarak ele alınmaz. Buradaki güç “akıllı güç”tür. Türkiye “akıllı güç” kullanan ve bunun meyvelerini toplayan nadir dünya güçlerinden biridir. Medyada ne yazık ki hala bu kurtarılma hadisesinden dahi farklı anlamlar çıkarmaya çalışanlar var. Yaptıkları yorumlar, gerçekte olan bitene hiçbir surette değmiyor. Toplumun bu denli huzur bulduğu, mutlu olduğu bir noktada bile negatif siyaset çarklarını çalıştırmaya çalışıyorlar. Ancak, negatif siyaset mekanizmasının yeni Türkiye’de bir yeri yok.
Fetullah Gülen grubunda fikir adamı var mı?
Ben genel anlamda “cemaatin entelektüeli olmaz” diye düşünüyorum. Gülen grubunun hiç olmaz. Gülen grubu felsefe düşmanı bir harekettir. En fazla yarı aydınları olur. Bir takım kavramlar öğrenirler, bir takım ezberler yaparlar. Yine o cemaatin pozisyonuna uygun olarak, sorgulamadan, eleştirmeden, şüphe duymadan, soru işaretlerini paylaşmadan direk ne varsa onu yazar ve onu söylerler.
ALİ BULAÇ, CEMAAT TARAFINDAN TESLİM ALINMIŞ...
Ali Bulaç’ın Gülen grubunu savunmasını nasıl görüyorsunuz?
Bunun birkaç tane izahı olabilir. Ali Bulaç, Gülen grubuyla bir iktidar ilişkisi kurmuş durumdadır. Bu iktidar ilişkisi de oldukça problemli bir ilişkidir. Bulaç, Gülen grubunu savunduğunu söylüyor ama bunu Zaman’da değil de, başka bir mecrada yapsaydı saygı görürdü. Ali Bulaç’ın düşünme biçimini, Türkiye’nin temel meselelerine yaklaşımını hep radikal bir perspektiften değerlendirdim ve radikal buldum, aşırı buldum. Dolayısıyla cemaatin içinden gelen biri değil ama ne yazık ki cemaat tarafından bu anlamda teslim alınmış biridir.
Taha Akyol’un, Fetullah Gülen gurubunu sahiplenmesinin sebebi nedir?
Taha Akyol’un son iki yıllık performansını anlamakta zorlanıyorum. Taha Akyol’un böyle bir pozisyona düşmüş olması hoş bir durum değil. Yazdığı yazılarla Türkiye’nin demokratikleşme sürecine destek verdiğini iddia eden birisi olsa da, bence ne yazık ki performansı bunun aksini gösteriyor.
GÜLEN, İSRAİL'LE UYUMLU BİR PORTRE ÇİZİYOR
Fetullah Gülen, IŞİD’le ilgili kınama ilanı yayınlaması ama bunun ötesinde Gazze’de sürekli katliamlar yapan İsrail’i kınamamasını nasıl yorumluyorsunuz?
Fethullah Gülen, İsrail’i kınamadı. Çünkü İsrail’i kınayabilmesi kolay bir şey değil. Mavi Marmara olayı yaşandığında da, İsrail’i kınamadı. İsrail’e yakın, İsrail’le uyumlu bir portre çizme noktasında çaba sarfediyor. Malum Gülen Grubunun yöneticileri ile İsrail lobisi arasında ilişki kuran yorumlar var. Gülen’in bu hassasiyeti de bu iddialara destek verir mahiyette.