• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Türkiye’nin önemli isimleri konuştu! Namaz kılmayan islamcılar ve Diyanet’in Türkiye’deki gerçek rolü!

Yeniakit Publisher
2022-04-22 07:23:00 -
 Türkiye’nin önemli isimleri konuştu! Namaz kılmayan islamcılar ve Diyanet’in Türkiye’deki gerçek rolü!

‘Namaz kılmayan İslamcılar’ kimler? ‘İçimizdeki Taha Hüseyinler’ kim? ‘Türkiye'nin bir din politikası var mı?’ Müslümanlar hırıstiyan olur mu yoksa hıristiyanlara benzer mi? İşte bu soruların tüm yanıtları bu haberde…

Gerçek Hayat Yayın Yönetmeni Kemâl Özer’e ve  Gerçek Hayat Yazıişleri Şefi Süleyman Şahin’e konuşan  Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım, Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan, Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Akif Dursun, Hz. Peygamber’in (sav) hadislerine, sahabelere ve mezhep alimlerine dil uzatanlara ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. 

“İnsanlar bir şeye inanmak durumunda”

-Mâlum, İzmir İlahiyat’tan birinin Hz. İsa ile Meryem validemiz hakkında söyledikleri, Mustafa İslâmoğlu ve benzeri isimlerin çıkışları, Mustafa Öztürk’ün Peygamber kızdı ve bunları Kur’an’a soktu gibi sözleri... Bunlar önceden de vardı belki ama sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla daha görünür oldu, whatsapp gruplarında paylaşılır hâle geldi. Ne oluyor, nereye gidiyoruz?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: İnanç fıtri bir ihtiyaç. İnsanlar bir şeye inanmak durumunda. Meşhur bir söz vardır ya, “İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.” İnsanlar bulundukları durumu bir şekilde meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Biri de onlara bu malzemeyi veriyorsa, “Sen cennetliksin” diyorsa, bu da işlerine geliyor.

- Önceden Yaşar Nuri, Zekeriya Beyaz ve İsmail Nacar gibi isimler vardı. Biri öldü, biri Alzaymır oldu, biri de gündemden düştü. Zekeriya Beyaz’a bile rahmet okutuyor bunlar. Onun ki horoz kurbanıydı falan. Şimdikiler işi iyice çığırından çıkardı. Bu hususta genel kanaatlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan: İngiliz Wilfrid Scawen Blunt’ın “The Future of Islam / İslâm’ın Geleceği” kitabını okuduktan sonra bu işlerin fertlerin inisiyatifinde, kendi kendine olan işler olmadığını anlamış olduk. Durum büyük ölçüde böyle. Bunlar, insanımızın bilmesi gereken gerçekler. O yüzden konuşuyoruz. Bu meseleleri gündeme getirdiğiniz için size de bilhassa teşekkür ederim. Basınımızın vazifesi bu olmalı, insanlar bu konuları doğru bir şekilde öğrenmeli. Dine, imana merakı olmakla birlikte kendini yetiştirememiş insanlarımız bir şeyler duyunca ister istemez rağbet gösteriyor. İşin asıl tarafıysa bu fikirler nereden kaynaklanıyor, bunu ortaya koymak gerek. Bir kere İslâm adına dillendirilen yanlış fikirlerin çoğu kendi kendine oluşmuş değil. Alimler arasında ihtilaflı fikirlerin olması normal. Hz. Âdem’den beri gök kubbenin altında söylenmedik söz yok, ihtilaflar süregelmiştir. İslâm âlimleri arasında da tarih boyunca münakaşalar yapılmıştır. Zahid’ül Kevseri merhum, galiba Te’nib-ul Hatib’de idi, âlimlerin birbiriyle münazarasına “tenâtuh-ut tuyûs” yani tekelerin birbirlerini süsmesi gibidir diyordu. Böyle şeyler olur mânâsına.

Bizim meselemize gelince, müsteşrikler ve Batı’nın İslâm dünyasına bakışı, İslâm dünyasındaki fikir ve kültür hayatını kontrol altına alma çabası, bunlar ferdi çabalar değil. İşte müsteşrik geldi buraya, araştırdı, çalıştı, yazdı, güzel işler yaptı filan. Ferdi gibi görünüyor ama öyle değil. Bana öyle geliyor ki bu çalışmalar hep bir yerlerden, bazı mihraklardan kaynaklanıyor, birer proje veya bir projenin parçaları gibi. Blunt’ın kitabını okurken düşündüm. Avrupalılara diyor ki: “Sizin şimdi yeni bir haçlı seferi hazırlamanıza gerek yok. Çünkü bu Türklerin eskisi gibi yeniden Viyana önlerine gelecek durumları yok.” İlk söylediği şey ise sultan devrilmeli, hilafet Türklerden alınıp Araplara verilmeli.

‘Âlimlere tesir edip kendimize benzeteceğiz’

Blunt’ın kitabı 1882 yılında Kahire’de basılmış. ‘Hilafet İstanbul’dan alınıp Kahire’ye veya Mekke’ye getirilmeli’ diyor. Sanki Arapları çok seviyormuş gibi. Amacı belli, fitne çıkarmak. Batılıların hedefi nedir? İslâm devletini, İslâm ülkesini, İslâm birliğini ortadan kaldırmak. Bunun için ne yapması lazım? Fitne sokarak bölücülük yapması lazım. Ama biliyorsunuz, kimse “al sana zehir veriyorum” demez. Zehri cazip olsun diye altın kupa içerisinde sunarlar. Bu İngiliz de sanki Arapları seviyormuş gibi bir tavır takınıyor. Hilafet Türklerin değil, Arapların hakkı diye bir tez ortaya atıyor. Sonra çok önemli bir şey daha söylüyor: “Bunların ilim adamlarının çoğuna tesir edeceğiz ve halkın fikirlerini kendimize benzeteceğiz.” Bunu misyonerlere bilhassa telkin ediyor. Yani oryantalistlerin kendi söyledikleri Müslümanlarca kabul görmeyince içimizden bazılarına o fikirleri söyletmeye, daha açık bir ifadeyle kaleyi içerden fethetmeye çalıştılar. Şöyle dünden bugüne Türkiye ve İslâm dünyasının genel ahvaline baktığımızda bu adamın fikirlerinin bir gergef işler gibi tek tek yerine geldiğini, adım adım uygulandığını görüyoruz. Mesela diyor ki, ilk iş sultanı devirmek; önce sultanı deviriyorlar. Kim bu sultan? Abdülhamid Han. Sonra adım adım, adamın yazdıkları bir bir uygulanıyor. Müsteşrikler meselesine gelince, bazı arkadaşlar diyor ki, İslâm dünyasında alimler bir şey yapmadı ama onlar yapıyor, dolayısıyla bir kıskançlık söz konusu. Kesinlikle böyle bir şey yok. Müsteşriklerin yaptığı ilmi çalışmalara akademik yönden hep takdirle bakmışımdır.

Sibeveyh’in kitabı bizde veya Araplarda değil de onlarda çıkmışsa bu bizim noksanımızdır. Onlar yapmışlar, doğru veya yanlış, neticede yapmışlar. Akademik yönden yapılan iyi işleri takdirle karşılıyorum. Fakat işin gerisinde ne var acaba? Bunu da bizim irdelememiz gerekir. Hatta bu bizim vazifemizdir.

Gilad Atzmon ne dedi?

Gilad Atzmon’un şöyle bir sözü var. “Siz Müslümanlar çok safsınız, bir Yahudi hep Yahudi’dir. Müslüman da olsa, müfessir de olsa Yahudi’dir. Çünkü o, çocukluktan itibaren bir Yahudi olarak yetiştirilmiştir. Din değiştirebilir ama özündeki Yahudilikten dönmez.”

Dr. Akif Dursun: Fakat bu çok ciddi bir itham olur. Yahudilik, kültürü itibariyle gittiği her yere bir damga vurur mânâsına mı söylüyor, yoksa hangi dine geçerse geçsin yeri geldiğinde operasyon için düğmeye basılır ve Yahudilerin menfaati için çalışır mânâsına mı?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Haince söylenmiş bir söz de olabilir bu. Bizden gidecek olanları siz damgalayın, İslâm’a girmelerine mâni olun gibisine.

Kendisi Yahudiliği reddeden, Filistin taraftarı, İsrail’e girmesi yasak olan biri söylüyor bunu.

Kendi içinde çelişiyor o zaman. Netice itibariyle bu hüküm kendisi için de geçerli. Çünkü o da aslen bir Yahudi. Bir de şöyle bakmak lazım hâdiseye. Fıkıhta evlilik bahsinde küfüvvet/denklik meselesi var. Yeni Müslüman olmuş birine küfüvvet/denklik meselesinde diyoruz ki: “Sen yeni Müslüman biri olarak bizim atadan dededen Müslüman kızımıza denk değilsin.” Bunu biraz açıklamak gerekirse Hanefi fıkhında yeni Müslüman olmuş birinin İslâmî yaşantısıyla ilgili birtakım sıkıntıları olabileceği, kültür uyuşmazlığı ve sosyal uyuşmazlık gibi hususlar yaşanabileceği için babadan dededen Müslüman kıza talip olacak kişinin aynı şekilde babadan dededen Müslüman olması gerekiyor ki bir denklik oluşsun. Buna dinde denklik deniyor. Zahid’ül Kevseri’nin Makalat’ının sonlarına doğru bir zatın tercümesi verilir. Orada Bulgaristanlı bir müftüye vatandaşın biri gelir, kızına bir mühtedinin talip olduğunu söyler. Müftü de hemen verme, bekle der. Bir müddet sonra gelir, yine bekle der. Üçüncü kez geldiğinde ise “Müftü hazretleri, bu adam beklemez. Vereyim mi kızımı?” deyince müftü şöyle karşılık verir: “Evladım, ben bir devşirmeyim. Osmanlı geldi, beni anamın babamın elinden alıp İstanbul’a götürdü. Okudum, gördüğün gibi müftü oldum. Fakat zaman zaman aklıma ‘Eski dinim acaba hak mı?’ diye şüphe düşerdi. Ne zamanki hacca gittim, o mahşeri kalabalığı gördüm; içimdeki şüpheler işte o zaman kayboldu.” Bunu niçin anlattık: Yeni Müslüman olan birine hürmet gösterelim ama hemen de baş köşeye oturtmayalım diye… Ahmet Turan Arslan hocamızın söylediklerine de şöyle bir dipnot ilave edeyim. Emin Saraç hocamız Mustafa Sabri Efendi’den bir söz naklederdi. “Nerede kafası karışık bir adam varsa bir el geliyor ve onları öne çıkartıyor.”

İçimizdeki Taha Hüseyinler

Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan: Delilini, belgesini görmedim, siz gazeteci olarak belge isteyebilirsiniz. Fakat yapılanları birbirine bağladığımda böyle bir durum ortaya çıkıyor. Arap dünyası olsun, Türkiye ve diğer İslâm beldeleri olsun, mevcut vaziyete bakınca dışarının etkisini görüyorsunuz. Mesela Mısır’dan Taha Hüseyin’i ele alalım. Ezher’de doktorasını yapmış, sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’ne gitmiş. Gözleri görmeyen Taha Hüseyin orada bir Fransız kızıyla evleniyor. Eşi Müslüman oluyor mu, evliliği nasıl yürüyor bunu bilmiyorum ama Taha Hüseyin’in eserlerinde ve fikirlerinde bariz bir Fransız damgası, Fransız kültürünün tesiri gözden kaçmıyor. Arap şiirine ve İslâm dinine dair eleştirileri mevcut. Yine radyoları dinlerken bakıyorum, Kahire Radyosu’nda mesela, Taha Hüseyin’den bahis geçmeyen hafta yok âdeta. Evet, iyi bir edebiyatçıdır, eserleri ortadadır ama koca Mısır’da başka edebiyatçı mı yok? Dışarının etkisi derken bunu kastediyorum. Bunlara verilen bir destek söz konusu. Öne çıkarılıyor böyle tipler. Afgani ve Abduh meselesi de bu şekilde. İran’da çıkan bir kitap var, burada Fransız bir kadınla mektuplaşmalar mevcut. Ayrıca mason teşkilatına girmişler.

Afgani masondu

-Masonluğu Mısır’a taşıyan kişiler değil mi bunlar?

Bunlar boşuna girmez, bu kulübün ne olduğu ne işler yaptığı belli. Takipçilerinin de neler yaptığı belli. Mesela demin bahsi geçen Blunt Mısır’a gitmiş, orada kalmış. Abduh ile ahbaplığı ve irtibatı var. Mısır’da Arnavut asıllı Ali Yakup hocamız vardı, Ali Yakup Cenkçiler. Mısır’da uzun süre okuyup kaldı, sonra ülkemize yerleşti, ders okuttu. Hocamız Osmanlı’ya meftun bir zattı. Derdi ki: “Azizim Osmanlı olmasaydı ben şimdi Katolik biri olacaktım. Osmanlı geldi de bu sayede Müslüman olduk, hak dini bulduk.” Dedeleri Katolik imiş çünkü. Arapça ile Türkçenin yanında Balkan dillerini, Fransızca ve İngilizceyi de bilen, yabancı yayınları takip eden biriydi. Şu sözü de önemlidir: “Azizim, Batı medyası Türkiye ve İslâm ülkelerinde birini kötülüyorsa o bizim için, Türkiye ve İslâm dünyası için hayırlı biridir. Bir adamı da göklere çıkarıyorlarsa, orada bir bit yeniği mevcuttur.”

-Netice itibariyle bu iki sınıf insan arasında bir fark var mıdır peki?

Şöyle bir fark söz konusu: Gafil olana gereği gibi deliller sunarak bir ikna ihtimali mevcut. İkna olup hatasından dönebilir. Hatadan dönmek de bir fazilettir.

Bir özür beyanına ihtiyaç olmuyor mu o vakit?

Tabi, mazide yaptıklarından özür dilemesi, yanlış yaptım demesi gerekiyor. Böylelerini ilzam edecek ilim ehline ihtiyaç var.

Türkiye'nin bir din politikası var mı?

-Hatasından özür dileyip geri dönmek iyi de işin içine nefsî sıkıntılar giriyor sanki. Mesela biri çıkmış, Hz. Ebubekir için “Peygamber devrinde öyle gerekiyordu, erkeksen gel bugünün şartlarında Ebubekir ol” diyebiliyor. Bu şahsın dilinden Osmanlı da başkaları da kurtulamıyor. Üstelik Ehl-i Sünnet kimliği altında yapıyor bunu. Fatih Sultan Mehmed için “Dil öğreneceğine tefsir okusaydı” diyor mesela. Bunların bir kısmının da dışarda okuduklarını görüyoruz. Suud, İran, Mısır, Batı ülkeleri... Sıkıntılı tipleri tespit edip özel mi yetiştiriyorlar?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Önce rahmete vesile olsun diye ahir ömründe evine gidip feraiz dersi aldığımız Ali Fikri Yavuz hocamdan bir nakille söze girelim. Mısır’a gideceğimiz dönemlerde kendisine gidip geliyorduk. “Hocam biz Mısır’a gidip okumak istiyoruz” dedik, bize “Ne yapacaksınız Mısır’a gidip de. Burada iki fakülte hariç maksat bir üniversite diploması almaksa alırsınız” demişti. İki fakülteden kastıysa ilahiyat ve hukuk fakülteleri idi.

Emin Saraç hocamızın şöyle bir ifadesi vardı. “Mısır’da din bulandırıldı. Türkiye’de ise dinin kafası koparıldı.” Dolayısıyla yaşadığımız bütün sancıların sebebi, bizim gelenekten kopmuş olmamız. Bir uzakdoğu ülkesinde elçi olan Marmara İlahiyat hocası bir zatı elçilik makamında ziyarete gittik. Bize dedi ki: “Türkiye ne yaptığını bilmiyor. Elin İranlısı gittiği yerde Şiilik propagandası yapıyor. Elin bilmem ne ülkesi gittiği yerde Selefilik propagandası yapıyor. Bizim Türkler ise Diyanet’ten birini gönderiyor adam tarikatçı, diğerini gönderiyor adam mezhepsiz. Başka birini gönderiyor başka türlü. Yani neyin propagandasını yaptığımız belli değil.”

-Kastı neydi hocanın?

Allah-u âlem o dönemdeki hocalarımızın şöyle bir koruyucu tavrı vardı. Mısır’da birçok akım mevcut. Hatta rahmetli Emin Saraç hocamız anlatırdı, Ali Haydar Efendi demiş ki, “Oğlum Emin, sen oraya gideceksin, orada şeyhler ve tarikatlar çoktur, sakın birine girme. Senin virdin her gün bir cüz Kur’an okumak ve Riyazü’s Salihin’den hadis okumak.”

Ali Haydar Efendi biliyorsunuz, bugünkü İsmailağa cemaatinin bir önceki şeyhidir ve Mecelle telif heyetinde bulunmuş önemli bir âlimdir. Mısır’a giderken Emin hocamıza şunlara gideceksin demiş. Zahid’ül Kevseri’ye, Mustafa Sabri Efendi’ye emanet etmiş. Emin Saraç hocamızın şöyle bir ifadesi vardı. “Mısır’da din bulandırıldı. Türkiye’de ise dinin kafası koparıldı.” Dolayısıyla yaşadığımız bütün sancıların sebebi, bizim gelenekten kopmuş olmamız.

Bir uzakdoğu ülkesinde elçi olan Marmara İlahiyat hocası bir zatı elçilik makamında ziyarete gittik. Bize dedi ki: “Türkiye ne yaptığını bilmiyor. Elin İranlısı gittiği yerde Şiilik propagandası yapıyor. Elin bilmem ne ülkesi gittiği yerde Selefilik propagandası yapıyor. Bizim Türkler ise Diyanet’ten birini gönderiyor adam tarikatçı, diğerini gönderiyor adam mezhepsiz. Başka birini gönderiyor başka türlü. Yani neyin propagandasını yaptığımız belli değil.”

‘Müslümanları hıristiyan yapamayız fakat hıristiyan'a benzetebiliriz’

-Devletin Osmanlı’da bir şerif ekolü vardı. Şeriften kastım ne? 

Mesela Buhari-i Şerif, Şifa-i Şerif, Mesnevi-i Şerif... Halkın etrafında kümelendiği koltuk dersleri dediğimiz ikindiden sonra cemaate, halka bir kimlik kazandıran dersler mevcuttu camilerde. Biz bunu kaybettik. Hatta Muhammediye’siz ev yoktur eski zamanlarda. Ahmediye, Muhammediye köy camilerinde okunan kitaplardı bunlar. Sarayda bile bu dersler yapılırdı. Bu bir kültürdü ve biz bu kültürü kaybettik. Temel problem bu.

Dr. Akif Dursun:Tahrifatı destekleyen dört grup olduğunu düşünüyorum.

Birincisi, küresel şeytanlar.

İkincisi, devletler.

Üçüncüsü papalık.

Dördüncüsü ise içerideki Roma hayranları. Devletler daha kolay yönetmek için yapar bunu. Özellikle İngilizlerin dış politikadaki en önemli araçlarından biri, dînî gruplar üzerinde operasyon yapmaktır. Bunu da kimini bizzat kurmak, kimini ele geçirmek, kimini ise yönlendirmek şeklinde yapar. Amerikalılar ise daha çok ticaret ve para operasyonları yaparlar. Dînî operasyonlara destek verseler de o konuya fazla hâkim değiller herhalde. Papalık dünyada Hıristiyanlığın güç kaybettiğini görüp kendi iktidarının devamı için bunu yapıyor. 1800’lerin ortalarında Amerikan Board ile çok sayıda misyoner Anadolu’ya yayılıyor. İlk önce Müslümanlara yöneliyorlar ama kimseyi Hıristiyan yapamıyorlar. Sonra azınlıklara yönelip şöyle bir karar alıyorlar: ‘Biz bu Müslümanları Hıristiyan yapamayız. Fakat Hıristiyan’a benzetebiliriz.’ Ve bu konuda hiç acele etmiyorlar. Mesela yemeklerimizi masalarda yememiz, yılbaşı ve doğum günü kutlamamız, dekanlıkrektörlük gibi kurumlarımız... Bunlar çok küçük örnekler ama bu çalışmaların ürünüdür. Küresel şeytanlar ise tüm dinlere düşman. Diğer dinleri büyük oranda hallettiler ve istedikleri kıvama getirdiler. İslam’ın kaynakları korunduğu, daha net ifade ile Allah’ın korumasında olduğu için istediklerini elde edemiyorlar. Ancak Müslümanları sadece adı Müslüman bırakmak için de ellerinden geleni yapıyorlar.

Kitlelerin hocası olmak

Sadece bu mudur, yoksa kamuoyu tepkisinden, akademik unvan endişesinden kaynaklanan korkular da mevcut mu?

Eskiden sultanların âlimleri vardı, artık kitlelerin hocaları var. Bu hocalar doğruları o kitlelerin ayarlarına göre seçip söyleme ihtiyacı hissediyor. Bu çok ciddi bir baskı. Kadınlar veya eşcinseller hakkında söyleyeceğiniz her söz dönüp sizi vurabilir. Bunun bir bedeli olacaktır. Bu bedeli ödemeye ne kadar hazırsınız?

İkincisi ise Müslümanlar olarak acaba bu işleri dile getirebilecek mecralarımız var mı? Tabiri caizse birinin elinde un, birinde su, birinde şeker var ama bir araya gelip de helva yapamıyoruz. Zahid Efendi’nin beni en çok vuran bir sözü vardır; ‘Tevfikat-ı Samadaniyesine mazhar eylesin’. Yani Allah kimseye muhtaç etmeden tencereyle kapağı buluşturup muvaffakiyet versin. Dolayısıyla herkes elindeki imkanları bu iş için seferber etmeli diye düşünüyorum. Bir gencimiz sosyal medyayı çok iyi kullanıyorsa, beslendiği hocanın kaynaklarını oradan yaymalı. Her şeyi tek başımıza yapma alışkanlığımızdan vazgeçmemiz gerek.

Bir de medya, affedersiniz ama maymun arıyor. Kitleleri cezbedecek, onları heyecanlandırıp sürükleyebilecek karakterler arıyor. Hakikati söyleyen insanları aramıyor. En düzgün kanala gittiğinizde bile ‘hocam ağlayacak mısınız?’ diyorlar. Çünkü ağladığınızda reyting geliyor. Bir de böyle bir sorunumuz var.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kur’an’ı Kerim’i bize tefsir ediyor, yani ilk müfessirdi. Sonra mescidde talebe yetiştiriyor. Sonra o talebeler başka talebeleri yetiştiriyor. 20. yüzyıla kadar icazetle gelen bir ilim geleneği var. Bu birden kesilince imamesi kopan tespih gibi dağılıp Batı’dan gelen yeni usûlle ne olduğumuzu şaşırdık galiba…

Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan: O şaşkınlık var tabi. Kazan’da bir konuşma yaparken bir Arap dinleyici ‘siz niye hilafeti kaldırdınız, harfleri değiştirdiniz’ falan diye sordu. Dedim ki, kardeşim, Türkiye’de ve dünyada Birinci Cihan Savaşı oldu. Dünya bir tsunami yaşadı, her şey hercümerc oldu. Bir sel geldi ki, her şeyi sildi süpürdü, yok etti. Şimdi her şey yavaş yavaş filizlenmeye başladı. Yani ben o zamanın işlerine cevap veremem. Hadi bizde böyle oldu, Arap coğrafyasında ne oldu? Sizde çok mu güzel şeyler oldu diye sordum. Yani olayları meydana geldikleri zamana ve zemine göre değerlendirmek zorundayız. Yoksa herkes birbirini suçlar. Dış güçlerin de istediği bu.

Belki her şeye cevap verilmemesi gerekir ama bazı olumsuz, çizgi dışı hatta sapıklık düzeyinde şeyler yayınlanabiliyor. Adam Hz. Meryem’e, Kur’an’a laf ediyor. Bu olmaz, bunlara cevap verilmeli. Âlimlerin vazifelerinden biri de kitap yazmaktır. İşte aklı orada kullanacaksın. Doğruyu öğretmek için ne kadar delil varsa ortaya koyması âlimlerin üzerine vazifedir. Çünkü ilmi Allah sana nasip etmişse, öbür insanlar muhtaçtır ve sen açları doyurur gibi onları bu mânâda doyurmalısın.

Vaktiyle İngilizler Hindistan’da hâkimken önce Kur’an ayetlerini bozmaya çalışmışlar. Fakat bakmışlar ki hadisler orda durdukça bu mümkün değil. Sonra hadislerle uğraşmaya başlamışlar. Derken bakmışlar ki mezhepler ve mezhep imamları oldukça hadislere de tesir edemiyorlar. Bu kez oraya hücum etmişler. Daha sonra tasavvuf ehline saldırmışlar. Bu yüzden İslâm âlimlerinin bu meseleleri özetleyip cevaplar üretmesi lazım.

Bir de âyetlerde dediği gibi ‘Hikmetle ve güzel öğütlerle insanlara hitap etmek’ ve ‘insanların akıllarının alacağı şekilde hitap etmek’ gerek. Âlimlerimiz Mutezileyi mesela hemen reddetmemişler. Çünkü orada bir birikim var. Dolayısıyla onları tekfir etmemişler. Şimdilerde dini müdafaa eden insanlarımızın çoğu çok acele ediyor. Kaş yapayım derken de göz çıkartıyorlar. Fakat şimdiki Mutezile yolunu tutanlara bakınca, eski Mutezilenin dini imanı var yani. Namazı var, niyazı var adamların.

Namaz kılmayan İslamcılar

-İslâmcılık yapıp da hiç namaz kılmayan bir kitle türedi. İslâm’ı kimseye bırakmıyor ama namaz da kılmıyor. Bunlar bir de güya münevver bir zümre. Buna dair ne düşünüyorsunuz?

Kimseleri ayıplamak değil niyetim ama böylelerini de Allah ıslah etsin. Ayet-i Kerime’de dediği gibi “Rabbimiz bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi batıla meylettirme.” Meşhur bir ilahiyatçı hoca zamanında bir şey yazmış. Biraz çizgi dışı ve yanlış anlamaya müsait şeyler. Yazı konusunda benim de fikrimi sordular. “Bu âyet sadece halka nazil olmamış ki, alimler de bundan mesul” dedim. Üzülüyorum böylelerini görünce. Daha önce bir büyüğümüze “Benden çok okumuş ve daha fazla bilen insanlar neden böyle yapıyor” demiştim. O da “Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır” demişti.

Bugün Batı tarzı bir gelenek var. Eskiden hocanın karşısında diz çöküyordunuz. Hocayı seçiyordunuz. Hoca da talebeyi seçiyordu.

Dr. Akif Dursun: İrade-i cüziye kalktı ortadan, herkes külli iradeye ram oldu.

Külli irade dediğiniz yeterli eğitim veremiyor. Diyanet mesela vaiz olmak isteyenleri yeniden eğitime sokuyor. Dini eğitimi YÖK yapıyor ama bunu istihdam eden Diyanet. Peki Diyanet bu işin tam olarak neresinde? Bir de istidad yerine puanla öğrenci doldurup içlerinden ulema, filozof, hekim, mimar çıkarmaya kalkmak ne kadar doğru?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Ahlâk parametremiz yok, ahlâk ölçemiyoruz. Ancak skor ölçüyoruz. Ona göre başarılı olan bir yerlere giriyor.

Kabiliyeti test mi ölçer?

-Kabiliyeti de ölçemiyoruz. Kabiliyet sadece test çözebilecek zekaya sahip olmak mıdır? Herkesin istidadı farklı değil mi?

Dr. Akif Dursun: Şu an sadece üç ölçüm var. Matematik zekâ, sözel zekâ ve yabancı dil zekâsı. Çocuk mesela iyi bir sanatkâr olacak ama o ölçülmüyor.

Prof. Ahmet Turan Arslan: Duygusal zekâ da ölçülemiyor.

Dr. Akif Dursun: Duygusal zekâsı yüksek biri insanlarla çok iyi ilişkiler kurabilir. Organizasyon yapabilir. Ticari zekâsı çok iyidir. Ama bunların hiçbiri ölçülmüyor.

İnsan kaynağının hebası değil mi bu?

-Evet, bu büyük bir problem. Bu işle uğraşan bir arkadaş söylemişti. Üniversiteyi kazanan ilk 10 binin 6 bin küsuru kendi alanıyla ilgili bir iş yapmıyor. Korkunç bir zayiat var. Ama bizim alanımız dînî alan olduğu için oraya fokuslanıyoruz.

Medrese ile ilahiyat arasında bir çatışma olduğu kamuoyuna yansıyor. Siz hem medrese hem üniversite okumuş birisi olarak ne dersiniz? Nerede hata yapıyoruz, neyi düzeltmemiz lazım?

Dr. Akif Dursun: Bu büyük bir iş. Kırık dökük herkes uğraşmaya çalışıyor. Önce Diyanet ile alakalı kısmı anlatayım. Tevhid-i Tedrisat Kanunu sebebiyle lise düzeyinde dini eğitim veren imam hatipleri Diyanet’e bağlayamıyoruz. Halbuki Diyanet’e bağlı olması lazım. YÖK sebebiyle de İlahiyatı bağlayamıyoruz. Yeni bir üniversite kurdu Diyanet Vakfı. Burada da YÖK’ün kurallarına bağlılar. Böyle bir handikap var.

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Herhalde bir hazırlık var. Enstitü kurma hazırlığı.

Prof. Ahmet Turan Arslan: Diyanet akademisi bugün TBMM’den geçti.

Dr. Akif Dursun: Harp okulu akademisi gibi mi hocam?

Prof. Ahmet Turan Arslan: Belki de öyle bir şey yapacaklar. Detayları bilmiyorum.

Eskiden sultanların âlimleri vardı, artık kitlelerin hocaları var. Bu hocalar doğruları o kitlelerin ayarlarına göre seçip söyleme ihtiyacı hissediyor. Bu çok ciddi bir baskı. Kadınlar veya eşcinseller hakkında söyleyeceğiniz her söz dönüp sizi vurabilir. Bunun bir bedeli olacaktır. Bu bedeli ödemeye ne kadar hazırsınız? Bir de medya, affedersiniz ama maymun arıyor. Kitleleri cezbedecek, onları heyecanlandırıp sürükleyebilecek karakterler arıyor. Hakikati söyleyen insanları aramıyor. En düzgün kanala gittiğinizde bile ‘hocam ağlayacak mısınız?’ diyorlar. Çünkü ağladığınızda reyting geliyor. Bir de böyle bir sorunumuz var.

-Diyanet bu işin neresinde?

Dr. Akif Dursun: Balkan ülkelerindeki Baş müftülük örgütlenmesinde dînî eğitim hep müftülüğe bağlıdır. Bulgaristan’da vazife yaptım. Hem İmam Hatip hem de Yüksek İslâm Enstitüsü Baş müftülüğe bağlı. Normali de budur. Bu eğitimin Diyanet tarafından verilmesi lazım.

Dr. Akif Dursun: İşte Türkiye’nin şartları. Bu şartlar çerçevesinde ne kadar ne yapılabilirse. Medrese geleneği çok önemli bir gelenek. Fakat şunu da görmek lazım. Medrese geleneğimiz Osmanlı’nın son devrinde ne haldeydi? Ona da bakmak lazım.

Dr. Akif Dursun: Medrese geleneğinin üstüne kapanmak da çok sağlıklı değil.

Dr. Akif Dursun: Medrese geleneği ile yeni sistemin kattığı güzelliklerin birleşmesi taraftarıyım. Nasıl yapabiliriz? O hususta çalışan bir sürü yer var. İlahiyat ve İslâmî ilimler eğitimlerinin yanı sıra halka dersi veren vakıflar, dernekler; İSAR, İFTAM, İLEM, LADEP gibi hem İslamî ilimler hem de sosyal ilimler vermeye çalışan kurumlar var. Diyanet’in de bu konuda çalışmaları var. Şu anda bu süreç böyle gider. Daha sonra kanuni düzenlemelerin yapılması lazım.

-Medreselerde dini eğitim benim bildiğim 12 yıldı. İmam- Hatip + İlahiyat olursa 12 yıla tamamlanıyor. Fakat liseden de talebe gelebiliyor. İmamhatiplerimizin büyük oranı imam hatip değil aslında, büyük oranda. Niçin? Aslında imam hatiplerimizden şu anda beklenen insanımızı dindarlaştırmak. İnsanların da dünyevi dertleri yüksek. Ne yapalım? İmam hatip fen lisesi açalım, İmam hatip sosyal bilimler lisesi açalım, İmam Hatip güzel sanatlar, musiki… Yahu bu şekilde olur mu normalde? Olur tabi çünkü insanlar başka türlü çocuklarını göndermiyor. 28 Şubat’ı hepimiz yaşadık. Bir düdük, herkes siperlere gitti hocam. İmam hatipler neredeyse öğrencisiz kaldı. Öyle değil mi?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Neredeyse değil, tam öyleydi.

Aileler İngilizce peşinde

Dr. Akif Dursun: Direnen okullardan olduğu halde. Böyle bir sosyolojik gerçekliğimiz var. Bu gerçeklik içinde dini en azından insanlara ulaştıralım diye bu tip liseler artırılıyor. Dini eğitim vermeyi önceleyen imam hatipler de var. Fakat onların puanları bu sefer düşüyor. Mesela Beyoğlu İmam Hatip. Oğlum, yeğenlerim orada okudu. Arapça hazırlık var. Benim çocuk oraya girdiğinde Kartal İmam Hatip ile yakındı seviyesi. Hatta önüne geçmek üzereydi. Sonra Kartal İmam Hatip İngilizce hazırlık başlattı. Böyle yapınca Arapça hazırlık olan bütün İmam Hatipleri geçmeye başladı. Çünkü insanlar çocuklarına İngilizce öğretmek istiyordu.

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Çok da İngilizleri sevdiğinden değil, piyasa böyle.

Dr. Akif Dursun: Elbette kimsenin İngiliz sevdiğinden değil. Bu sosyolojik gerçekliği bilmemiz gerekiyor. Buna göre hareket etmemiz lazım. Eğer buna göre hareket etmezsek, planlar yaparsınız ama boşa çıkar. Mesela çok tartışılan bu katsayı meselesi. Bizim de hani çok kızdığımız bir mesele. Belki uygulansa düzgün bir şey. Çünkü katsayıda diyordu ki; lisede nereye gittiysen üniversiteyi orada oku. İyi niyetle bakarsak katsayının özelliği buydu. Sonucu öyle olmadı. Herkes çocuklarını meslek liselerinden aldı. İmam Hatip tahribatının yanında, büyük bir meslek lisesi tahribatı oluştu. Hatta ben “İmam Hatip’i gösterdiler meslek liselerini öldürdüler” diyorum. İmam-Hatipler büyük oranda durumu toparladı ama meslek liseleri bir türlü toparlayamadı kendini.

Prof. Ahmet Turan Arslan: Amaç belki de buydu. Bilemiyoruz.

Dr. Akif Dursun: Ben o kanaatteyim yani.

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Ben o kanaatte değilim hocam. İmam-Hatiplerin kapatılmasının arkasında belli bir kesime ait okulların önünü açmak vardı.

Dr. Akif Dursun: Tabii ki öyle. Bu kararı alanlara İmam-Hatibi gösterdiler başka tahribatlar yaptılar diyorum.

Bir çıktısı da bu. Türkiye’de sanayinin belini büktüler.

Dr. Akif Dursun: Bu sosyolojik gerçekliği bilerek hareket etmek lazım. Medrese geleneği ile -ki çok önemli bir gelenek gerçekten- şu anki sistemin birleştirilmesi lazım. Şu anda bu tip çalışmalar var. Haklarını yememek lazım. Allah razı olsun, ellerinden geleni yapan insanlar mevcut. Eğer arzu ederse her İlahiyat talebesi medrese usulü ile okutulan bir ders halkasına katılabilir. Öyle değil mi?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım: Kendini yetiştirmek istiyorsa öyle.

Kaynak: Gerçek Hayat

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

9876

İftiracı alçak zalimler

ÇALIŞTRACAKSIN

YATIP KALKMAYLA BİRŞEY OLMAZ KAFAYI ÇALIŞTRACAKSIN
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23