Suça itilen değil, özendirilen çocuklar! Pişmanlık duymuyor cani olup çıkıyorlar
Ahmet Minguizzi ve Atlas Çağlayan’ın öldürülmesi ile çocuk suçlular tartışması yeniden alevlenirken, uzmanlar, çocukların suça itilen değil, suça özendirilen çocuklar olduğuna dikkat çektiler.
SEBAHATTİN AYAN İSTANBUL
Ahmet Minguizzi ve Atlas Çağlayan’ın öldürülmesi kamuoyunda gündemdeki yerini, son olarak Samsun’da 16 yaşındaki bir çocuğun iki kişiyi bıçaklaması, “çocuk suçlular” tartışmasını yeniden alevlendirdi. Peş peşe yaşanan bu olaylar, çocukların bireysel birer failden çok, suça özendirilen ve korunamayan bir kuşağın parçası olduğuna işaret ediyor. Son yıllardaki bu vakalar, çocukların bireysel tercihlerinden çok, içinde büyüdükleri ortamlar ve maruz kaldıkları etkilerle suça sürüklendiği gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Çocukların suçtan uzaklaştırılması için öngörülen iyileştirici programların sınırlı kalması ise, tahliye sonrası yeniden suça sürüklenme riskini artırıyor.
FİLMLER DE ÖZENDİRENLER ARASINDA
Diğer yandan çocuk faillerin arka planında yalnızca aile içi sorunlar, yoksulluk, madde kullanımı ve sokak faktörü değil, aynı zamanda televizyon dizileri, sinema filmleri ve dijital platformlardaki içeriklerin de önemli bir rol oynuyor. Şiddeti, suçu ve “güç” kavramını yücelten yapımların; özellikle kimlik arayışı içindeki çocuklar ve ergenler üzerinde özendirici ve normalleştirici bir etki oluşturduğu belirtilirken mafya, çete, intikam ve silah temalı yapımların çoğu zaman sonuçları göstermeden suçu “karizma”, “cesaret” ya da “kahramanlık” olarak sunması, çocukların gerçeklik algısını bozuyor. Ekranda defalarca tekrar edilen bıçaklama, vurma ve intikam sahnelerinin, özellikle denetimsiz dijital tüketimle birleştiğinde, çocukları şiddete karşı duyarsızlaştırıyor. Bu durum, sokakta yaşanan bir tartışmanın kısa sürede ağır bir suça dönüşmesinde tetikleyici bir rol oynayabiliyor. Konuyla ilgili gazetemize konuşan uzmanlar, çocuk faillerin büyük bölümünün arkasında; parçalanmış aile yapıları, madde bağımlılığı, dijital mecralarda şiddetin normalleştirilmesi ve suç çevreleriyle erken yaşta kurulan temasın bulunduğuna dikkat çekerken çocukların çoğu zaman korunması gerekirken, sistematik ihmaller zinciri içinde fail konumuna itildiği vurgulanıyor. Son dönemde çocukların karıştığı ağır suçlar kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, tartışmaların odağında “suça sürüklenen çocuk” kavramı yer alıyor. Konuyla ilgili gazetemize değerlendirmelerde bulunan Uzman Psikolog Kerem Gümüş, çocukların suça sürüklenmesi ile cinayet gibi ağır suçlar arasında net bir ayrım yapılması gerektiğini vurgulayarak, “Çocuklar suça sürüklenebilir; ancak katil olmak bambaşka bir psikolojik altyapı gerektirir. Bu ikisini aynı kefeye koymak hem bilimsel olarak yanlış hem de toplumsal açıdan tehlikelidir” dedi.
TRAVMAYI KONUŞMAK, SUÇU MASUMLAŞTIRMAK DEĞİLDİR
Suça sürüklenmenin genellikle dürtüsellik, öfke kontrolünde zorlanma, sınır koyulamaması, ihmal, yoksunluk, dijital dünyanın olumsuz etkileri ve bazı davranış bozukluklarıyla ilişkili olduğunu belirten Gümüş, bu gruptaki çocukların çoğunlukla pişmanlık duygusu yaşayabildiğini ve doğru destekle yönlendirilebileceğini ifade etti. Gümüş, “Bu çocuklar durdurulabilir, rehabilite edilebilir ve uygun psikolojik destekle iyileşebilir” diye konuştu. Cinayet gibi ağır suçların ise farklı bir ruhsal zemine dayandığını söyleyen Gümüş, “Burada empati yoksunluğu, başkasının acısını önemsememe, suçtan haz alma ya da kendini mutlak haklı görme gibi antisosyal eğilimler öne çıkar. Ancak özellikle altını çiziyorum: Her zor çocuk potansiyel katil değildir” ifadelerini kullandı. Bu tür ağır davranışların görüldüğü çocukların geçmişinde çoğu zaman travma, ailevi kopukluk, duygusal ihmal ve bazı vakalarda fiziksel ya da cinsel istismar öykülerine rastlandığını belirten Gümüş, travmanın suçu mazur göstermek anlamına gelmediğinin altını çizdi. “Travmayı konuşmak, suçu masumlaştırmak değildir. Ama travmayı yok saymak, önleme ihtimalini ortadan kaldırır” diyen Gümüş, uzun süre ihmal edilen ve güvenli bağlanma geliştiremeyen çocuklarda dünyanın tehlikeli bir yer olarak algılandığını, insanların acısının sıradanlaştığını söyledi.
Yasanın ve caydırıcılığın gerekli olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını dile getiren Gümüş, “Burada netim; Yasa gereklidir, caydırıcılık şarttır. Toplumda “nasıl olsa bir şey olmuyor” algısı oluştuğunda şiddet artar. Çocuklar ve gençler de sınırları zorlar. Ama sadece ceza vermek çözüm değildir. Ceza, davranışı durdurabilir; iyileştirmez. O yüzden hapishane sonrası rehabilitasyon önem arz etmektedir. Ceza alıp hapiste yatması çözüm değil. Hapisten çıktığı vakit davranışı tekrarlama riski çok fazla. Hastayı tedavi etmek lazım. Eğer bir kişi hapse giriyor ama psikolojik ve psikiyatrik olarak tedavi görmüyorsa, risk daha da büyür. Çünkü: Kendini “kader kurbanı” olarak görmeye başlar, Yaptığı eylemi romantize edebilir. Hapisten çıktığında ya davranışı tekrarlar ya da kendini “kahraman” gibi hisseder Psikolojide şunu biliriz, hastalık tedavi edilmeden iyileşmez. Antisosyal eğilimler de profesyonel destek olmadan ortadan kalkmaz. Bu yüzden ceza kadar rehabilitasyon, terapi, yapılandırılmış psikolojik programlar hayati önemdedir” ifadelerini kullandı.
AİLELER YAŞANTILARIYLA ROL MODEL OLMALI
Ailelere de çağrıda bulunan Uzman Psikolog Kerem Gümüş, “Aileler, çocuğun olumsuz davranışlarını küçümsememeli ve “geçer” diyerek görmezden gelmemelidir. Söyledikleriyle değil, yaşantılarıyla model olmalı; öfkeyi, sınırı ve iletişimi evin içinde göstermelidir. Dijital dünyaya net ve tutarlı sınırlar koymalı, çocuğun ne izlediğini ve neye maruz kaldığını takip etmelidir. Riskli davranışlar tekrar ediyorsa bunu kişisel bir başarısızlık gibi görmeden, erken dönemde profesyonel destek almalıdır. Şiddeti sadece sonuçlarıyla değil, nedenleriyle konuşmadıkça aynı acıları farklı isimlerle yaşamaya devam ederiz” şeklinde konuştu.