Merhum yazarımız Yılmaz Yalçıner ile beraber gazetecilik yapan, 12 Eylül darbesi sonrasında yıllarca aynı koğuşda kalıp aynı çileleri çeken, cezaevi sonrasında da ona yoldaşlık eden, en yakınındaki isimlerden Mekki Yassıkaya, birlikte geçirdikleri o zorlu süreçteki anılarını Akit okurları ile paylaşıp, kadim dostunu rahmetle yâd etti... İşte Mekki Yassıkaya’nın kaleminden Yılmaz Yalçıner...
En son konuşmamızda, “ya oğlum niye geç arıyorsun… Artık duvarlar da cevap vermiyor. Neredeyse konuşmayı unutacağım!” diye söylenmiş, sitem etmiştin bana. 43 dakika konuşmuş, dertleşmiştik seninle o gün. Güncel siyasetten, geçmişten, gelecekten yazıp ettiklerinden.. “Vicdan” üzerine yazdıklarını artık “bağladığı”nı söylemiştin eski gazetecilik günlerine gönderme yaparak, zira o dönemlerde “sayfayı bağladık” denilirdi, gazetelerin kurşun kalıplara alındığı zamanlarda.
Aah Yılmaz abim ah…
Bir Pazar günü sevgili Mustafa Yazgan abinin rahmeti Rahman’a kavuştuğunun haberini almıştım. Merhumu sen de çok severdin. Telefon açıp senin değerli dostunun acı haberini sesli olarak vermeye cesaret edemedim. O sebeple Whatsapp’la bildirmeyi yeğlemiştim… Senden iki gün boyunca bir tepki alamadım, Salı günü saat 11 sularında günlük işlerimi toparlayıp telefonumu elime alıp seni arıyordum ki… Fatih aradı. “Abi babam…” der demez “Yoksa kötü bir şey mi oldu?” diye sözünü kesivermişim…. Meğer senin sesin soluğun kesilmiş, söyleyeceklerin, yazıp çizeceklerin, derdin kederin…bitmiş….
Artık duvarlara konuşmayacaktın, konuşamayacaktın. Konuşmayı unutmayacak hiç sesli konuşmayacaktın…seninle sessiz konuşmalarımız başlayacaktı böylece.
Başladı…
Bir yıldır dertleşiyorum, can kulağıyla dinliyorsun...
Bir yıldır sessiz konuşuyor, dertleşiyor, sana olanı biteni anlatıyor, anlatıyor…anlatıyor… ruhlar âlemine gönderiyorum. Biliyorum ki beni can kulağıyla dinliyorsun, tıpkı benim seni, dinlediğim günlerdeki gibi.
Abiciğim sık sık Tayyip beyden konuşurduk. Bazı hususları onunla paylaşmayı çok arzulardın. Bir arasa veya “abi gel de konuşalım, şu konuda ne düşünüyorsun dese..” diye dertlenirdin. Mesela o konuşmalarımızda Tayyip bey’in Mısır’la ilişkileri düzeltmesini, kadim devlet geleneğimizin bunu gösterdiğini, sebep ve sonuçlarıyla o güzel tarih bilgilerini harmanlayarak anlatırdın bana. Müsterih olasın diye söylüyorum, Tayyip bey sanki senin söylediklerini doğrularcasına “devletler arası münasebetlerde ebedi küslük olmaz,” diyerek Mısır’la ilişkilerde gerekli adımı attı.
Zik zaklı değil, dosdoğru adamdın
Bir röportajında, “Fikri açıdan şu an neredesiniz? Değiştiniz mi?” şeklindeki soruya, dobra dobra her zamanki gibi sözünü eğip bükmeden; “Tabii. Ben uçak kaçıran adam değilim. Şûrâ’yı, Tevhid’i çıkaran adam da değilim. Arkadaşlarım zaman zaman beni teselli etmek için, ‘Onlar o günlerde yapılması gereken şeylerdi’ diyorlar. Ben de ‘Keşke yapmasaydım’ diyorum” diye cevap vermiştin. Herhangi bir eylem adamının vermeyeceği cevaptı bu. Açık bir özeleştiri/ nefis muhasebesiydi. Zira sen, zik zaklar çizen değil daima doğruyu arama cehdiyle yaşayan, bulduğun doğruya da arkana bakmadan tabi olan biriydin. Dönem dönem kendinle hesaplaşırdın acımasızca. “Ya bana şimdi ne derler?” (demedin!) “Beni hain ilan ederler!” diye bir korkuya kapılmadan yeni safını ilan eder mücadelene, o benimsediğin doğrularla tüm yüreğinle devam ederdin… (ettin!) Topluma karşı hep açık oldun.. Bir; kendince bir doğrudan diğer doğruya geçerken kendini hiç gizlemedin… Düşüncelerini açıklamaktan çekinmedin… Seni zemmedenler için bu haller; bir “satış”, “ihanet” iken, senin için hakikate ulaşma, hakkı bulma olmuştu hep.
Yufka yürekli abim benim
Ağabeyim kimse bu tarafını, hasletini bilmez; sen aynı zamanda yufka yürekli biriydin. Hani, acemi Korkut Eken ve ekibinin uçağa baskın yapmalarından sonra “niye çatışmayı tercih etmediniz?” diye sormuşlardı da, İstanbul’da geride Allah’a emanet bıraktığın çocuklarımızı hatırlayarak, “ahh! O uçakta bulunan bebeler, çocuklar yok mu? Ahh!” demiştin. Evet, o bebelere, çocuklara, yolculara nasıl kıyabilirdik ki değil mi?
Yufka yürekliliğin, insana olan sevgin, saygından dolayıdır ki, Diyarbakır 2 Nolu cehenneminde “Çocuk Koğuşu” ihdas edilmesi için adeta çırpındın... Bulunduğumuz koğuşa başka koğuştan getirilen 12-13 yaşlarındaki bir Kürt çocuğunun o masumiyeti (hâlâ gözlerimin önünde capcanlı duruyor), masumiyeti kadar ürkek bir güvercin gibi allak bullak edilmiş ruh hali hepimizden daha çok seni etkilemişti… Bu çocuk, çocuk tutukluların daha büyük yaşlardaki şahısların bulundukları koğuşlarda bulunması hata idi. Ömer’in ve senin cezaevi tecrübeniz vardı. O yüzden “sıbyan” diye anılan çocuklarla alakalı öyküleri biliyordunuz, onu hatırlatmıştı bu çocuk ve diğer çocukların koğuşlardan toparlanarak cezaevinin o kötücül atmosferinden, havasından, acı gerçeğinden kurtulmalarına vesile olmuştu... Sayıları zamanla 168 kişiyi bulan Çocuk Koğuşu bu şekilde oluşturulmuştu.
Vicdanın fikre değil, insanlığa bakardı
Bu kadar mı? Mesela bir Ahmet Türk olayı var ki… Bu olay bile senin inançlarının hamulesi olan vicdanın sendeki tecessümünün en inkâr edilemeyecek örneğidir. Senin vicdanında kişinin neye inandığının, nasıl yaşadığının önemi yoktu, yeter ki insan olsundu… Ahmet Türk inanç dünyanı, düşünce dünyanı paylaşan biri değildi ama ona yapılanlara dayanamadın, adeta isyan ettin. Nasıl mı?
Hani seni yine bitmeyen Şûrâ ve Tevhid davalarından biri için de o zulmün başka türlüsünün yapıldığı mahkemeye götürülüş-getirişlerinden birinden dönüşünde yerde çırılçıplak yatan birini görmüştün… Azıcık yaklaşınca onu tanımıştın… Ahmet Türk’tü o değil mi???
Ağabeyciğim bir vesile ile Ahmet Türk’ün 13. Koğuşa getirilişini şöyle anlatmıştın.
“Ahmet Türk’le karşılaşmam da benim için aynı ölçüde şoktu, diyebilirim. Asker gardiyan, koğuş mazgalından ana avrat söverek beni çağırdı. Kapıyı açtı. Koridora çıkardı. Az ileride birkaç kişi duruyordu. Yarı karanlık ortamda ilk anda ne olduğunu anlayamamıştım ama; ‘Al lan!’ dediler, yine sövgüyü eksik etmeden; ‘..Bu (..) Ahmet Türk bundan sonra bu koğuşta kalacak!’ O zaman elinde bavul olan birinin sendeleyerek bana doğru adım attığını gördüm. Düştü düşecekti. Gayrı ihtiyari hamle yapıp tuttum... Koğuşa girdik. Adam çırılçıplaktı. Ağzı burnu kan içindeydi. Yürüyecek mecali kalmamıştı. Zaten içeri girer girmez yere yığıldı. Hapishaneye girişinde onu milletvekili olduğu için daha bir hınçla ezmişlerdi.”
Aslında sen onu yukarıda yazdığım gibi bir mahkeme dönüşü koridorda boylu boyunca yatarken görmüştün. Gördüklerine inanamamıştın. Zira yanına yaklaşınca onun Ahmet Türk olduğunu anlamıştın. Onu Ankara’daki gazetecilik günlerinden tanıyordun. Şahid olduğun sahneden çok etkilenmiş, koğuşa bir panik havasında girmiştin. Heyecanlıydın. Ömer’le beni yanına çağırdın gördüklerini anlattın ve Yüzbaşıyla görüşüp şahid olduklarını anlatmak istediğini söylemiştin ve bir kâğıda önemli bir konuyu görüşmek istediğini yazarak mazgala vurdun koğuş gardiyanı askeri çağırdın ve çok acil komutanın kendisiyle önemli bir şeyi konuşacağını bu notu hemen ona götürüp vermesini heyecanla söyledin. Akabinde Yüzbaşı seni çağırdı ve sen ona Ahmet Türk’ün o kan revan içindeki durumunu, onun bir milletvekili olduğunu vs. anlattın, geri döndün. İşte bu görüşmeden yarım saat kadar sonra Yüzbaşı onu bizim koğuşumuza göndermişti.
Onu koğuşa yukarıda anlattığın gibi aldık.
Ahmet Türk koğuşa girince bir kargaşa olmuştu. Ömer, “Arkadaşlar tepesine birikmeyelim. Açılın da adam nefes alsın. Biraz su getirin, yüzünü yıkayayım” diye ikazda bulunmasa, bütün koğuş birbirinin üstünden daracık kapı ardında Ahmet Türk’ü görme derdindeydi.. Ömer’i haklı buldular. Çekildiler. Ömer, daha sonra bu koğuşta can verecek olan Kelesli er Erdoğan Yakşi’nin getirdiği leğendeki su ile Ahmet Türk’ün yüzünü silmeye çalıştı. Ayağa kalkıp kalkamayacağını sordu. Yardımcı oldu. Musluğa kadar götürdü. Bol su ile yüzünü daha iyi yıkadı. Ahmet Türk musluk üstündeki aynaya baktığında herhalde kendini tanıyamadı!” 2-3 ay kadar birlikte kaldık, sonrası tabii var ama bu kadarı kafi...
İşkenceciyi bile yola getirmiştin
Ahh ağabeyciğim ahh! sadece Ahmet Türk mü... Gürzo’yu hatırlar mısın? “Unuttum gitti be Mekki” dediğini duyar gibiyim. Hani ifadelerimizin alındığı, işkencelerin bittiğini sandığımız askeriye içindeki bir yerden 5 noluya getirilmiştik. Kapıda “ulan ne kadarda geciktiniz. Sabahtan beri heyecanla, merakla devletin uçağını kaçıranları bekliyoruz…” diye dördümüze birden yedeğindekilerle saldıran, “düz kontak yapamadınız mı?” diye soran Gürzo’dan bahsediyorum. Kapıda başlayan sövgüler, hakaretler, dayaklar kalacağımız hücrelere kadar devam etmişti. Bitti sanmıştık ki esaslı işkence envayı türden yeniden başlamış gece saatin dördüne kadar devam etmişti. Nasıl olduysa yorulduklarından mıdır nedir dayak faslına ara vermiştiler. Gürzo yatağı olmayan demir ranzanın kenarına seni oturtup, şöyle elini okkalı bir şekilde dizine vurarak; “Yahu kel, siz temiz insanlara benziyorsunuz” deyip kimsiniz necisiniz demişti de sen de kısaca anlatıvermiştin. Etkilenmişti sözlerinden. Sonra da askerlere emredip, “lan hemen çay yapıp gelin. Beraber çay içelim” sözleri çıktı ağzından. O işkenceci gitmiş başka bir insan olmuştu. “Şu devletin uçağını nasıl kaçırdığınızı bir anlatsana…” Çaylar gelmişti. Nasılda iyi gelmişti bir ilaç, bir merhem gibi ağrılarımıza değil mi? Sonra yine dizine bir şaplak indirerek, “Ya kel (bu sıfat Gürzo’dan kurtulup Malatya’ya sevkimize kadar senin adın olacaktı artık) anlat bakalım şu uçağı nasıl kaçırdınız? diye sormuştu da sen de onun anlayacağı şekilde hikayelendirip anlatmaya başlamıştın. Bir ara “ya madem daha operasyon başlamadan uçağı çalıştırıp siz havalandırsaydınız” dedi, sen durumu anladın “ya yapacaktık fakat pilot uçağın kontak anahtarını pencereden dışarıya atıverdi” dedin muzipçe. O da “olsun düzkontak yapsaydınız ya” demez mi…. Gülemedik tabii…İşkenceci karşısında nasıl gülüneceğini bilemediğimiz için olacak..
İşte bu Gürzo’yu şimdi hatırlamışsındır. Galiba Kütahya’nın dağlar içinde bir şirin kasabasındandı. Biz tahliye olduktan sonra nasıl olduysa seni bulmuştu ve senden iş durumuyla alakalı yardım istemişti. Ve sen ona yardımcı olmuştun… Hâlbuki en sevmediğin şey en yakınındakiler için bile olsa da “tavassutta” bulunmaktı. Ama bu şahıs için yardımcı olmuştun ve işini de halletmiştin.
İşte böylece senin bu hasletini de burada ifşa etmiş oldum.
Hatıralarını başucumda saklıyorum abicim...
Abiciğim zaman zaman bana “Mekki bunu sadece sana yazıyorum. İyi sakla, zamanı gelince yazarız, kullanırız” der gönderirdin. Bilesin ki onları saklıyorum. Hatıralarını “ŞAKA GİBİ…” ismi altında yazmaya başlamıştın VİCDAN isimli kitabını yazdıktan sonra… 90 küsur sayfa da yazmıştın. Baktım bana emanet ettiğin hatıranı orada çok kısaca yazmışsın. Altına not düşmüşsün “tafsilatı Mekki’de” diye… Bu hatıra, 2 noluda işkenceleri başlatan Esat Oktay Yıldıran’la ilgiliydi. Kısıklı’da belediye otobüsünde öldürülen Diyarbakır Cezaevinin işkenceci komutanı. Evet bu önemli hatıranı itina ile saklıyorum. Zamanı geldiğine inandığım bir vakitte yazarım, belki de senin yazdıklarına zeyl düşerek paylaşırım. İnşaallah hatıralarının bir gün, gün yüzüne çıkmasını sağlamaya çalışacağımı da bilmelisin. Zaten bazı yerlerde “bunu Mekki daha iyi hatırlar” şeklinde notlar düşmüşsün. Ömer’in de Hasan’ın da hatırlayacağı çok şey var elbette.
Şûrâ serüveni ve helalleşme
Ahh abiciğim ahh! Sana 34 yıldır söylemediğim bir hatıramı da yazarak seninle yapmakta olduğum bu sohbeti, dertleşmeyi bitireyim.
Sen Sebil’den ayrılmış yine Ankara’ya dönmüştün ve bir gün ŞÛRÂ’yı çıkarmakta olduğunu ve İstanbul satışını benim üstlenmemi istemiştin. Ama ben hâlâ Sebil’de çalışmakta idim. Sana itiraz edemedim. Nihayet ŞÛRÂ çıkmıştı. Bana da ilk sayı ulaşmıştı. Merhum Kadir abi ile Kadıköy’den sabahleyin vapura bindik. Ben de hiç önünü arkasını düşünmeden pervasızca, nezaketsizce ŞÛRÂ’yı çıkarıp karıştırmaya başladım. Kadir abi ile nizalıydınız… Nizalı ayrılmıştınız. Kadir abi göz ucuyla bakıyor, gazeteyi kontrol ediyordu. Dayanamadı “ver bakayım ne yapmış bu deli oğlan?” dedi, yüzü tuhaflaştı… Gıpta etti... anladım ama bana geri verirken “Ne demek Şeriatçı Gazete Olur mu?!” dedi. Ben cevap vermedim, karıştırmaya devam ettim, tekrar istedi… o da şöyle bir karıştırdı… tekrar verirken “beğenmedim…” dedi... Fakat o günden sonra Sebil’le içten içe kıyaslaması devam etti, o kadar ki biliyorsun sana; seni, merhum babanı üzecek durumlara kadar varan sataşmalarına sebep oldu… Hele tirajımız Sebil’i ikiye katlayınca bu kıyaslama -bence- kıskançlığa kadar vardı… Neyse… Cezaevinden çıktığımızda sen Sebil’e giderek Kadir abimizle helalleştin de eski defterleri yakıp attınız, ne de olsa o bizim her halûkarda KADİR ABİMİZDİ… Öyle de kalacak… Rahmetle anacağız, Fatihalarımız eksik olmayacak.
Abiciğim artık sen yoksun…
Bana hep söyler, benden isterdin: “Mekki bir gün sizlerden önce HAK VAKİ OLURSA senden ricam beni Yusuf’umun üzerine defnedin, ona doyamadım hiç olmazsa orada ona doyayım, bir de cenazemde kalabalık istemiyorum. Üçünüz yanınıza bir dostunuzu da alıp dört kişi ile kaldırın cenazemi. Bu arzusunda çok sevdiği ve yazdığı romana onun mısraını kapak yapacak kadar sevdiği üstadın,
“Son günümde olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp beni götürsün,
tam DÖRT inanmış adam…”
beytine göndermesi vardı sanki…
Yusuf'unun yanına uğurladık seni ağabey
Evet, ağabeyim senin isteklerinin hepsi yerine geldi... Dört inanmış adamla birlikte yağan yağmur altında tabutunun altına girdik ve seni Nakkaştepe mezarlığına, Yusuf’unun bulunduğu mekâna defnettik. Yusuf’un nurlu mekânını/mezarını annesi –ki o da merhumu çok ama çok severdi- senden önce kaptığı için, onunla birlikte olduğu için o arzunu, vasiyetini yerine getiremedim. Şimdi 8 Aralık’tan bu yana artık Yusuf’una ve merhum Sıdıka ablama yukarılardan bakarken, bir yandan da aşığı olduğun Boğaza nazırsın. Ruhun şâd olsun. Fatihalarımız, Tebarekelerimiz, Yasinlerimiz sizler için…
5 Nolu Askeri Cezaevinden (Daha sonra 2 nolu oldu) dışarıya çıkarılmış ender resimlerdendir bu resim. Ahmet Türk. 13. Koğuşta kendisini toparladıktan sonra. Sağda en başta. O dönemde Mardin’de Ecevit’in il başkanı daha sonra SHP’nin bakanlarından ve cezaevinden bu resmin de dışarı çıkarılmasını gerçekleştiren Mehmet Gülcegün’ün (Ayakta sol başta 2.) de bulunduğu koğuş sakinlerimiz. Bu resimdekilerin her birininin ayrı ayrı içli hikâyeleri vardı. Hatta yok yoksul asker, hapishanede bir jilet, bir çay parasını çıkarabilmek için koğuşun bulaşıklarını yıkarken bulaşık suyunu ısıtmak için kullandığı kaçak yapılmış basit korumasız elektrik ısıtıcısından elektrik akımına kapılarak vefat eden Bursa Kestelli Erdoğan Yakşi’nin (altta soldan 5. kişi) hikayesi de o kadar can acıtıydı. Yanıbaşındaki suç ortağ(!) Avcılarlı Cüneyt, biraz ilerideki de diğer nöbet arkadaşı Ahmet… Erdoğan toprak altında inşaallah rahat uyuyordur Ahmet ve Cüneyt kim bilir ne alemdedirler. Bu resmi Ahmet Türk hatırlıyor mudur bilemem. Ama bu koğuşa nasıl ve ne şekilde, hangi sebeple geldiğini sanırım hiç unutamamıştır.

