İsrail/ABD ve İran Savaşı'nda Körfez'in su altyapısı hedef mi? Sudan sebeplerle vurulan 'SU' olacak
ABD-İsrail koalisyonunun bu çatışma ortamında Körfez'deki adalara dönük bir operasyona BAE’yi de dahil etme ihtimali ortaya çıkarsa İran’ın başta BAE olmak üzere tüm Körfez'deki desalinasyon tesislerine doğrudan bir saldırısı söz konusu.
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Seyfi Kılıç, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrası İran’ın Körfez ülkelerini hedef almasının nedenlerini ve su arıtma tesislerine yönelik olası saldırıların sonuçlarını AA Analiz için kaleme aldı.
28 Şubat’ta ABD ile İsrail’in İran’a dönük saldırılarının başlamasıyla birlikte savaş yöntemlerinde görülen birçok farklılığın en önemlilerinden biri doğrudan devlet yöneticilerinin hedef alınmasıdır. Haziran 2025'te yine ABD-İsrail'in İran'a saldırılarıyla başlayan ve 12 gün süren çatışmalar sırasında da görülen bu yöntemin amacının İran devlet yönetiminin aksaması ve rejim değişikliğinin yolunun açılması olduğu anlaşılmaktadır. Ancak müzakereler yürütülürken başlayan bu saldırıların uluslararası savaş hukukuna uygun olmadığı belirtilmelidir. Sadece meşru müdafaa ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) alacağı zorlama tedbirleri çerçevesinde kuvvet kullanma hakkının olduğu açık bir şekilde belirtilen mevcut uluslararası hukukta, çatışmaların başlamasından sonra uyulacak kurallar da insanlığın çağlar boyunca geliştirdiği tecrübeler ışığında ortaya çıkmıştır. Uluslararası savaş hukukunun mutlak bir adalet vadetmemesine rağmen savaşın etkilerini sınırlandırma ve biraz da olsa insanileştirme yönünde geliştiğini söylemek de hatalı olmayacaktır. Bu tür kuralların en önemlilerinden birinin de sivillerin yaşamlarını olanaksız hale getirecek veya zorlaştıracak şekilde altyapıların yok edilmemesine yönelik kurallar olduğu görülmektedir. Her ne kadar son yıllarda yaşanan çatışmalarda savaş hukukuna doğrudan aykırı uygulamaların sıklaştığı ve hatta İsrail’in Gazze’ye dönük saldırılarında soykırım uyguladığı görülse ve uluslararası toplumun da buna karşı etkili bir mücadele yürütemese de bu kuralların hala var olduğunu belirtmek gerekmektedir.
GÜVENLİ BÖLGEDEN KRİZ BÖLGESİNE
İsrail ile ABD’nin İran’a yönelik saldırıları hem kuvvete başvurma yasağını hem de silahlı çatışmaların başlamasından sonraki kuralları ihlal etmektedir. İran’ın enerji altyapısı da dahil olmak üzere askeri ve askeri nitelikte olmayan hedeflerin İsrail-ABD ortaklığıyla vurulmasından sonra İran en etkili kozu olan Hürmüz Boğazı’nı kısmi ve fiili olarak kapatmıştır. İran’ın bu hamlesi ABD’nin uzun yıllardan bu yana müttefiki olan ve ABD’nin üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini petrol ve doğal gaz ihracatı gelirlerinden mahrum bırakmak amacı gütmektedir.
GÜVENLİ İMAJI ÇÖKTÜ
Körfez’deki ABD müttefikleri olan Arap ülkelerini ABD’ye baskı amacıyla hedef haline getirdiği anlaşılan İran’ın bir diğer amacının ise söz konusu ülkelerin uzun yıllardan bu yana reklamını yaptıkları güvenli ve lüks yaşamın merkezi imajlarını ortadan kaldırmaya dönük olduğu da söylenebilir. Özellikle Abraham Anlaşmaları ile İsrail ile yakınlaşma politikası doğrultusunda bir seyir izleyen Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) yedi emirlikten biri olan ve petrol kaynaklarından yoksun bulunan, gelirini ticaret ve turizm ile sağlamayı amaçlayan Dubai gibi bir emirliğin varlığı dikkate alındığında, mevcut çatışma ortamı uzun zamandır sürdürülen güvenli bölge imajını yerle bir etmektedir. Toplam 11 milyonluk nüfusun yüzde 84’ünün yabancılardan oluştuğu dikkate alındığında, BAE’nin güvenli ülke imajının ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
DOĞAL SU KAYNAKLARI YOK
Güvenli bölge ve lüks yaşam imajının sonucu olarak başta Dubai olmak üzere tüm Körfez bölgesine yerleşen insanların en temel ihtiyaçlarından biri olan su ihtiyacının karşılanması gerekmektedir. Bir yandan yerli nüfusun diğer yandan bölge dışından gelen insanların ihtiyaçlarının yanı sıra ekonomisini petrol dışında sanayi üretiminde de geliştirmek isteyen BAE başta olmak üzere Körfez bölgesinin doğal su kaynaklarının neredeyse bulunmaması, bölge ülkelerini 1970’lerden bu yana konvansiyonel olmayan kaynaklara yönlendirmiştir. Bu kaynakların başında ise deniz suyunu arıtma yoluyla içme ve kullanma suyu elde etmek gelmektedir. Deniz suyunu arıtma işlemi termal yöntemlerle yapıldığında büyük ölçüde enerji ihtiyacı açığa çıkmaktadır. Bu da bölgede fazlasıyla mevcuttur. İlk inşa edilen tesislerin çalışması bu yönteme bağlıyken nispeten daha yakın zamanlarda inşa edilen tesislerde ise ters ozmoz denilen ve yüksek basınçla deniz suyunu filtreleyen sistemler yaygınlaşmıştır. Doğal su kaynaklarının olmadığı bölgeler için etkili bir yöntem olarak düşünülse de desalinasyon sistemlerinin çevresel etkileri oldukça ağırdır. İşlem sonrası ortaya çıkan tuz ve diğer mineraller denize boşaltılmakta ve bu da denizin tuzluluğunu artırıcı bir etki doğurmaktadır.
EN ÇOK TESİS S.ARABİSTAN VE BAE'DE
Bölge ülkelerinin tamamında bulunmasına rağmen en çok tesise sahip iki ülke Suudi Arabistan ile BAE’dir. Bölge ülkelerinde toplamda 400 civarı tesisin üretimi tüm dünyanın yüzde 40’ına denk gelmektedir. Bu oran da bölgenin bu tesislere olan bağımlılığını açıkça ortaya koymaktadır. Yıllık yaklaşık 7,2 milyar metreküp olan bu üretimle bölge ülkelerinin tek su kaynağı durumunda olan bu tesisler geleneksel anlamda askeri hedefler olmasalar da mevcut çatışmaların en yakın hedeflerinden bir olmaya aday durumdadır. İran’ın en basit silahlarla çalışamaz hale getirebileceği bu tesislerin korunması ise mevcut şartlarda mümkün görünmemektedir. Bu tırmanmanın küçük bir örneği ise çatışmaların ikinci haftasında ABD’nin İran’ın Keşm Adası'ndaki bir desalinasyon tesisini vurmasının ardından İran’ın Bahreyn’deki bir tesisi vurarak karşılık vermiş olmasıdır.
SAVAŞ NEREYE EVRİLECEK
Çatışmaların hangi yöne evrileceği konusunda bir öngörüde bulunma ihtimalinin olmadığı, daha doğrusu ABD’nin net bir planının olmadığının Trump’ın açıklamalarından anlaşıldığı bugünlerde dile getirilen en yüksek ihtimal ise ABD’nin İran’a ait bazı adalara çıkarma ve indirme harekatı ile saldırıda bulunma ihtimalidir. Her ne kadar Basra Körfezi’nin derinliklerinde yer alan ve İran’ın petrol ihraç kapasitesinin yüzde 90’ının barındıran Hark Adası böyle bir operasyon için sıklıkla dile getirilse de Körfez’in girişinde yer alan ve Hürmüz Boğazı’na adını veren Hürmüz Adası başta olmak üzere Larak ve Keşm adaları böyle bir operasyona daha müsait olarak değerlendirilmektedir.
Körfez ülkelerini çatışmaların doğrudan içine çekmek için ABD’nin elinde bir koz daha bulunmaktadır. 1971'de İngiltere’nin bölgeden çekilmesi üzerine bağımsızlığını elde eden BAE ile İran arasında Büyük ve Küçük Tomb ile Abu Musa adalarına dair o dönemden kalma bir ihtilaf bulunmaktadır. ABD-İsrail koalisyonunun bu çatışma ortamında bu adalara dönük bir operasyona BAE’yi de dahil etme ihtimali ortaya çıkarsa İran’ın başta BAE olmak üzere tüm Körfez'deki desalinasyon tesislerine doğrudan bir saldırısı söz konusu olabilir. Bu saldırının da bölgede ve dünyada uzun dönemli etkilerinin olacağını söylemek çok da zor olmayacaktır.



