• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
17
Yeniakit Publisher
Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Tarihçi, siyasetçi ve yazar Adem Taflan, son günlerde Avrupa’da yaşanan sokak eylemlerine ilişkin Yeni Akit’e açıklamalarda bulundu.

#1
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

SEBAHATTİN AYAN - Avrupa, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın etkileri, kıta genelinde yükselen toplumsal tepkiler, aşırı sağın güç kazanması ve ABD ile değişen ilişkiler nedeniyle tarihî bir yol ayrımından geçiyor. Güvenlikten ekonomiye, toplumsal refahtan küresel güç mücadelesine kadar pek çok başlık Avrupa’nın geleceğini yeniden şekillendiriyor. Peki Avrupa, ABD’ye olan bağımlılığını azaltarak kendi başına güçlü ve bağımsız bir aktör hâline gelebilir mi? Yeni dünya düzeninde Avrupa’yı nasıl bir gelecek bekliyor?

#2
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Bu sorular çerçevesinde tarihçi, siyasetçi ve yazar Adem Taflan ile Avrupa’daki genel durumu, değişen uluslararası sistemi, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışını, ABD ile ilişkilerini ve Türkiye’nin bu süreçteki konumunu konuştuk. Dünyada yeni bir düzenin oluştuğu sıkça dile getiriliyor. Sizce bugün uluslararası sistemde nasıl bir dönüşüm yaşanıyor? Bu süreci yeni bir dünya düzeninin kuruluşu olarak değerlendirmek mümkün mü? Bugün yaşadığımız gelişmeleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin ciddi bir dönüşüm sürecine girmesi olarak değerlendirmek gerekir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, eski düzenin bütünüyle ortadan kalktığı ve yerine yeni, istikrarlı bir düzenin kurulduğu sonucuna henüz varamayacağımızdır. Daha çok, mevcut kurumların ve güç ilişkilerinin sorgulandığı, yeni güç merkezlerinin ortaya çıktığı ve uluslararası sistemin kurallarının yeniden müzakere edildiği bir geçiş döneminden söz ediyoruz.

#3
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin öncülüğünde şekillenen uluslararası sistem, Batı’nın siyasi, ekonomik ve askerî üstünlüğüne dayanıyordu. Küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte ekonomik karşılıklı bağımlılığın artacağı, uluslararası kurumların güçleneceği ve büyük çaplı savaşların önlenebileceği yönünde bir beklenti oluşmuştu. Ancak Rusya-Ukrayna Savaşı, ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet, enerji ve teknoloji alanlarındaki mücadeleler ve bölgesel çatışmalar bu beklentilerin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı.

#4
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Bugün güç, yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmüyor. Enerji kaynakları, kritik ham maddeler, ileri teknoloji, yapay zekâ, finansal sistemler, tedarik zincirleri ve bilgiye erişim de uluslararası rekabetin temel unsurları hâline gelmiş durumda. Devletler ekonomik ilişkileri yalnızca refah üretmenin bir aracı olarak değil, aynı zamanda stratejik üstünlük sağlamanın bir yolu olarak kullanıyor.

#5
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Bu süreçte Çin yükselen ekonomik ve teknolojik gücüyle ABD’nin karşısında önemli bir aktör olarak öne çıkarken Rusya askerî kapasitesi ve bölgesel etkisiyle uluslararası güvenlik mimarisini zorluyor. Hindistan ve çeşitli bölgesel güçler de kendi çıkarları doğrultusunda daha bağımsız politikalar izlemeye çalışıyor.

#6
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel özelliği, gücün farklı merkezlere yayılması kadar bu merkezler arasındaki rekabetin sertleşmesi olacaktır. Yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini ise yalnızca büyük güçlerin kapasitesi değil, uluslararası kurumların bu rekabeti ne ölçüde yönetebileceği de belirleyecektir. Avrupa’da yaşanan toplumsal hareketleri, hükümetlere yönelik tepkileri ve aşırı sağın yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gelişmeler Avrupa’nın geleceği açısından ne ifade ediyor?

#7
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Avrupa’da yaşanan toplumsal hareketleri yalnızca dönemsel siyasi hoşnutsuzluklar olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bu gelişmeler, Avrupa’nın ekonomik ve toplumsal modelinin ciddi bir sınamayla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Hayat pahalılığı, konut sorunu, gelir dağılımındaki bozulma, göç, kamu hizmetlerine erişim ve gelecek kaygısı, toplumların siyasi tercihlerini doğrudan etkiliyor.

#8
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Avrupa, uzun yıllar boyunca ekonomik refahı, sosyal devleti, demokratik kurumları ve siyasi istikrarıyla öne çıktı. Ancak küreselleşmenin getirdiği eşitsizlikler, sanayide yaşanan dönüşüm, enerji maliyetleri ve artan güvenlik harcamaları bu model üzerinde baskı oluşturuyor. İnsanlar bir taraftan kendilerini güvende hissetmek istiyor, diğer taraftan ekonomik ve sosyal kazanımlarını kaybetmekten endişe duyuyor.

#9
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Aşırı sağın yükselişini de bu çerçevede ele almak gerekir. Bu hareketler, göç ve kimlik tartışmalarını, ulusal egemenlik söylemini ve mevcut siyasi elitlere duyulan güvensizliği kullanarak toplumsal destek kazanabiliyor. Ancak Avrupa’daki bütün toplumsal itirazları aşırı sağın yükselişiyle açıklamak doğru değildir. Sosyal adalet, çalışma koşulları, çevre politikaları ve demokratik katılım konusunda yükselen tepkiler de aynı derecede önemlidir.

#10
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Buradaki temel sorun, Avrupa’nın dış politikada daha güçlü bir aktör olma arayışıyla içeride yaşadığı toplumsal sorunların birbirini nasıl etkileyeceğidir. Savunma harcamalarının artırılması ve sanayinin yeniden yapılandırılması için toplumdan fedakârlık istenirken vatandaşların gündelik sorunlarına yeterli çözüm üretilemezse Avrupa projesine yönelik destek zayıflayabilir. Bu nedenle Avrupa’nın geleceği yalnızca askerî kapasitesini artırmasına bağlı değildir. Sosyal devletin korunması, ekonomik fırsatların daha adil dağıtılması ve demokratik kurumlara duyulan güvenin yeniden güçlendirilmesi de stratejik bir zorunluluktur. İçeride toplumsal bütünlüğünü koruyamayan bir Avrupa’nın dışarıda güçlü ve bağımsız bir aktör hâline gelmesi son derece zor olacaktır.

#11
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Rusya-Ukrayna Savaşı Avrupa’nın güvenlik anlayışını, siyasi dengelerini ve ekonomisini nasıl değiştirdi? Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında geliştirdiği güvenlik anlayışının temel varsayımlarını sarsan tarihsel bir kırılma noktasıdır. Avrupa, uzun yıllar boyunca ekonomik karşılıklı bağımlılığın, ticaretin ve diplomatik ilişkilerin güvenlik sorunlarını yönetmekte önemli rol oynayacağı düşüncesine dayanıyordu. Savaş, ekonomik ilişkilerin tek başına kalıcı barış ve güvenlik sağlayamayacağını açık biçimde ortaya koydu. Bunun ilk sonucu, güvenlik ve savunmanın Avrupa siyasetinin merkezine yerleşmesi oldu. Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırmaya, silah ve mühimmat üretimini geliştirmeye, enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye ve kritik altyapılarını korumaya yöneldi. NATO’nun önemi artarken Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini geliştirmesi gerektiği yönündeki görüşler de güç kazandı. Ekonomik açıdan ise savaşın maliyetleri oldukça kapsamlı oldu. Enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, özellikle enerjiye bağımlı sanayi sektörleri üzerinde baskı yarattı. Üretim maliyetlerinin yükselmesi, rekabet gücü tartışmalarını derinleştirdi. Avrupa aynı zamanda Ukrayna’ya desteğin, savunma yatırımlarının ve enerji dönüşümünün maliyetlerini yönetmek zorunda kaldı.

#12
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

Siyasi açıdan savaş, Avrupa ülkeleri arasında ortak bir tehdit algısının önemini artırdı. Bununla birlikte, Rusya’ya karşı izlenecek politikanın kapsamı, savaşın nasıl sona erdirileceği ve Avrupa’nın uzun vadeli güvenlik mimarisinin nasıl kurulacağı konusunda farklı yaklaşımlar varlığını sürdürüyor. Bence savaşın en önemli sonucu, Avrupa’ya güvenliğin dışarıdan satın alınamayacağını göstermesidir. Güvenlik, yalnızca savunma harcamalarını artırmakla sağlanamaz. Ortak bir strateji, güçlü bir savunma sanayisi, teknolojik kapasite ve siyasi irade gerekir. Burada bir başka önemli mesele de savaşın sona ermesinden sonra Avrupa-Rusya ilişkilerinin nasıl şekilleneceğidir. Kalıcı barışın kurulması, Ukrayna’nın güvenliğinin sağlanması ve Avrupa’nın uzun vadeli istikrarının korunması birbirinden ayrı düşünülemez. Avrupa’nın önündeki görev, caydırıcılığı güçlendirirken diplomasi ve siyasi çözüm imkânlarını da açık tutmaktır.

#13
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

ABD’nin Avrupa’dan beklentileri nelerdir? Washington’ın Avrupa üzerindeki siyasi ve askerî etkisini sürdürme hedefini nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD ile Avrupa arasındaki ilişki, ortak çıkarların yanı sıra belirgin bir güç asimetrisi üzerine kuruludur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan transatlantik güvenlik mimarisi, Avrupa’nın güvenliğinde ABD’ye merkezi bir rol kazandırdı. NATO, Amerikan askerî varlığı, nükleer caydırıcılık ve istihbarat iş birliği bu ilişkinin temel unsurlarıdır. Washington’ın Avrupa’dan beklentilerinin başında savunma yükünü daha fazla paylaşması geliyor. ABD, Avrupalı müttefiklerinin kendi askerî kapasitelerini geliştirmesini ve Avrupa güvenliğine daha fazla kaynak ayırmasını istiyor. Bununla birlikte Washington, Avrupa’nın savunma alanındaki tercihleri üzerinde etkili olmayı ve transatlantik ittifakın kendi küresel stratejisi açısından önemini korumasını da arzuluyor. ABD’nin öncelikleri artık yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. Çin ile stratejik rekabet, Hint-Pasifik bölgesi, ileri teknoloji alanındaki üstünlük mücadelesi ve küresel ticaretin kontrolü Washington’ın dış politikasında önemli yer tutuyor. Bu durum, Avrupa’nın kendi güvenlik sorumluluklarını daha fazla üstlenmesi gerektiği düşüncesini güçlendiriyor. Ancak burada bir çelişki bulunuyor. ABD, Avrupa’nın savunma kapasitesini artırmasını isterken Avrupa’nın tamamen bağımsız bir stratejik aktör hâline gelmesi, transatlantik ilişkilerin mevcut güç dengesini değiştirebilir. Çünkü kendi savunmasını sağlayabilen, teknoloji ve savunma sanayisinde dışa bağımlılığını azaltan bir Avrupa, ABD ile ilişkilerinde daha fazla hareket alanına sahip olacaktır. Bununla birlikte, meseleyi yalnızca ABD’nin Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürme çabasıyla açıklamak da eksik kalır. ABD ve Avrupa arasında gerçek güvenlik çıkarları, ekonomik ilişkiler ve ortak siyasi hedefler bulunuyor. Asıl mesele, bu ortaklığın hangi koşullarda sürdürüleceği ve tarafların karar alma süreçlerinde ne ölçüde eşit bir konuma sahip olacağıdır. Benim değerlendirmem, Avrupa’nın ABD’den kopması gerektiği değil, transatlantik ilişkilerin daha dengeli bir yapıya kavuşturulması gerektiğidir. Avrupa kendi kapasitesini geliştirdikçe ABD ile ilişkileri de bağımlılıktan karşılıklı sorumluluğa ve daha dengeli bir ortaklığa doğru evrilebilir.

#14
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

AVRUPA’NIN STRATEJİK ÖZERKLİK ARAYIŞI GERÇEKÇİ Mİ? AVRUPA, ABD’DEN BAĞIMSIZ BİR KÜRESEL GÜÇ HÂLİNE GELEBİLİR Mİ? Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı gerçekçi bir hedeftir; ancak bunun kısa sürede ve kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünmek doğru olmaz. Avrupa önemli bir ekonomik büyüklüğe, gelişmiş sanayi altyapısına, teknolojik birikime, güçlü diplomatik ilişkilere ve geniş bir ortak pazara sahip. Buna rağmen bu kaynakların ortak bir siyasi ve askerî güce dönüştürülmesi konusunda ciddi sorunlar bulunuyor. Avrupa ülkelerinin güvenlik öncelikleri, Rusya’ya yönelik tehdit algıları, savunma sanayileri ve dış politika tercihleri birbirinden farklı. Üstelik askerî kapasite yalnızca bütçe ve silah sayısından ibaret değil. Stratejik nakliye, istihbarat, hava savunması, uydu sistemleri, komuta-kontrol altyapısı ve nükleer caydırıcılık gibi alanlarda ABD’nin sağladığı imkânların kısa sürede bütünüyle ikame edilmesi kolay değil. Bu nedenle stratejik özerkliği, ABD’den tamamen kopmak olarak tanımlamamak gerekir. Daha gerçekçi tanım, Avrupa’nın kendi çıkarlarını belirleyebilmesi, gerekli durumlarda bağımsız kararlar alabilmesi ve müttefiklerinden beklediği desteği alamadığı koşullarda temel güvenlik ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir. Bunun için Avrupa’nın üç temel alanda ilerleme kaydetmesi gerekiyor. İlk olarak, savunma sanayisinde ortak üretim, tedarik ve araştırma kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. İkinci olarak, enerji, kritik ham maddeler, dijital altyapı ve ileri teknoloji alanlarında dışa bağımlılığını azaltması gerekiyor. Üçüncü olarak ise üye ülkeler arasındaki siyasi koordinasyonu güçlendirmesi ve ortak karar alma süreçlerini daha etkili hâle getirmesi gerekiyor. Ancak bütün bunların gerçekleşmesi için ekonomik kaynakların yanında siyasi irade de şart. Avrupa ülkeleri ortak tehditlere karşı ortak hareket edemediği sürece, yüksek savunma harcamaları tek başına stratejik bağımsızlık sağlamayacaktır. Dolayısıyla Avrupa’nın önündeki asıl sınav, ekonomik büyüklüğünü siyasi iradeye dönüştürmektir. Avrupa bunu başarırsa ABD ile ittifakını korurken daha bağımsız bir güç merkezi hâline gelebilir. Başaramazsa önemli ekonomik kaynaklara sahip olmasına rağmen güvenlik ve dış politika alanlarında başkalarının kararlarına bağımlı kalmayı sürdürebilir. Bütün bu gelişmeler Avrupa ekonomisini ve toplumsal refah modelini nasıl etkileyecek? Savunma harcamalarının artması Avrupa’nın sosyal devlet anlayışını zayıflatabilir mi? Avrupa’nın önündeki en önemli sorunlardan biri, güvenlik ihtiyaçları ile toplumsal refahın korunması arasındaki dengenin nasıl kurulacağıdır. Savunma harcamalarının artırılması artık birçok Avrupa ülkesi açısından bir tercih olmaktan çıkıp güvenlik politikalarının temel unsurlarından biri hâline geliyor. Ancak bunun bütçe, yatırım, istihdam ve kamu hizmetleri üzerinde önemli sonuçları olacaktır. Avrupa ülkeleri aynı anda birçok sorunla karşı karşıya: Yaşlanan nüfus, sağlık ve emeklilik sistemlerinin finansmanı, konut maliyetleri, sanayinin rekabet gücü, dijital dönüşüm ve enerji yatırımları. Bunlara savunma harcamalarının artması da ekleniyor. Bu nedenle asıl mesele yalnızca ne kadar harcama yapılacağı değil, kaynakların hangi önceliklere göre dağıtılacağıdır. Eğer savunma yatırımları sosyal harcamaların azaltılması pahasına gerçekleştirilirse toplumlarda güvenlik politikalarına karşı tepki oluşabilir. Vatandaşlar ekonomik sıkıntı yaşarken kendilerinden sürekli fedakârlık istenmesi, siyasi kutuplaşmayı derinleştirebilir ve popülist hareketlerin güç kazanmasına yol açabilir. Öte yandan savunma yatırımlarının doğru planlanması, Avrupa’nın sanayi kapasitesini geliştirebilir. Araştırma-geliştirme faaliyetleri, ileri mühendislik, yeni teknolojiler ve nitelikli istihdam açısından önemli fırsatlar doğabilir. Ancak bunun için savunma harcamalarının yalnızca kısa vadeli silah alımlarına değil, Avrupa’nın ortak üretim ve teknoloji kapasitesini artıracak yatırımlara yönelmesi gerekir. Burada ekonomik güvenlik kavramı önem kazanıyor. Bir ülkenin veya kıtanın güçlü olması, yalnızca askerî tehditlere karşı korunmasıyla ölçülemez. Enerjiye erişim, üretim kapasitesi, teknoloji geliştirme yeteneği ve toplumsal istikrar da güvenliğin parçalarıdır. Dolayısıyla Avrupa’nın önünde zor ama kaçınılmaz bir tercih bulunuyor: Güvenlik kapasitesini artırırken sosyal devletin temelini nasıl koruyacak? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca Avrupa ekonomisinin değil, Avrupa demokrasilerinin geleceğini de belirleyecek.

#15
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

BU GELİŞMELER TÜRKİYE’Yİ NASIL ETKİLİYOR? TÜRKİYE, AVRUPA’NIN GÜVENLİK ARAYIŞI VE YENİ DÜNYA DÜZENİ İÇİNDE NASIL BİR KONUM ALMALI? Türkiye, jeopolitik konumu, NATO üyeliği, savunma kapasitesi, enerji ve ulaştırma bağlantıları ve farklı bölgesel aktörlerle kurduğu ilişkiler nedeniyle Avrupa’nın güvenlik tartışmalarının dışında düşünülemez. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş, Karadeniz’in güvenliği, enerji güzergâhları, göç hareketleri ve bölgesel istikrar gibi başlıklar Türkiye ile Avrupa’nın çıkarlarını doğrudan ilgilendiriyor. Avrupa’nın savunma kapasitesini artırma arayışı, Türkiye açısından hem fırsatlar hem de dikkatle yönetilmesi gereken sorunlar doğurabilir. Avrupa ülkeleri savunma sanayilerini güçlendirmeye ve ortak üretim imkânlarını geliştirmeye çalışırken Türkiye’nin savunma sanayisi, üretim altyapısı ve askerî tecrübesi iş birliği açısından önem taşıyabilir. Ancak bu iş birliğinin sürdürülebilir olması için siyasi ilişkilerin, savunma tedarikinin ve kurumsal mekanizmaların uyumlu bir zemine oturması gerekiyor. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerin yalnızca güvenlik ve göç başlıklarına indirgenmesi, uzun vadeli potansiyelin kullanılmasını zorlaştırır. Ekonomik açıdan da Türkiye ile Avrupa arasında güçlü karşılıklı bağımlılıklar bulunuyor. Avrupa, Türkiye’nin önemli ticaret ve yatırım ortaklarından biri olmaya devam ederken Türkiye de Avrupa’nın üretim zincirleri, ulaştırma bağlantıları ve bölgesel ekonomik ilişkileri açısından önemli bir konumda. Avrupa’nın sanayi ve tedarik zincirlerini yeniden yapılandırdığı bir dönemde bu ilişkilerin derinleştirilmesi her iki tarafın da yararına olabilir. Türkiye’nin izlemesi gereken strateji, yeni küresel rekabet ortamında tek bir güç merkezine bağımlı kalmadan çok yönlü ilişkiler geliştirmek olmalıdır. Ancak çok yönlü dış politika, bütün aktörlerle aynı mesafede durmak anlamına gelmez. Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını, ekonomik önceliklerini ve güvenlik ihtiyaçlarını net biçimde tanımlaması; bu doğrultuda tutarlı, öngörülebilir ve uzun vadeli politikalar izlemesi gerekir. Avrupa açısından da Türkiye’yi yalnızca sınır güvenliği, göç veya dönemsel krizler çerçevesinde değerlendirmek stratejik bir eksiklik olacaktır. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler, ekonomik iş birliği, güvenlik, enerji, ulaştırma ve bölgesel diplomasi gibi alanlarda uzun vadeli bir perspektifle ele alınmalıdır. Kısacası, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı Türkiye için önemli fırsatlar yaratabilir. Bu fırsatların değerlendirilebilmesi ise karşılıklı güvenin, kurumsal iş birliğinin ve siyasi diyaloğun güçlendirilmesine bağlıdır.

#16
Foto - Tarihçi Adem Taflan Akit’e konuştu: Avrupa’daki olayların altında ne yatıyor?

SON OLARAK, ÖNÜMÜZDEKİ YILLARDA AVRUPA’YI NASIL BİR GELECEK BEKLİYOR? YENİ DÜNYA DÜZENİNDE AVRUPA GÜÇLÜ VE BAĞIMSIZ BİR AKTÖR OLABİLİR Mİ? Avrupa’nın geleceğini belirleyecek temel mesele, sahip olduğu ekonomik ve teknolojik kaynakları ortak bir siyasi stratejiye dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. Avrupa bugün tarihî bir yol ayrımında bulunuyor. Bir tarafta güvenliğini büyük ölçüde ABD’ye dayandıran, ekonomik gücüne rağmen stratejik kararlarında sınırlı hareket alanına sahip bir Avrupa ihtimali var. Diğer tarafta ise transatlantik ittifakı korurken kendi savunma kapasitesini, teknolojik altyapısını ve siyasi iradesini güçlendiren bir Avrupa modeli bulunuyor. Ancak Avrupa’nın geleceği yalnızca ABD ile ilişkilerinin nasıl şekilleneceğine bağlı değil. Avrupa’nın kendi içindeki siyasi bütünlüğünü koruması, toplumsal güveni yeniden tesis etmesi ve ekonomik rekabet gücünü artırması da belirleyici olacak. Üye ülkeler arasında ortak bir tehdit algısı ve stratejik hedefler oluşturulamazsa Avrupa’nın sahip olduğu ekonomik büyüklük, küresel ölçekte etkili bir siyasi güce dönüşmekte zorlanacaktır. Bunun yanında Avrupa’nın uluslararası sistemde nasıl bir rol üstleneceği de önemlidir. Kıta yalnızca askerî kapasitesini artırarak küresel bir güç hâline gelemez. Diplomasi, uluslararası hukuk, çok taraflı iş birliği, teknolojik yenilik ve ekonomik ortaklıklar alanlarında da etkili olmak zorundadır. Avrupa’nın gerçek avantajı, ekonomik gücü ile kurumsal deneyimini ve diplomatik kapasitesini bir araya getirebilmesidir. Bana göre önümüzdeki dönemde Avrupa’nın tamamen bağımsız bir askerî güç hâline gelmesinden çok, daha fazla stratejik özerklik kazanmaya çalıştığı bir süreç yaşayacağız. Bu süreçte ABD ile ilişkiler devam edecek; ancak Avrupa kendi çıkarlarını daha açık biçimde tanımlamak ve gerektiğinde kendi kararlarını uygulamak isteyecektir. Sonuçta yeni dünya düzeninde Avrupa’nın rolü henüz kesinleşmiş değildir. Avrupa, büyük güçler arasındaki rekabetin etkisinde kalan bir ekonomik merkez olarak da kalabilir, kendi çıkarlarını savunan ve uluslararası kuralların şekillenmesinde etkili olan bağımsız bir güç odağına da dönüşebilir. Bunun gerçekleşmesi için güvenlik, ekonomi, teknoloji ve toplumsal refah politikalarının ortak bir strateji içinde ele alınması gerekiyor. Avrupa’nın dışarıda güçlü olabilmesi, içeride istikrarlı ve toplumsal açıdan dayanıklı olmasına bağlıdır. Benim temel değerlendirmem şu: Avrupa’nın önündeki asıl mesele ABD’den kopmak değil, kendi iradesiyle hareket edebilecek kapasiteye ulaşmaktır. Yeni dünya düzeninde belirleyici olan, yalnızca ekonomik veya askerî açıdan güçlü olmak değil, sahip olduğu gücü bağımsız bir strateji doğrultusunda kullanabilmektir. Avrupa bu dönüşümü başarırsa küresel siyasetin kurallarını şekillendiren önemli bir merkez hâline gelebilir. Aksi durumda ekonomik büyüklüğü ile siyasi ve askerî etkisi arasındaki mesafe devam edecektir.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23