İran’dan Türkiye’ye istihbarat dersleri
İran’dan Türkiye’ye istihbarat dersleri
YÜCEL KAYA
Birkaç gün önceydi. İran’da güneş her zamanki gibi doğmuştu ama o sabah, Orta Doğu’nun kaderini kökünden sarsacak bir fırtınanın sessizliği hâkimdi.
Kimsenin bilmediği gerçek; gökyüzündeki ABD ve İsrail uçaklarından çok daha ölümcül olanın, devletin en mahrem toplantı odalarına sızmış "görünmez eller", yani devşirmeler olduğuydu.
Karargâhtaki Fısıltı
O sabah İran dini lideri Ali Hamaney, yanındaki 48 üst düzey komutanla birlikte dünyanın en güvenli sığınaklarından birinde bir araya gelmişti.
Dışarıdan bakıldığında bu kale; siber kalkanlar ve uçaksavarlarla korunuyordu. Ancak MOSSAD, bu kalkanları delmek için füzeye ihtiyaç duymamıştı. Haberleşme ağlarına, trafik kameralarına ve hatta yetkililerin cebindeki telefonlara kadar sızan "devşirmeler", o gizli toplantının tam saatini ve koordinatlarını anlık olarak Tel Aviv ve Washington’a fısıldadı. Yıllarca sabırla bekleyen bu yerli işbirlikçiler, yani modern zamanın Truva Atları, kilitleri içeriden açmıştı. Saniyeler içinde yağan hassas güdümlü füzeler, sadece bir lideri değil, koca bir devletin beynini yok etti.
Masumiyetin Katli
Savaşın en acımasız yüzü ise stratejilerin arasına gizlenmişti. Minab kentindeki Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’nda ders zili çaldığında, çocuklar sadece geleceği hayal ediyordu. Ancak istihbarat oyunlarının gölgesinde o okul, karanlık odakların çocuk kanı içme ritüellerini anımsatan bir vahşete sahne oluyordu.
Bir patlamayla 150’den fazla kız çocuğunun hayalleri beton yığınları altında kaldı. Bu trajedi (Batı’da değil) İslam dünyasında yankılanırken, şu gerçek bir kez daha yüzlere çarptı:
İstihbarat savaşlarında en ağır bedeli her zaman masumlar öderdi.
İran’daki bu çöküşü izleyen herkesin aklında tek bir soru kaldı: "Peki ya biz?"
Siyonistlerin Tayyibe Kız İlkokulu’nu seçmesi, akıllara hemen Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi yaşadıklarını akıllara getirdi. Belki de bu hedef, o geceyi hatırlatmak için özellikle seçilmişti. Onca stratejik üs, füze tesisi ve askeri okul dururken, masumların okulu neden hedef olsundu.
15 Temmuz ve "İçerideki" Karanlık
15 Temmuz gecesi, gökyüzünde çelik kanatlı helikopterler Marmaris’in huzuruna ölüm taşımak için havalandı. İçlerinde, devletin en seçkin birliklerinde yetişmiş ama ruhlarını CIA ve MOSSAD’a satmış FETÖ’nün "suikast timi" vardı. Hedefleri tekti: Tayyip Erdoğan’ı etkisiz hale getirmek.
Otele mermiler yağdırdılar, kan döktüler. Ancak hesap edemedikleri bir irade meydanlara dökülmüştü. Baskın başarısız olunca, o "kibirli" komutanlar üniformalarını bırakıp ormanın karanlığında, "Menfez Fareleri" olarak ele geçirildiler.
Ancak bir isim daha vardı: Ali YAZICI. Cumhurbaşkanı'nın programlarına en ince detayına kadar hâkim olan, her seyahatte bir adım arkasında duran o isim, kumpasın tam merkezindeydi.
Hamaney’i MOSSAD’a ispiyon edenler kadar Erdoğan’a yakın bir üst düzey devşirmeydi.
Marmaris’teki otelin koordinatlarını ve ayrılış bilgilerini darbeci timlere aktaran ana isimdi. Müebbetle yargılandı şimdi cezasını çekiyor.
Sadece hain o da değildi elbet; Hamaney’in ve üst düzey generallerin konumunu MOSSAD’a fısıldayan hainler Türkiye’de de vardı. Tıpkı İran’da olduğu gibi en üst düzey güvenliğin içine sızmış, sadakatlerini devlete değil terör örgütüne vermiş "devşirme" profilleriydi.
Sessiz Tehlike: Sabatayist Devşirmeler
İran’da günlerdir yaşanan o büyük sızıntı ne kadar vahimse, Türkiye’nin yaşadığı "Yaver İhaneti" de o kadar ders vericiydi. En yakındaki ismin bile bir dış odağın aparatı haline gelmesi, istihbaratın sadece dışarıyı değil, "en içeriyi" de sürekli denetlemesi gerektiğini kanıtlamıştı.
Bu devşirmeler TÜRKİYE için büyük bir tehlikeydi ama asıl tehlike Sabetayistlerdi.
MİT'in son yıllarda gerçekleştirdiği "Nekropol" ve "Köstebek" gibi operasyonlar, MOSSAD’ın Türkiye’de sosyal medya ilanları ve masum görünen iş teklifleriyle nasıl "uzaktan devşirme" yaptığını ortaya koymuştu.
Ancak en büyük düşman; adı Ahmet, Mehmet olan ama ruhu bu topraklara ait olmayan Sabatayist devşirmelerdi. Bunlar gazetelerin köşelerinde yazıyor, işadamı olarak faaliyet gösteriyorlar, bazı partilerde siyaset yapıyor, Türkiye’nin Çelik kubbesi ile alay edenleri, füze geliştirmesi yapan devletimizi “balıklar rahatsız oluyor” diyenleri gazeteci kimliği ile TV kanalarında alkışlıyordu.
İran’daki trajedi bize şu dersi verdi.
Bir ülkeyi sadece dışarıdaki ordular değil, içerideki "satılmış zihinler" yıkardı.
Bizim en büyük savunmamız sadece yüksek teknolojili füzelerimiz değil; devletine sadık, uyanık ve bilinçli bir toplumdu.
İçerideki devşirme tehlikesine karşı yürütülen istihbarat savaşı, dışarıdaki füze tehdidine karşı örülen çelik kalkanla birleştiğinde, tam bağımsız Türkiye’nin teminatı olacaktı!
İstihbarat savaşları asla bitmedi; bir hücre çökerken diğeri pusuya yatıyordu.
Bu yüzden uyanık kalmak, sadece bir güvenlik meselesi değil, kutsal bir vatan borcuydu.