Siyasilerin Dikkatine
Siyasilerimize geçen hafta önem arz eden, nefs muhasebesi yapmasını gerektiren iki yazı yazmıştım. Bugünkü yazımda bazı eskimez, eski bazı prensipleri hatırlatarak kısmen tamamlayayım. Beraber değerlendirelim.
İslami idarenin prensiplerini-unsurlarını-şartlarını Hulefa-yı Raşid’in devrinin özellikleri içinde görmek en verimli yoldur: “İdareci iken halktan birisi imiş gibi hareket eden halk içinde iken de idareci imiş gibi saygı gösterilen kimseleri vazifelendireceğim.” (Hz. Ömer) Bu prensip, bugüne kadar ifade edilmesi bile akla gelmemiş bir yönetim şaheseridir.
“Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım halde size devlet başkanı seçildim. Eğer dürüst hareket edersem bana yardım edin. Şayet hatalarım olursa bunları düzeltin. Doğruluk emanete riayet etmektir. Yalancılıksa emanete riayetsizliktir. İçinizden zayıf birisi hakkını alıncaya kadar benim indimde kuvvetlidir. İçinizden kuvvetli birisi de, başkalarının hakkını iade edinceye kadar benim indimde zayıftır. Allah’a ve Resulüne asi olduğum zaman da bana itaat etmemelisiniz.” (Hz. Ebubekir) Gönül tokluğu, tevazu, adalet, hikmet. Güzellikleri toplayan her şey. Öyle hikmetli bir hitap ki, hâl lisanıyla yaşayanlar, bu hikmet ve güzellikleri, okuyacak ve düşüneceksiniz, o kadar. “Eğer devlet başkanı zulüm yapmadan otorite sağlayamazsa, zaafa düşmeden mülayim olamazsa, israfa kaçmadan cömertlik edemezse, cimrilik etmeksizin tutumlu olamazsa, bu devlet yaşayamaz.” (Hz. Ömer) Nimetler içinde bulunman, ehemmiyetli işlere dalmış olman, onları unutturmasın sana. Büyük işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışının mazereti olamaz. Böyle bir özür kabul edilemez. Onlardan gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı görülenleri, sana gelip hallerini anlatamayanları sen ara bul. Zamanının bir kısmını ihtiyaç sahiplerine hasret, onlara ayır. Onların hepsini huzuruna al, otur onlarla görüş. O mecliste tevazuunu takın. Seninle yüz yüze korkmadan çekinmeden konuşabilsinler. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin, alanın içine sinsin. Veremediğin zaman da güzellikle özürler getirerek veremeyiş sebebini izah et! Bu sayede alamayan teselli bulsun. “Buyruğun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma. Onlara görünmemek, onların birçok şeyleri öğrenmelerine engel olur. Haksız olarak kan dökmekten sakın. Bu durum, azaba sebep olur. Kendini beğenmekten seni gurura sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin.” Bu hikmetli sözleri söyleyen Hz. Ali; Önündeki asırlara sesleniyor sanki. Asırlara ve asırlarda olup biteceklerin mesullerine hitab ediyor gibi! Hz. Ömer, müşavere meclisleri teşkil eder. Şu cümle O’nun: “Sizi ancak bana yüklemiş olduğunuz emanetinize ortak etmek için çağırıyorum, çünkü ben de sizin gibi bir ferdim.” Hitabı, istikbale tutulan bir ışık gibidir: “Sizi saltanat sürmek, tahakküm ve tasallut etmek için vazifelendirmedim. Siz hidayet rehberi olacaksınız ve herkes size uyacaktır. Bu itibarla Müslümanların hukukunu temin ediniz. Müslümanları yermeyiniz ki, zillete uğramasınlar. Onları haksız yere övmeyiniz ki, şımarmasınlar. Kapılarınızı yüzlerine kapamayınız ki, kuvvetliler zayıfları yenmesinler.” Mülk’ün sahibi Cenâb-ı Hak’tır. Müslüman için; mülkiyet mükellefiyet demektir. Farklılık imtihan içindir. Fakirlik de imtihandır, zenginlik de. Elimize geçenlerin ihtiyacımızdan fazlasını Allah Rızası için harcayacağız. Dünya nimetleri, bize Rabbimizi unutturursa kötüdür, unutturmazsa güzeldir. Dört halifemizden Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer”in, Hz. Osman”ın, Hz. Ali”nin aile hayatı da son derece nezih ve temiz idi. Evleri her zaman misafirlere açıktı. Suffeliler her gün oraya gider ve her türlü misafirperverliği görürlerdi. Son derece sade yaşarlar, geçimlerini ticaretle temin ederdi. Hz. Ömer yaralanıp da ölümünün yakınlaştığını hissedince oğluna şunları söyledi: “Beytülmalden seksen bin dirhem istikraz (borç) ettim. Çocuklarımın mallarından ödensin. Bu kâfi gelmezse, bakıyyeyi Hattab ailesi ödesin. Onlar, dünyaya katiyyen meyletmezlerdi. Adalet sahibi idiler. Çünkü Rasulullah’ın tebliği ve sünneti böyle idi. Menkıbeleri, hikmetli sözleri anlatmakla bitmez. Naklettiğim sözlerinden bazılarını düşünerek okumak dahi aradığımız manalar ve nefs muhasebesi bakımından kâfidir. Peki, daha sonra ne olmuştur? Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar. Spekülasyon ve polemiği sevmediğim için İkinci Meclisten itibaren 1950 ve sonrasını (2020”ye kadar) peşin hükümlü olmadan, sloganlara ve ideolojilere sığınmadan tarafsız/objektif, ilmi olarak değerlendirirseniz vahamet ve fecaati daha iyi tespit edip anlarsınız.
1314 yıl, 101 halife. Merhaleler, devirler, insanlar, olaylar ve ‘zaman’ Bugün de ‘bir zaman.’ Her zamanın kendine has şartları var! Mukayese, çok zor. Tefekkür, zaruri. Takat yok, ihtiyaç büyük. Geriye doğru şöyle bir bakınız. İlk 30 yılı ve ilk dört halifeyi diğer kısımla mukayese ederseniz ne görürsünüz? Hz. Ali’nin bir sözünü daha hatırlatayım: ‘Zaman ikidir ya sana yâr olur, ya aleyhine döner. Yâr oldu mu, aldanıp gaflete düşme, aleyhine döndü mü dayan.’ Dün gaflete düşmemeyi bilememişiz, bugün dayanmayı beceremiyoruz. Devamlı gayret içinde bulunacağız. Bir günümüz bir günümüze eşit olmayacak. Bilgiye, tefekküre, ilme önem vereceğiz. Ya öğreten olacağız, ya öğrenen. İstikamet, gayret, istişare, itidal, yardımlaşma, birlik ve beraberlik. Bu dünyada, başımıza gelen musibetler; hâlimize göre, ya cezadır, ya kefarettir, ya da mükâfattır. Siyasetin hangi kademe ve yapısında olursak olalım, hangi hayat tarzını benimsemiş bulunursak bulunalım; kendi değerlerimizi unutan yahut ihmal eden bir yapının (hangi mülahaza ile olursa olsun) müdafii olamayız. İnsan nefesinin ve zamanının zerresini dahi ziyan etmeyen bir heyecanla, dolu-dolu yaşamalıdır. İslam, hayatın yaması olmamalı. Hristiyanlık gibi, zulmet sürüklenişinin ardından gelip onun pisliklerini temizleme durumunda bırakılmamalı. Kendi dinini bilmeyenden, o yolla hakikatin bütünlüğüne yönelik bakış açıları oluşturamayandan, dünyanın hiçbir yerinde aydın düşünen yetişmiş olmaz.







