--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Müslüman körü körüne taklit etmez ve aldatmaz

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
1

Dünkü yazının devamı

Kur’ân-ı Kerim; gerçek imanın ancak bir şeyi düşünüp, doğruluğuna kanaat getirmekle elde edileceğini, körü körüne taklidin, kâfirlerin işi olduğunu açıkça belirtiyor. Bundan dolayı mü’minlerin, saplantılarından kurtulup inançlarını araştırma, düşünme ve tam kanaat üzerine bina etmeleri gerekir. Taklidin karşıtı tahkiktir. Tahkik, hakk kökünden gelir. Hakk, Kur’ân’da en çok geçen kelimelerden biri ve Allah’ın isim-sıfatlarının bir tanesidir. Hakk, gerçek, doğru, delile deneye, akla, bilgiye uygun olan ve bunlar tarafından doğrulanıp desteklenen keyfiyet demektir. Cenab-ı Hak, Kur’ân’ın hak üzere geldiğini ve hakkı getirdiğini söyler.

Bunun mecburi (zorunlu) sonucu, hakka dayanmayan yani tahkik ürünü olmayan hiçbir şeyin Kur’ân’dan tasdik (onay) alamayacağıdır. Kur’ân-ı Kerim tahkike dayanmayan imana bile değer vermez. Taklide dayanan iman ancak başlangıçta, bir hazırlık devresi için kabul edilebilir. Bunun en kısa zamanda tahkike geçirilmesi şarttır. Tahkikin kısa yoldan ifadeye konuluşu şudur: Gerçeğe uygunluğunu belirlemek üzere karşıt kavramları da dikkate alarak araştırmak, bilgi ve düşünce süzgecinden geçirerek doğruluğunu ortaya çıkarmak. Bu yapılmadan peşinen benimsenen keyfiyet ne olursa olsun Kur’ân-ı Kerim buna bilgisizlik, karanlık ve körlük demektedir. İslam, özellikle çağdaş Müslümanların elinde bir din olmaktan ziyade, bir menfaat aleti halini almıştır. Son yaşadığımız (samimiyet ve gafletimizden aldatıldığımız) olaylar; İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnete göre hareket edilmemesinden, yetkili ve etkili âlimlerden değil, şeflerinin emrinde olan vatan, millet, ümmet ve devlet düşmanlarının emrine girenlerin istilasına uğramamızdandır. Bütün yaşadıklarımızın çıkışı, Müslümanların yanlış din anlayışlarıdır. Ölçümüz edille-i şer’iyye (Kitap, sünnet, icmâı ümmet, kıyası fukaha) değil, mensubiyetlerimiz oldu adeta. Bunlar, çıkarları uğruna Allah’ın vahyine ambargo koyan din istismarcılarıdır. Kur’ân bu istismarcıların başında Yahûdi ve Hıristiyan din adamlarını görmektedir. Ancak buradaki beyan geneldir. Bu din bezirganları kurdukları sömürü tezgahının gaflet ve bilgisizliğe oturduğunu bildikleri için kitlenin gerçek dini öğrenmesini sağlayacak bilgi ve bilince giden yolları ısrarlı bir biçimde tıkarlar. Bu yoldaki engelleri kaldırmak ve aşmak isteyenleri, kitlenin gözünde karalayıp etkisiz kılmak için iman ve vicdandan nasibi olan hiçbir canlının tenezzül edemeyeceği çamurlamalara başvururlar. Vahyi tebliğ etmemek veya olduğu gibi tebliğ etmemek İslâm dünyasının önemli problemlerinden biridir. Politik, ekonomik, ırki, bölgesel hesaplar yüzünden çağlardan beri işlenen bu günahlar; sahibi ve koruyucusu Allah olan İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’le kitlenin irtibatını büyük ölçüde azaltmıştır. Ortaya İslâm başlığı altında toplanan yığınlarca uydurma ve yalan çıkmıştır. Bu uydurma ve yalanların yaşamasına bağlı yüzlerce zümre ve anlayışın saltanatı vardır. Bu saltanatın yıkılmaması için, Kur’ân’ın kitleler tarafından öğrenilmemesi ve dinin vahyin dışındaki kabullerden arındırılmaması, çıkarcıların tek sığınakları halinde yaşatılmaktadır. Aklını kiraya veren ve basiretini kaybeden bu insanların taassubu vatana ihanet boyutuna taşınmış, kör bağlılığın ne kadar yıkıcı olabileceğini hepimize göstermiştir. Fertleri (bireyleri) mutlaklaştırma, masum ve dokunulmaz ilan etme de İslam’a aykırıdır. Bir insana bağlılık, onun her hali, sözü, kararı, iddiası, kayıtsız şartsız kabule dönüşürse idrak tutulması yaşanır. İnsanoğlunun hata edebileceği, unutabileceği ve isabetsiz davranabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Verilen sözleri tutmamak ve hile vasıtası yapmak her şeyden önce vicdanların derinliklerinde yer eden inançları temelinden sarsar. Diğer kimselerin gözünde de inançlara olan bağlılık ve güveni yok eder. Aldatmak için bile bile yemin eden kimse hiçbir zaman için sağlam bir inanca sahip olamaz ve inandığı yolda dosdoğru yürüyemez. Bunun da ötesinde yemin ettiği ve yemininden yalan çıktığı için insanların gözünde de inançlara karşı bağlılığın kaybolmasına sebep olur. Ve herkes bilir ki onun yaptığı yemininin aslı astarı yoktur ve hile yapmak, aldatmak için yemin etmektedir. Ve bu kötü örnek yüzünden onların Allah’ın yolundan uzaklaşmalarına vesile olur. Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok milletlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki sadakat ve doğruluk, inançlarındaki samimiyet ve ihlas, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları İslâm’a girdirmiştir. Böylece “ahde vefâ” ile kaybettikleri basit menfaatlerin yerine pek büyük kazançlar sağlamışlardır. Ahlâki anlamda insan, “ahdine vefa eden, sözünde duran varlık” diye tanımlanabilir. Mükemmel insanın tanımı ise tamamen budur. Rasulullah Efendimiz: “Ahdine vefası olmayanın imanı da olamaz” buyuruyor. Bir yerde de şöyle buyuruyor: “Ahdine vefası olmayanın dini de olamaz.” Ahde vefasızlık, küfrün en rezil şekli olan münâfıklığın da bariz (belirgin) niteliklerinden biridir. Peygamberimiz bu hususta: “Münâfık kişinin alâmeti üçtür: Konuşunca yalan konuşur, vaadedince vaadine ters düşer, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyânet eder.” Kur’ân ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefanın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Dinimiz bu prensipleri şöyle koyuyor: “Ahde vefa gösterin, sözünüzde durun.” (İsra 34)

Ve: “Ey îman edenler! Akidlerinize vefalı olun.” (Maide 1)      

Sözünde durmayan, her şeyden önce aldatan biridir. Ve Hz. Peygamberimiz: “Aldatan, bizden değildir” buyurarak, Muhammedî bir benliğin belirgin niteliğinin söze sadakat, ahde vefâ olduğunu belirtmiştir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: “Nâmert ve kahpe bir benlik her şey olabilir ama, Muhammedî olamaz.” 

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle