--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Mü’min kimliğimizi unutmayalım!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
1

Müslümanlar İslam’ı kimden öğrenmişlerse onun İslam anlayışını tevarüs ediyorlar. Bugünkü İslam anlayışının hemen birçok rengi, İslam’ın ana renginden az ya da çok farklılıklar içeriyor. Eğer Peygamber Efendimiz kabrinden kalkıp gelebilseydi, sanırım günümüzde ‘Ben Müslümanım’ diyen birçoklarını İslam’a davet ederdi. Sahabeden Hz. Muaz’ın naklettiği bir hadis-i şerif var, bu hadis şöyle:

“Bir gün gelecek bid’atlara sünnet diye sarılacaklar, sünnetleri bid’at diye terk edecekler. Biri çıkıp da, “Ey Müslümanlar! Şu işlediğiniz bid’attır!” diyerek o konuda gerçek sünnete çağıracak olsa, insanlar onu bid’atçı diye taşlayacak.” Bu ve benzeri yapılar (Feto dahil) hep yapılan amelleri Allah ve Resul’ünün ölçülerine arz edip ona uyma yerine yetişme tarzlarını, kendi ölçülerini dinimizin ölçülerinin yerine koymalarından kaynaklanıyor. Âyet ve hadisin gölgede kalıp, kendi ölçülerinin öne çıkmasından. Âyet-Hadis-Sahabe-Tâbiîn sıralamasının bozulmasından. Bu hiyerarşinin kaybedilmesinden meydana geliyor. 

Müfessir sahabe İbni Abbas dinde yaşama olan dindarlığı; İman (akide) ahlak, ibadet, muamelat sıralamasıyla yapıp bunları hayat tarzımız halinde tutmak/uygulamak olarak göstermiştir. Bu dört kısım yekpare (bütüncül) olarak zikredilen tasnifin de sıralaması bozulduğu gibi, yaşanmaz hale getirilip hayatın dışına çekilmiştir. 

İslam, siyasette piramidik bir modele dönüştürüldü ve namazdaki gibi ‘saf modeli’ yerini üsttekilerin ayağını, alttakilerin başı üzerinde durduğu ‘piramit modeli’ne bıraktı. Kendileri basamak olup dini yükseltme yerine, dini basamak yapıp kendilerini yükseltmeye kalktılar. Müslümanlar, ahlakî hedefleri olan bir gelecek tasarımı yerine dünyevileşmeyi koydular. Bu iki alandaki çözülme, dini alanda da gerçekleşti ve din; Hıristiyanlaşma, ruhsuzlaşmaya maruz kaldı. Bugün Müslümanların hayallerini ‘iktidar ve güç’ süslemektedir. Bu yaklaşım, zihinlerdeki Peygamber imajını bile kendi zihin yapılarına dönüştürdü. Resulüllahın hayatı kronolojik bilinen hayat olarak öğrenildi. İki ayaklı Kur’an olduğu, yaşayan/yaşatan, hayatıyla bizlere üsveyi hasene (örnek) olan, İslam ile insanı buluşturan (Allah’ın kulu ve Resulü) olduğu unutuldu/unutturuldu. “Beni Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi aşırı medh etmeyin. Ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm” diyen, karşısındaki insana “ne titriyorsun be adam! Ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” diyen bir Peygamber duruyor. Bugünün ortalama Müslümanın popüler din anlayışı, maalesef Asiye’ye değil Firavuna özendiren bir din anlayışı. İbrahim’in sancısına değil Nemrud’un kamçısına imrenmekte diyebilirsiniz buna. Karunlaşmış bir mantık elbette başarıyı Allah’tan bağımsız planlamaya kalkacak, O’ndan bağımsız kalacak ve düşünecektir. Tıpkı Karun gibi ‘Bu benim yeteneğim sayesinde bana verildi’ diyen bir anlayış.

Mucize, keramet, esrarengiziyet (gizem) olağan üstülükler peşinde koşan, ‘Şeriatsız tasavvuf olmaz!’ hükmünü unutan, ‘Öbür âlemde Şeriattan hesaba çekileceğiz, tasavvuftan değil’ beyanını hatırlamayan bir yapı meydana geldi. Yalnız Peygamberlerin ‘masum ve mahfuz’ oldukları bilinmeyip kendi mürşitlerini, idarecilerini, üstadlarını Peygamberlerin özellikleriyle anar hale geldiler/ getirildiler. ‘Mutlak itaat’ın kime yapılacağını bile bilmeyerek sapma/saptırılma yönüne getirildiler. ‘Sıratı müstakîm’i kaybettiler. Galiba küresel sistemin Müslümanları taşımak istediği yerde buydu. Üzerinde istedikleri gibi oynandığı bir zemine kaydırdı Müslümanları. Bulanık, keşmekeş, hercümerç bir ortam. İnsanların bir parça Müslüman, bir parça gayrimüslim olduğu bir zemin. Yani kırılgan ve kaygan bir zemin. İlkelerin kaybolduğu, ilkelerin olgulara feda edildiği, dünyevi maslahatın uhrevi maslahata üstün geldiği bir zemin. Vasıtaların (araçların) gaye (amaç) haline getirildiği zemin. İşte bu dönemde oldu ne olduysa. İnsanlar, yani Müslümanlar; paranın, makam ve mevkinin, emanet olarak verilen imkanların dünyada her şey olduğunu düşünür hale geldiler/getirildiler. Aynen Uhud’da ganimetlerin sahipsiz kaldığını gören okçular gibi abanı verdiler üzerine. Mevzilerini, siperlerini terk ettiler. Ve tabii siperlerini terk eden okçular ganimeti de elde edemediler; çünkü savaşı kaybettiler. Hepsinden kötüsü, kendilerini kaybettiler. Kendini kaybeden insan tasavvuruyla, insan eylemleri arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsan tasavvuru ise, inancından ayrı değerlendirilemez. Bu noktada şu soru kaçınılmaz olur: Eğer tasavvur bulanıksa, eylem nasıl duru olabilir? Kişinin eylemi bilgisini aşamaz; kişinin bilgisi bilincini aşamaz, kişinin tasavvuru inancını aşamaz. Şu anda zor olanı değil, kolay olanı tercih ediyoruz. Şahsiyeti imaja feda ettik. İmajla yetiniyoruz. İnsan olmadan Müslüman olmanın yollarını arıyoruz. Ortada şahsiyet yokken, şahsiyetsiz kadrolarınız, o kadrolarla oluşturduğunuz kurumlarınız varsa, işiniz zor demektir. Onun için de; birçok noktada tabiri caizse çoğalıyoruz. İddialı çıktığımız birçok alanda elâleme gülünç oluyoruz. 

Düşmanımıza olan nefretimizin içi boş. Çünkü onu dengeleyecek olan, dostunuza olan derin muhabbetinizdir. Vardığınız noktada, düşmanımızın çok kötü bir kopyası olmayacağımızı kimse garanti edemez. Demek ki hâlâ yenilmişlik psikolojisi var. Unutmayın, İbn Haldun’un dediği gibi, ‘Mağluplar daima galipleri taklid ederler.’ Bizim psikolojimiz mağlubiyet psikolojisidir. Onun için de mağluplar gibi davranıyoruz. Önce mağlubiyet psikolojisinden kurtulmamız şart. Bu da cemaat ile olur. Birlik ve beraberliğimizin de camide, cemaatta olduğu kaçılamayacak bir gerçektir. Bu da şekli dindarlıktan muhtevalı, kaliteli, seviyeli, kabukta kalmayan özü kavramış dindarlıkla olur. Bu yolun adımları da İslâmi kavramların bilinmesiyle başlar. Kendi kavramlarımızı, kendi ölçü ve değerlerimizle öğrenmeden yapılan/yaptırılan algı operasyonlarıyla Batı’nın kavram ve düşünce yapısıyla hareket etmek; bizleri demokrasi-İslam, ekonomi- faiz, laiklik-din, devletsiz İslâm, hayat tarzına çekilmeyen vicdanlara hapsedilen İslâm, müdahalesiz İslâm, kısaca hayatın dışına çekilmiş/çektirilmiş İslâm! Eline silah tutuşturularak teröristlik yaptırılan “Allah!” diyerek insanları öldürten, mabedleri yıkıp yaktırılan, üzerinde dini kıyafet taşıttırılan kendi militanlarını/ uşaklarını kullanarak; terör ile İslâm’ı yan yana gösteren emperyalist devletler!  

İslam’ın yayılış tarihi, başından beri, dost düşman herkesi kendisine hayran bırakmıştır. Çok kısa bir zaman diliminde üç kıtaya yayılan Muhammedi davetin yayılış hızının sırrını çözmek için, birçok oryantalist ter dökmüştür. Bu işin sırrı, yine bu davetin ‘cemaate’ verdiği önemde yatmaktadır. Bireycilik, vahşi kapitalizmin de, kutsal karşıtı sekülarizmin de, insanı her şeyin ölçütü kabul ederek onu haddini bilmez eden hümanizmin de temelinde yatan esas sebeptir. İnsan; güven tahtını kredi kartına terk etmeden, iman tahtını rasyonalizme terk edemezdi. Sonunda bireycilik şahsiyete, bencillik ben idrakine galip geldi. Benden ‘biz’e ulaşamayanların, benden bencilliğe ulaşmaktan başka çıkar yolları kalmamıştı. ‘Ben’den, ‘ben idrakine’, oradan da ‘biz’e ulaşanların oluşturduğu bir yapıya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Gönül insanları, gönüllü kuruluşlarda vazife alsınlar. “Allah’ın rızasının her şeyden büyük olduğu” Ayetini unutmayanlar küsmesinler. Hak ve hakikatin ikamesinde pay sahibi olsunlar.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle