Deprem dolayısıyla medyaya düşen önemli görevler!
Herkes yiyecek, içecek, giyecek götürüyor; barınma gereçleri temin ediyor. Bunlar gerekli şeyler, ancak bütün bu şeyler depremin sadece fiziki yaralarını sarmaya matuf yardımlar. Oysa ki deprem yalnızca bedenlerde yara açmadı, depremin yaraları yalnızca fiziki alanla sınırlı değil; belki ondan daha da büyük tahribatı ruhlar üzerinde yaptı, insanların maneviyatını sarstı. Moraliniz yoksa, hangi iştahla gönderilen yiyecek ve içecekleri yiyip içeceksiniz? Ruhunuz sarsılmış, içiniz kararmış, yüreğiniz ağzınıza gelmiş, umudunuz kırılmışsa; isterse kuştüyü döşek sersinler, nasıl uyuyacaksınız?
Depremzedelerin manevi yardıma olan ihtiyacı, maddi yardıma olan ihtiyacından daha büyük. Bu ihtiyaç, depremin fiziki yaraları sarılıp günler geçtikçe daha da artacak. İnsanlar henüz depremin şokunu üzerlerinden atamadılar. Hani, tıpkı Kur’an-ı Kerim’de “o bir günün depremi” tasvir edilirken söylendiği gibi: “insanlar sarhoş olmadıkları halde sarhoşmuş gibi görülürler.” Şimdi, depremzedeler işte bu ruh hali içerisindeler.
Olayın metafizik boyutundaki korkunç tahribatı şimdilik pek fark eden yok; bunun en büyük sorumlusu da birkaç istisnasıyla olaya salt seküler bir gözlükle bakan ve Allah adını anmadan deprem haberleri vermeye kararlı olduğu anlaşılan laikçi medyadır. Depremin mahşerinde dahi ideolojik takıntılarını terk etmeyen o kafa nazarında deprem ille de bir ‘doğa olayı’dır. Her şey sebep-sonuç ilişkisi içerisinde izah edilmeye çalışılır; izah edilemeyen tarafı ise bütünüyle ‘tesadüf’tür. Seküler dünya görüşü Allah’ın yerine ‘doğa’yı, takdirin yerine ‘tesadüf tanrısını’, ibretin yerine ‘şans’ ve ‘uğur’ gibi ilkel hurafeleri koymuştur. Onlar, halkın diline ve dinine yabancı bir jargonla Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya yeminli gözüküyorlar. Bu kör ve sağır yaklaşım, İslamî duyarlıkla yayın yaptığı kanaati yaygın olan televizyon kanallarının da azami dikkat, itina ve hassasiyet göstermesi gereken husustur. Böylesi afet zamanlarında en büyük görev, sağduyu ile yönetilen medya organlarına düşmektedir. İnsanımızın yıkılan maneviyatını kaldıracak, sarsılan ruhunu sükûnete ve sekinete erdirecek, inancı yara alanlar varsa onların imanını tamir edecek ve her şeyden öte dünya-ahiret dengesini doğru bir orantıyla kurup insanlara ölümün bitiş anlamına gelmediğini hatırlatacak yayınlar yapmak, en öncelikli/birincil görevleridir. “Takdir-i ilahi”, yani “Allah’ın takdiri”, Allah’ın ölçüsü, yasası, kuralı, sünneti, istek ve iradesi anlamına gelir. Siz değerli okuyucularıma bu vesile ile dini bir hüküm hatırlatması yapmak istiyorum.
İnsanın irade ve sorumluluğunun kapsamına giren her şeyde Allah’ın takdiri “insanın aklını ve iradesini kullanması”dır. Allah insana iradesini kullanarak seçmeyi “takdir’’ etmiştir ve işte irade ve sorumluluk kapsamına giren her şeyde “takdir-i ilahi” budur.
İlahi takdirin irade verdiği insanın sorumluluğuna bırakılan bu gibi durumlarda, insan, iradesini kullanmayıp, seçme sorumluluğunu doğru bir tercihle yerine getirmiyorsa, “Allah böyle dilemiş!”, “takdir-i ilahi buymuş!”, “kader!” deyip işin içinden çıkamaz. Bu tür bir yaklaşım, Kur’’an-ı Kerim’in kınayarak aktardığı Mekke putçularının tavrını hatırlatır. Mekke putçuları, niçin puta tapmakta ısrar ettikleri sorulduğunda Allah’a iftira olan şu mazereti ileri sürüyorlardı: “Eğer Allah dilemeseydi biz O’ndan başka şeylere tapmazdık.” (16:35 ; 6:148) Âyetlerine mealleriyle beraber bakabilirsiniz. Bu küstahça mazereti ileri süren seküler mantıklı Mekkelilerin, Allah’ın vahiy yoluyla duyurduğu sözlü iradesine karşı açıkça tavır aldıkları bir gerçek. Böyle bir mazeret ileri sürerken, hiç de samimi olmadıkları ortada. ‘Her şeye kadîr olan’ın külli ve mutlak iradesini yok sayan seküler mantığın inkarcılığıyla, O’nun insana verdiği cüz’î ve sınırlı iradeyi yok saymak anlamına gelen tavrın iftiracılığı aynı kapıya çıkar: Allah’a, insana, eşyaya ve kendisine karşı saygısızlık ve sorumsuzluk.
İslam’da içsel arınma yollarından biri olan tevbe ve istiğfar müessesesi, insanın eylemlerinin sorumluluğunu kabullenmesi üzerine oturur. Bahşedilen özgürlük nasıl ki bir insan hakkı ise, yüklenen sorumluluk da bu hakkın doğru kullanılmasıdır. Bir başka ifadeyle; mükellef olanın sorumluluğu, sorumlu olanın iradesi, iradesi olanın özgürlüğü vardır. İşte bundan dolayıdır ki, Uhud yenilgisi için ‘Bu başımıza nereden geldi?’ diyenlere Kur’an-ı Kerim açıkça şöyle cevap veriyor: “Sizin, kendi yüzünüzden!” Bunları; âyetleri hayatımızın, zihin, düşünce/fikir yapımıza koyalım; dinimizden bağımsız bir hayat yaşamayalım. Bütün iç ve dış şer güçlerin plan ve programı olan ‘vicdanlarda kalan, hayata sokulmayan, ılımlı bir din’ dayatmasına tedbirli olalım, Protestanlaşma faaliyetlerine ‘dur!’ diyelim için yazma ihtiyacı hissettim. Takdir sizin.
Öncelikle söyleyeyim ki, seküler dünya görüşüne mensup olan insanların, Allah’ın vaz ettiği hayat prensiplerini bir tarafa bırakıp, ilahi iradeye uygun bir hayat yaşamayı reddettikleri halde; başları sıkışınca “takdir-i ilahi” söylemine sığınmalarını, bazıları gibi ‘buna da şükür’ denilecek bir gelişme değil, bir ikiyüzlülük olarak görüyorum.
Deprem âfetini ‘doğa olayı’ ilan edip Allah’tan bağımsız değerlendiren, dikkatlerimizi hep hadisenin kabuğu olan illetlerine yönlendirip ibret ve hikmetlerinden kaçıran ‘seküler bakış açısını’ unutmayıp bu zihniyetle hep mücadele edelim. Sadece âfet günlerinde değil, her zaman her yerde. Bu zihin yapısı çeşitli maskelerle, çeşitli isim altında Müslümanların imanlarını, değerlerini, fikir yapılarını bozmaya devam ediyorlar. Bizler de Müminler olarak mücadeleye ‘iman ve ahlak davamız’ı ikame etmeye devam edeceğiz. Sözün burasında, manevi imar seferberliğinin kendisinden beklendiği Diyanetin de devletin de her şeye rağmen (Elhamdülillah eski dönemlerdeki gibi değil) bu ‘gönül imar ve seferberliğine artarak devam etmesini/ettirmesini temenni ediyoruz.
Şimdi depremzedeler için manevi bir ‘imar seferberliği’ başlatılmalı. Bütün gönüllü kültür teşekkülleri ve sivil örgütler, cemaatler, tarikatlar; özetle sözün özünü söyleyebilen ve sözü özünden söyleyen herkes, olayın tozu-dumanı çekilip de herkesin acıları ve sancılarıyla baş başa kalacağı önümüzdeki haftalarda çadır çadır manevi bir imar seferberliği için üçer-beşer kişilik ‘‘manevi tamir ekipleri’ oluşturmalı. Çadırlara girip Kur’an okumalı, diriler ve ölüler için dua etmeli, can kaybı olan ailelerle birlikte gıyabi cenaze namazı kılmalı ve insanın tek dünyalı değil çift dünyalı olduğu hatırlatılmalı. Gidenlerin aslında ‘ebedi bir hayata’ başladıkları, bizim de, sonunda oraya gidip onlarla buluşacağımız, imanın en büyük imkan olduğu hatırlatılmalı!
Depremde yıkılan binalara karşılık bir teki bile yıkılmayan ağaçlar gösterilerek, kökü olanların yıkılmayacağı, ağaca göre kök ne ise insana göre de imanın o olduğu hatırlatılmalı. Bu ülkenin ruh köküne ihanet edenler, bu kökü söküp atmayı beceremeyeceklerdir.
Tek katlı binaların çok katlılara inadına ayakta durduğu örnek verilerek, üst üste yığma hırsının yıkılışı getirdiği hatırlatılmalı; ‘yığanlarınki yıkılır’ denmeli; günahlarını üst üste yığanların, kendi günahlarının altında kaldıkları, Allah’a dayananın yıkılmayacağı hatırlatılmalı. İş başa düşünce, baş da işe düşmelidir. Bu baş da Cumhurbaşkanımızdan, Diyanet işleri başkanımızdan her kesimin liderliğinde olmaya devam etmeli. (Elazığ’a gidildiği ilk günün heyecanı ve idealistliği içinde olur/olacak İnşaallah) Varlıkları tahribe sebep olanlar tamire girişemezler. Yardım emanetini ‘‘emin’’ olmayan ellere vermek ‘emaneti ehline vermemek’tir. Dikkat edelim. İhlaslı kardeşlerimizin yaptığı yardımlaşmalar esnasında, dayanışma ve kardeşlik konusunda göz yaşartıcı anlar yaşandı.
Bu millet, deprem gecesinde Elazığ’daydı, Malatya’daydı, faciayı yaşayan her yerde.
Unutmayalım, Türkiye manevî olarak çökerse maddî olarak da (ne kadar güçlü olursa olsun) yaşayamaz, çöker Allah muhafaza.







