--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bir Allah Dostu kardeşimin ölümü münasebetiyle…

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
2

Ölümü unutturmayan ağır hastalıklar, ameliyatlar geçiren bir kardeşiniz olarak ecelimiz gelmediği için yaşıyoruz.

Bu cumartesi çok sevdiğim arkadaşım, din kardeşim, aynı zamanda dünürüm (oğlumun kaim babası) ve gönül dostum, adaşımın (Yaşar Kaya’nın) âni vefatı beni biraz sarsınca ölüm hissiyatımı siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

Ne güzel sözdür ‘ölümün bizi nerede, ne zaman bekleyeceği belli değil, en iyisi biz onu her an, her yerde bekleyelim.’

Üstad Necip Fazıl da asıl hüneri ne güzel söylemiş:

O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner

Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner…

Yahya Kemal’in Madrid büyükelçisi olduğu bir dönemde, kendisine Türkiye’nin nüfusu sorulduğunda Üstad, tereddütsüz “80 milyon” der. “Ne diyorsun ekselans? Biz 10-15 milyon biliyorduk” dediklerinde, şair yine tereddütsüz cevap verir: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız, mezardakiler de nüfusumuza dahildir.” Ne kadar güzel! Bu güzelliği, nezaheti, nezaketi, hassasiyeti unuttuk.

Asıl uyanış değil midir ölüm. Modern toplumun hiç işitmek istemediği kelimedir ölüm! “Her nefs ölümü tadacaktır!” ilahi ikazını bile ‘moral bozucu’ bulmuştu günümüz insanı. Ölüm konuşunca herkes susmaz mı? Ölümün sesi, bütün seslerin üstünde değil mi? Ölüm hayatın diğer yüzü. Ölüm, ‘sessiz çığlık’.

Ârifler, ölümle hayat arasındaki mesafeyi sadece bir ‘nefes’ olarak görmüşler. Kur’an-ı Kerim, “Ne ölü zannettiklerimiz var ki diridirler, ne diri zannettiklerimiz var ki ölüdürler.” Hitab-ı ilahi ile ikaz eder bizleri. Bir yere toplanmış bir kalabalığa:

“–Bugün akşama kadar yaşayacağım, diyen ayağa kalksın!” diye ilân edilse, bir tek kişi ayağa kalkmaz. Şaşılacak şeydir ki, bu hakikate rağmen, bütün cemaata:

“–Her kim ölüme hazırlık yapmış ise, ayağa kalksın!” diye ilân edilse, yine bir tek kişi yerinden kalkamaz!” İnsan, hiç düşünmez mi ki; ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüz yüze gelmektedir. Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felâketler, hayatta her an mevcut olan, fakat insanın gaflet ve aczi sebebiyle çok defa habersiz olduğu nice hayatî tehlikeler, ölümle insan arasında ince bir perde bulunduğunu göstermiyor mu?

Ölüm, hayatın öteki yüzü; her doğanın kaçamayacağı kesin ve keskin gerçek. Ölüm, ademoğlunu bekleyen mecburi akıbet. Aslına bakarsanız, insanın bir an değil her an yaşadığı bir gerçeklik ölüm. İnsan bedeninde ölüm ve hayat her an yan yana, iç içe ve yüz yüze; insan hücre hücre, her an ölmekte ve her an dirilmekte. 

Her nefes verişte ölmekte ve her nefes verişte dirilmekte. 

Hz. Ebubekir’’in “Ölüm’’ü nasıl bilirsin?” sorusuna verdiği cevap, adeta bu gerçeği hatırlatıyor: “Nefesi aldığım zaman veremeyecekmiş, verdiğim zaman alamayacakmış kadar kendime yakın bilirim.”

Her 24 saat bir ölüm provasıdır insan için; gündüzü dünya, gecesi kabir, sabahı “ba’su ba’de’l-mevt” (ölümden sonra diriliş) olan bir prova. Bu ölüm provasını vicdanında hissedenler, gündüzün muhasebesini, kabre girer gibi girdikleri yataklarına girince vicdanlarında yapar, yargılanmadan önce kendilerini yargılarlar. Dünya hayatını hesabını verebilecek şekilde yaşayanlar, ahiret hayatında ebedi mutluluğu yakalaması gibi. Gündüzü âbâd edilmiş bir günün gecesi berbâd olmaz. Çünkü “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, nasıl dirilirseniz öyle mahşere çıkarsınız.” Aynen böyle; gündüzünüz nasıl geçerse gecenize o yansır, gecenize ne yansırsa sabahınızı o belirler.

İslam medeniyetinde, insanlar ölüleriyle yüz yüze, kapı komşusu gibi yaşarlardı. Aslında bu, kendi ölümleriyle yüz yüze yaşamak demeye gelirdi. Sabah perdelerini açtıklarında, mezar taşlarını görmek, onlara modern insana verdiği gibi ürküntü değil, muhasebe ve sorumluluk hissi verir, kabirleri kendilerine sürekli nasihat eden bir “nasihatçı” gibi algılarlardı. Tek dünyalılar, hayatlarında yaptıklarının hesabını veremedikleri zaman, veremedikleri için ölüme sığınırlar; iki dünyalılar hayatlarının hesabını vermek için ölüme hazırlanır ve giderken “er-Rafiku’’l-a’’lâ” (Yüce Dost’’a!...) diyerek giderler.

Tek dünyalılar için ölüm bir ‘‘kaçış’’, iki dünyalılar için ölüm bir ‘’kavuşma’’dır. Tek dünyalılar, yatırımlarını hep dünyaya yaptıkları için ölüm deyince gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi olur ve yüzlerinde korkunun rengini görürsünüz; onları ölüme razı eden tek şey ‘dünyalarının yıkılması’dır. İbretle seyrediyorsunuz değil mi tek dünyalıların halini ve çift dünyalılarla aralarındaki derin farkı?

İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn: O, bütün iyi adamlar gibi, iyi bir ata bindi ve gitti.

Ölümle ilgili okuduğum dede-torun arasındaki şu manidar konuşma ile bitireyim. 

“- Hayat nedir dedeciğim?” diye sormuştum.

 “- Ezanla namaz arasıdır” dedi. 

“Bu da ne demek! Ömür o kadar kısa mı dedeciğim?”

Tebessüm ederek:

 “- Ne zannettin ya… Evet o kadar kısa!..” dedi. 

“- Ama bu ezanla, bu namaz nedir bilir misin?” diye sordu. 

Bilemedim. 

“- Nedir ki?” dedim. 

“- O namaz: ezansız namaz, o ezan ise; namazsız ezandır.” 

“- Onlar da nedir dedeciğim?” dediğimde, başımı okşayıp: 

“- Hani geçen gece amcanın bebeğinin kulağına o gün ezan okumuştuk ya…

 “- Namazsız ezan değil miydi o ezan?” dedi. 

“- Peki ya ezansız namaz?” diye sordum. 

Yüzüme baktı, baktı, baktı ve: 

“- Bir gün deden öldüğünde onu da öğrenirsin!” dedi.

Allah gani gani rahmet eylesin, taksiratını affetsin. Bizleri Rasulüllah Efendimizin sancağı altında Cennetinde buluştursun.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle