Batı’ya medeniyet ve insanlık dersi!
Konuşulması gerektiği halde konuşulmayan çok mesele var. İçinde yaşıyoruz, sıkıntısını çekiyoruz, ama konuşup yazamıyoruz. Engelleyici sebep, alışkanlıklarımızdan, telakkilerimizden kaynaklanıyor. Kendimize göre çözümler ürettiğimiz oluyor. Fakat bunlar, şifahi ve dar çözümler. Açık müzakerelere, tahlillere, mukayeselere yönelmeden tatminkâr neticelere varmak mümkün değildir. Meseleleri cesaretle ilim ve tefekkür zeminine bütün açıklığıyla götürmeden, usul şartlarına tam riayetle serbestçe konuşup-yazmadan zaruretleri aşamayız ve bilhassa gençlerimize yol gösterici olmak vazifesini hakkıyla ifa edemeyiz. Meseleleri kucaklamalıyız, ihata etmeliyiz, usulün zeminine ve ilmin-tefekkürün mihverine oturtmalıyız. Şahsi değerlendirmeler ancak ondan sonra elene-elene, süzüle-süzüle kıvamlanır ve bir değer kazanır. Sıkıntı, yaşanılan noktadan çareye yol bulma sıkıntısıdır. Bu sıkıntı, ilmi-fikri izahları gerektirir.
Yeni bir tahammül ve cesaret çığırı açmalıyız. İlmi-fikri sahada, yeni bir tahammül-tefekkür hamleciliğini başlatmalıyız. Bunu başaramazsak, birikimin, yoğunlaşmanın önünü açamayız. Kendi hasretimiz, kendi ruhumuzu bunalıma düşürmeye başlar. Aynı mecrada buluşan besleyici nehir kolları gibi, bir izahlar manzumesi halinde bütünleşip her türlü tıkacı fırlatıp atan gürül gürül bir akışın sıhhat şartlarını tesise mecburuz. Her türlü meseleyi, problemi çözmede kendi değerlerimizde (İslâm’da) arama, bulma yolumuza devam etme! Özü bu. Yanlış rehberlere tutunup, yanlış yollarda vakit ve enerji tüketmeye paydos!
Allah’ın vahyini insanlara tebliğ etmekle vazifeli olan Peygamber Efendimizin Sünnetini ve hadis-i şeriflerini anlamadan İslâm anlaşılamaz. Dinimiz, Rasulüllahın fiil ve kavillerindeki mesajla uygulanabilir. Peygamberimizi hayatın dışına çeken, devreden çıkaran bir din anlayışı sakat bir din anlayışıdır. Rasulüllahın hayatı, Kur’an’ın tatbiki ve pratiğe dönüşmüş şeklidir. Onun içindir ki mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye O’nun ahlakı sorulduğunda, “Siz hiç Kur’an’ı okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’andı” diye cevap vermişlerdir. Zaten sünnet ve hadis, Mü’minin aklını, şahsiyetini, hayatını inşa eder. Gerek siyer kitaplarımızı, gerekse hadis-i şerifleri dikkatli okuyup amel edersek ifrat ve tefride düşmeden itidalli ve istikametli bir yol izleyebiliriz. Son zamanlarda mü’minler olarak, ölçü ve dengenin kaybolduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bütün yapılan amellerin Allah ve Rasulüne arz edilip o ölçüye vurularak değerlendirilmesi gerekirken, çeşitli düşünce ve mülahazalarla herkes kendi koyduğu ölçüye uyar oldu. Bu ölçüye dikkat etmeyen herkes (cemaatler de) dahil.
Meselâ İsevilik/mehdilik meselesi! Her hal ve şartta yaşanması gereken dinimiz, tartışılır din haline getiriliyor. Tartışıp kahve sohbeti haline getirenler de (maalesef) ilim ve fikir adamı olarak geçinenlerden, halk tabakasına varıncaya kadar. Halbuki ilim ve fikir adamları, entelektüeller; ilim meclislerinde konuşmalıydılar. Öyle olmayınca onlar da hemen herkese (dinimizi) yaşanması gereken hayat nizamı olmaktan çıkarıp ‘TV kültürü’ haline getirdiler. Meselâ dediğimize kısmen temas edeyim. Her türlü ilmi ve fikri bütün çalışmalar yapılarak, objektif ve iyi niyetle bir incelemede bulunularak Hıristiyanlık ve Hz. İsa’nın hayatı tetkik edilse acaba ne gibi sonuçlara varılır? Sonuçların sonucu şöyle tezahür eder: “Hz. İsa ve İsevilik hakkında en sağlam ve sıhhatli bilgi Kuran’ı Kerim bilgisidir.” Gerek Katoliklerin gerek Ortodoksların gerekse misyonerlerin bütün faaliyetlerine, İslâm’a karşı yapmış oldukları her türlü tezvirat’a, iftiralara karşı boynumuzu büküp ‘onların inançları, inançlarından doğan idealleri öyle gerektiriyor hoşgörülü olup izin vermeliyiz’ mi diyeceğiz. Bu neyin ölçüsüdür veya ‘Her din kendini tanımlar başkalarının tanımlamaları müdahale olur’ deniliyor. İslâmi açıdan bakalım öyleyse ‘batıl din, muharref din’ kavramlarını niçin kullanıyoruz. Biz Müslümanız ve bütün dinlerin tasniflerini, tariflerini, izahlarını İslam’a göre yaparız hatta felsefi ekollerin tariflerini, tasniflerini, izahlarına da. Ancak bunu dayatmayız ama başka türlüsünü de yapmayız. Onları muhatap aldığımız zaman uygulayacağımız ortak noktalar ve akli ölçüler arama metodu, ‘tarif’ değil izah değil, özel irşad ve ikna metodudur. Bize birisi ‘Hıristiyanlık nedir?’ diye sorsa, ‘Bir İncil al da, öğren!’ mi diyeceğiz? Hıristiyanlığın ne olduğunu aslen Hıristiyanlar bilmez. Bilselerdi zaten Hıristiyan olmazlardı, Hıristiyan kalmazlardı. Bilmek başka, saplanıp kalma başkadır. İddia ve zan başkadır Hakikat ve idrak başkadır. Bir halin içinde olmak da başkadır Onun mahiyetini kavramak da. Demokratik olacağız diye aklın ve hayatın dışına savrulmayalım. Aklın ve hayatın dışında ne demokrasi, ne hürriyet olur. Sadece gaflet ve nedâmet olur.
Aşırı bir gayretkeşlik, telaş, âdetâ hipnotize olmuş insanların hali son derece ibretâmizdir. Unutmayalım ki: Taklit eden edilenden daima daha beter durumdadır. Batı’yı biz biliriz. Dünyaya internet ve dijital teknoloji ile hâkim olan sömürgeci/emperyalist Batı medeniyetinin hastalıklarını da, müspet vasıtalarını da biz biliriz. Beş asır onlarla ayrı coğrafyada bin bir veçhesi olan mücadeleler ve münâsebetler içinde yaşadık. Bu tecrübeye, başka hiç bir millet sahip değildir. Son yaşadığımız koronavirüs hastalığındaki bu salgında millet ve devlet olarak verdiğimiz/gösterdiğimiz bu medeniyet dersi; vahşeti medeniyet/uygarlık diye yutturan Batıya tam bir ders değil mi? Küreselleşen dünyaya (Bu belayı başımıza saran Çin dâhil) Büyük devlet ve büyük millet olmanın insanlık dersinden başkası değil. Bu fikir/düşünce cümlelerini değil, ABD polisinin zenci insanımızı öldürme ırkçılığını seyrediyor, ‘ırkçılık’ diyoruz o kadar.
Şefkat, merhamet, rahmet medeniyetinin temsilcileri olduğumuzu, (yaşayalım yaşamayalım) bunun da ‘İslâm Medeniyeti’nden geçtiğini ne zaman haykıracağız? Tabii ders çıkarılıp yaşananlardan ibret alınıp olaylardan fikre/düşünceye dönüldüğünde!







