Atalarımızın yanlışına da mı tâbi olalım?
Her gün yaşadığımız olaylar hepimizi sürüklüyor. Gündemi biz belirleyemiyoruz. Fikirler/düşünceler yok. Magazin, sosyal medya, internet teknolojisi, dijital istila, zihin ifsadı var. Kur”an-ı Kerim, hadis-i şerifler, siyer bu üçlü hep hayat tarzımın ölçüsüdür. Âyetler bugün nazil olmuş gibi çeşitli meallerle/tefsirlerle okurum. Ama bir âyet ama bir sayfa… Anlamaya çalışarak, tefekkür ve tezekkür ederek. Okurken şu âyet dikkatimi çekti. İç ve dış dünyama ışık tuttu. Dindarı, muhafazakârı, liberali, vs. herkes -İslam’ı yaşasın yaşamasın- kendi değer ve ölçülerimize vurması gerekiyor. Nasıl mı? Buyrun düşünerek okuyalım:
“Onlara, Allah‘ın indirdiğine uyun, dendiğinde: Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!” Kur‘ân-ı Kerim; bu ve buna benzer elliye yakın âyetinde kötülüğünden ve tahribinden yakındığı ecdatperestliği daha çok atalarının geleneklerini ilahlaştırmak, bu gelenekleri dokunulmaz ilan etmek, başka bir ifadeyle, ‘gelenek tabuculuğu’ olarak vermektedir. Bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, Allah‘ın emrine ve Hakk deliline uygun olmasıdır. Allah‘ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine Hakk‘ın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere (atalar bile olsa) uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi yenilerde de böyledir. Kısaca hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne bilgisizlik ve istektir. Allah‘ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Âyet gösteriyor ki, kısaca ve genişçe bir hak (doğru) delile dayanmayan yalnız başına taklid, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup taklid etmek aklen bâtıl olduğu gibi, şüpheli olan konuda da delilsiz taklid, din açısından uygun değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi, Allah‘a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Çoğu insan, şeytana, kendi vehimlerine kapılıp doğru yoldan sapmıştır. Artık onların ardından gelen nice nesiller de körü körüne onları taklid edip bâtıl yolda yürümüşlerdir. Bu insanlara gittikleri yolun yanlışlığı gösterilip hak yola dâvet edilseler, bir türlü körü körüne saplandıkları taklid bataklığından çıkamazlar. Gittikleri yolun yanlışlığı ispat edilse bile, onlar atalarının gittiği yolun doğru olduğuna inanır, bir türlü ondan ayrılmazlar. „Üstâd böyle dedi, büyüğümüz böyle buyurdu. Onun dediği tartışılmaz itaat edilir. onun dediği doğrudur.“ diye ısrar ederler. Bilmezler ki hatadan salim olan yalnız Allah‘tır. Yalnız Peygamberler masum ve mahfuzdurlar.
Ölçü kitap yani Kur’an ve sünnet yani Peygamberin yoludur. Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş olan en mükemmel insan da Peygamberimizdir. Peygamberler, onların vârisleri olan âlimler, bu sapık insanları yola getirmek için kendilerine nice deliller gösterirler, nice hikmetli konuşmalar yaparlar ama bunlar bir türlü anlamazlar. Kendi düşüncelerini, yetişme tarzının getirdiklerini doğru kabul edip dinin yerine koyarlar. Doğrunun ölçüsü, Resulüllah’ın sünneti ve onun talim ve terbiyesiyle sahabenin inanıp yaşadığıdır. Hakikatin yegâne ölçüsü olarak kendi grubunun, ya da kendi üstadının söylediklerini görmek, Resulüllah’ın verdiği o ölçüden uzaklaşmanın en belirleyici özelliğidir. Sapkınlıkların temelinde, yetişen nesillerin sahih İslami bilgiden mahrum bırakılması yatmaktadır. Eskilerin gelmiş oldukları noktada kalmak, bir adım dahi ileri gidememek, hatta onların vardığı fikri seviyeden daha geride kalmak, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Her nesil, kendi toplumunu daha ileriye götürmekle yükümlüdür. Salih ataları takip edip ilmen ve ahlâken ilerlemek lâzımdır. Ancak imandan ve ilimden yoksun ataların yolundan gidilmez. İşte Kur’ân-ı Kerim de bunu anlatıyor. Dini anlamada ve onu kendi dini kılmada aklını ve fikrini kullanmayanlar dini asla doğru anlayamazlar. Resulüllah Efendimiz “Cahillik illetinin şifası sormaktır” buyurur. İlmiyle meşhur sahabiler kafalarındaki ‘acaba’ları Resulüllaha bile, hep sormuşlardır. Bu kör taklit bizi başkalarının ulaştığı hakikatlerden mahrum kalmaya götürür. ‘Hepiniz hata eden insanlarsınız, ama hata edenlerin iyisi, hatasından tövbe edenlerdir’ buyrulur. Müslüman olmuş bir Batılı entelektüelden -Roger Garaudy’den- örnek vereyim: “Niçin bu gün İslâm, bu Allah’ın yolu, Dünya üzerinde ışıldamıyor? Niçin Müslümanlar, sömürgecilikten kurtulmuş olmalarına rağmen, tarihin müessir (etkin), öznesi değil de nesnesi olarak kalıyorlar? Niçin tarihi girişkenlik (önderlik) örneği vermiyorlar?” sorularına cevap ararken şu tesbitleri yapıyor: “Çünkü bu kanun, bu şeriat, tarihin ilk yüzyıllarından itibaren, canlı gelişimi içinde durdurulmuş, çarpıtılmıştır. Kur’an kendi çağlarının sorunlarını çözme dehası göstermiş olan insanların gözüyle okunmuyor. Oysa biz kendi çağımızın problemlerini onların ‘formüllerini tekrarlamak’la yetinerek değil, ancak onların metodlarından ilham alarak halledebiliriz. Kaynaklara dönüş demek, gözler geçmişe dikilip kalmış halde, geleceğe geri geri giderek girmek değildir. Aksine yaşayan kaynağa ve İslâm’ın ilk yüzyıllarının dinamizmini bulmak demektir. Şeriat, gidilip bulanık ve kokuşmuş su alınacak durgun bir su birikintisi (Bir gölet) değildir. Şeriat, parıldayarak gürül gürül akan ve güçlü dalgalarıyla kıyıları döverken oraları verimleştiren güzelim bir nehirdir.” (Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, kitabına bakabilirsiniz.)
Yularını başkalarının eline verip güdülen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye ‘mukallit’ denir. Taklid, insanı hiçbir bilgiye ulaştırmaz. Ancak dini hükümleri; asıllarından çıkarma yeteneğinde bulunmayan kimse, zamanının en mutemet bilginini bulup onun fetvâlarına uyar. Çünkü Cenâb-ı Hakk: “Bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilenlerden) sorun.” (Nahl 43) buyurmuştur. Peygamberin getirdiklerine uymak kuru taklid değildir. Çünkü Peygamberin getirdikleri, en doğru yoldur. Yüce Allah, Peygamberin diliyle: “Ben size, babalarınızın üzerinde bulduğu (din) den daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yolunu) mu (tutacaksınız)?” (Zuhruf 24) âyeti ile Peygamberin getirdiği en doğru yola uymayanları kınamaktadır. Şüphesiz yaratılmış en yüce insan Peygamberimizdir. Ama onu yüce bilmede aşırı gidenleri, Allah da Resulü de uyarmıştır.
Allah Rasulü’nün yaşadığı “model hayat” hiçbir sahteliğe izin vermeyecek kadar gerçek ve açık olarak ortadadır. Resulüllah Efendimizin hayatı hep ifrat ve tefritten uzak, ‘itidal hayatı’dır. Her sözü ve hareketi itidal güzelliği taşır. Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidali, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları, abartıları’ önemsiyorlar? Peygamberimiz: “Dinde ifrat (aşırılık) helake sebeptir.” buyuruyor. Çünkü itidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Böyle olunca tenkid şöyle dursun, karşı fikir bile söyleyemezsiniz. Peygamberimizin hayatında da hakikati ve asıl maksadını gizleme şeklinde bir sünnet yoktur. Aksine, ‹Emredildiğini açıkça haykır› vardır. Müslümanların bir avuç olduğu Mekke döneminde bile ‘Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize’ buyurulmuştur. ‘Müşriklere karşı şedid, müminlere karşı rahîm’ olması istenen Müslümanlar, bu emr-i ilahinin tam tersini yapar hâle gelmiş/getirilmiştir maalesef…







