Meclis'in halleri
Meclis'in halleri
REFİK TUZCUOĞLU
Meclis’te yemin töreninde yaşananlar, Türk siyasetinin genetiğine işlemiş o "öfke sarmalının" yeni bir tezahürü.
Adalet Bakanı Akın Gürlek yemin etmek için kürsüye yöneldiğinde; CHP sıralarından yükselen sesler, kürsüye müdahale girişimleri ve nihayetinde yumruklaşmaya varan arbede "Gazi Meclis"in vakarına yakışmadı.
Meclis, bu gerilimli hali ne yazık ki ilk defa yaşamıyor. Tarih, bu çatı altında birçok tartışmalı ve kavgalı döneme şahit oldu. Daha ötesi, milletin bu yüce meclisi "barut kokusunu" da iyi bilir.
Deli Halit Paşa ve Kel Ali’nin Gölgesi
Takvim yapraklarını 9 Şubat 1925’e çevirelim. Meclis koridorlarında, Milli Mücadele’nin efsane komutanlarından, Büyük Taarruz’un Kocaeli Grup Komutanı, Kars Fatihi "Deli Halit Paşa" ile tartışan bir isim vardır: Afyon Mebusu Ali Çetinkaya, nam-ı diğer "Kel Ali".
Kel Ali sadece bir mebus değil, o dönemin korkulan İstiklal Mahkemeleri Reisi'dir. "Önce asalım, sonra yargılarız" anlayışının kudretli ismi... O gün tartışma kavgaya döner, silahlar konuşur ve bir kurşunla Deli Halit Paşa Meclis çatısı altında can verir.
Bir Kurtuluş Savaşı kahramanının, Meclis’te can vermesi, siyasi tarihimize silinmez bir "kan lekesi" olarak düşmüştü. Burada gözden kaçırılmaması gereken, bir "genetik devamlılık" halidir. O gün muhalifleri güç kullanarak susturan zihniyet, bugün de farklı yöntemlerle aynı refleksi gösteriyor.
"Haddini Bildirin"den Kürsü İşgaline
Meclis tarihi, Deli Halit Paşa’dan günümüze kavgalardan ve hatta ölümle sonuçlanan trajedilerden ne yazık ki hiç arınmadı. Ancak şiddet her zaman namlu ucunda gelmedi; bazen demokrasinin ruhunu inciten sözler, kurşundan daha ağır yaralar açtı.
Hafızalarımızdan silinmeyen 1999 yılına gidelim. Milletin oylarıyla seçilmiş Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle Meclis’e girmesine tahammül edemeyen dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in kürsüden haykırdığı o sözler hâlâ unutulmadı: "Bu kadına haddini bildirin!"
O gün Meclis sıralarından yükselen "Dışarı, dışarı!" tempoları eşliğinde, aslında sadece bir milletvekiline değil; Anadolu’nun mütedeyyin insanlarına "haddini bildirmeye" kalkıştılar. O görüntü, millet vicdanında kapanmaz bir yara ve "milli iradeye saygısızlığın" sembolü olarak kaldı.
Dün "haddini bildirin" diyerek başörtülü vekili Meclis'ten atmaya çalışan zihniyet neyse; bugün de "yemin ettirmeyiz" diyerek kürsü işgal etmek isteyen zihniyet odur. Araçlar değişir; bazen meydan okumak, bazen de kürsü işgali olur. Ama "benim onaylamadığım burada barınamaz" diyen o despot tavır değişmedi.
Sahne Arkasındaki Tokalaşma
Tarihten bugüne dönelim. Dünkü kavganın bir de "görünmeyen" yüzü var ki, asıl mesele belki de buradadır.
Olaylar çıkmadan hemen önce... CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, az sonra "yemin ettirmeyiz" diyeceği Akın Gürlek ile salon dışında karşılaşıyor. Gayet samimi bir şekilde elini sıkıyor, gülümsüyor.
Ancak salona girildiğinde, kameralar açıldığında o nezaket buharlaşıyor ve yerine kürsü işgal etmek isteyen bir öfke geliyor. Kulisteki tokalaşma ile kürsüdeki yumruklaşma arasındaki bu uçurum, siyasetin "samimiyet sınavı"dır.
"Nakavt"
İşin bir de trajikomik boyutu var. Kavganın en hararetli anında, CHP'nin "eylemci" vekili Mahmut Tanal kürsüye doğru hamle yapınca, karşısında Osman Gökçek'i buldu.
Osman Gökçek’in Tanal’ı engelleme refleksi, sert bir fiziki müdahaleye dönüştü. Gökçek’in tabiri caizse "sağlı sollu" hamlelerle Tanal’ı durdurması ve o salvolardan nasibini alarak yere düşen bazı vekillerin görüntüsü hafızalara kazındı.
Bu sahneyi izleyen Melih Gökçek yerinde durabilir mi? Oğlu kürsüyü işgale soyunanları devirirken, o da hemen sosyal medya cephesinden bir "NAKAVT" paylaşımını yapıverdi. Osman Gökçek’in babasından tevarüs ettiği siyasi geleneği, mücadele azmi yüksek, hareketli ve renkli bir çizginin devamı olarak izlemeye devam edeceğiz.
Son Perde
Meclis çatısı altında bir bakanın yemin ederek göreve başlamasını engellemek doğru değil. Sonuçta o yemin edilecek. Keşke Mahmut Tanal ve diğer CHP milletvekilleri hışımla kürsüye yürümese ve Meclis'in mehabetine gölge düşüren o görüntüler yaşanmasaydı.
Meclis kürsüsünün saygınlığını muhafaza etmek gerekir. Elbette bir olgunluk içinde tüm fikir ve eleştiriler o çatı altında konuşulmalı. Siyasetçilerin görevi yumruk sıkmak değil, günün sonunda el sıkışabilmek olmalı. Ama o el sıkışma da sadece kuliste gizli gizli değil, milletin huzurunda samimiyetle olmalı; "sahne arkasında dost, sahnede düşman" rolüyle değil.