Reis ne dediyse o!
Reis ne dediyse o!
MURAT ALAN
11 yıl önce, 26 Haziran 2015’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan haykırıyordu:
“Tüm dünyaya sesleniyorum bedeli ne olursa olsun, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.”
O günlerde bu net duruş karşısında muhalif çevreler, bir kısım emekli zevat, bazı siyasetçiler ve yorumcular adeta zafer naraları atıyordu. ABD’nin YPG’nin arkasında durduğunu, Türkiye’nin elinin kolunun bağlı olduğunu iddia ediyorlardı. “Geçmiş olsun” diyorlardı; “ABD YPG’nin arkasında, Türkiye hiçbir şey yapamaz” havası hâkimdi. Emekli Amiral Türker Ertürk gibi isimler YPG’yi “seküler” diye parlatmaya çalışıyor, “Komşumuzda şeriatçı örgüt olacağına, seküler yapısını bildiğimiz YPG olması daha iyi” diyor, PKK uzantısını “laik seküler yapı” olarak sunuyordu.
O dönem HDP Eş Genel Başkanı olan Selahattin Demirtaş ise seviyesi düşük bir meydan okumayla, “YPG Fırat’ın batısına geçecek, sen de mal mal bakacaksın” diyordu.
Erdoğan ise karşılarında dimdik durdu.
“Ne pahasına olursa olsun izin vermeyeceğiz.” Bu, sıradan bir laf değildi; uzun vadeli bir stratejik iradenin ilanıydı. Ve bugün, aradan geçen 11 yılda ne oldu?
Sabır, sebat, saha çalışması, diplomatik baskı..
Esad rejimi halk ayaklanması ve uluslararası baskılarla devrildi, geçiş hükümeti kuruldu. YPG/PKK’nın Suriye uzantısı pasifize edildi. “Kuzey Suriye’de devlet” hayali çöpe atıldı. Türkiye’nin desteklediği Suriye yönetimi petrol sahalarından da söküp attı YPG’yi. Rakka güneybatısındaki Sevre petrol sahaları, Ömer sahası, Konoko gaz sahası artık Şam kontrolünde. Tişrin Barajı da (Münbiç güneybatısı) SDG işgalinden kurtarıldı, Suriye ordusu kontrolü tamamen ele geçirdi, takviye kuvvetler konuşlandı. Fırat Barajı, Tabka ve diğer stratejik enerji altyapıları da aynı kaderi paylaştı.
Muhaliflerin “hiçbir şey yapamazsın” tepkisi boşa çıktı; “devlet kuruldu” iddiaları tarihin çöplüğüne gömüldü. “Seküler YPG” parlatmaları son buldu. “Mal mal bakacaksın” meydan okuması, bugün Suriye’nin üniter devletinin zaferiyle cevap buldu.
İşte Erdoğan faktörü bu..
Haklı çıkan vizyon, pasifize edilen tehditler, devrilen diktatörler ve sökülüp atılan işgaller.
Suriye’de devrimin üzerinden bir yıl geçti.
Ve şimdi, belki de bu sürecin en kritik, en belirleyici eşiğindeyiz.
18 Ocak 2026’da Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan “Ateşkes ve Tam Entegrasyon” anlaşması, basit bir çatışmasızlık metni olmanın ötesinde anlam taşıyor. Bu belge, Suriye’nin ya güçlü, üniter bir devlet olarak yeniden doğacağı ya da kalıcı parçalanma ve vekâlet savaşlarının kısır döngüsüne hapsolacağı yol ayrımını resmen ortaya koyuyor.
Romantik sloganlar, ideolojik körlükler veya duygusal yaklaşımlar burada yerini soğukkanlı gerçekçiliğe bırakmalı.
Egemen bir devlette, devlet içinde devlet olmaz. Ordu dışında silahlı yapı olmaz. Olursa ne olur?
Sürekli gerilim, dış müdahaleler, vekâlet savaşları, bitmeyen kan ve kaos olur. Suriye’nin son 15 yılı, bu acı gerçeğin en somut, en kanlı kanıtıdır.
Bu süreç elbette kendiliğinden, tesadüfen yürümedi.
Baştan sona, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın doğrudan talimatları ve vizyonu doğrultusunda; MİT’ten Milli Savunma Bakanlığı’na, Dışişleri Bakanlığı’ndan sahadaki birimlere kadar Türkiye’nin tüm devlet kurumları yüksek düzeyli, eşgüdümlü bir diplomasi ve saha operasyonu yürüttü.
Amaç net ve değişmezdi.. Türkiye’ye yeni güvenlik tehditleri doğmasın, sınırlarımız daha fazla sızmaya maruz kalmasın, yeni bir göç dalgası tetiklenmesin, terör unsurları Suriye topraklarında kök salmasın.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın 17 Ocak 2026’da yayınladığı 13 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Kürt vatandaşların eşit yurttaşlık haklarını yasal teminat altına alan tarihi bir adımdır.
Kültürel ve dilsel kimliklerin tanınması, 1962 sayımından kalan vatandaşlık mağduriyetlerinin giderilmesi, mülkiyet ve medeni hakların iadesi…
Esad döneminin sistematik ayrımcılığına son veren bu kararname, “Kürt hakları” söylemini bahane ederek silahlı varlığını sürdüren yapıların elindeki son meşru gerekçeyi de ortadan kaldırıyor.
Türkiye’nin bu süreçteki diğer kırmızı çizgisi ise siviller oldu.
Çatışma bölgelerinde sivil kayıpların önlenmesi, yerinden edilmelerin durdurulması, teslim olmak isteyen örgüt mensupları ve ailelerinin güvenli tahliyesi için yoğun, çok katmanlı bir diplomasi ve saha takibi yürütüldü.
Sivilleri kalkan olarak kullanan yapılar anbean tespit edildi, operasyonların daha hassas, daha insani yürütülmesi sağlandı.
Bu temaslar yalnızca Şam’la sınırlı kalmadı.
ABD başta olmak üzere DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu bileşenleri, bölge ülkeleri ve ilgili tüm aktörlerle eş zamanlı diyalog kanalları açık tutuldu.
DEAŞ’la mücadele kararlılıkla sürecek; ancak artık kampların, cezaevlerinin güvenliği ve hukuki sorumluluğu Suriye devletinin omuzlarında olacak.
18 Ocak’ta imzalanan bu anlaşma, tüm itirazlara, sabotaj girişimlerine, kaos bekleyen aktörlere rağmen hayata geçirildi.
Anlaşmanın her maddesinin adım adım, şeffaf ve kararlı biçimde hayata geçirilmesi; yalnızca Suriye’nin değil, uluslararası toplumun da ortak sorumluluğudur.
Başarıya ulaşırsa Suriye; üniter yapısını pekiştirecek, ekonomik kaynaklarını (petrol, gaz, sınır kapıları) tüm halkına eşit dağıtacak, iç meselelerini kendi iradesiyle çözebilen, kendi ayakları üzerinde duran bir devlete dönüşecektir. Son söz şu..
Bölgenin sorunları, bölgenin gerçekleriyle, bölgesel aktörlerin aklı selimiyle çözülür.
Dışarıdan dayatılan mühendislik projeleriyle, vekâlet oyunlarıyla değil.
Suriye’de kalıcı istikrarın tesis edilmesi; yalnızca Şam’ın değil, Türkiye’nin milli güvenliğinin, bölgenin huzurunun ve “Terörsüz Türkiye” hedefinin de en güçlü anahtarıdır.
Selametle..