Tarih dediğimiz şey, sadece ezberlediğimiz rakamlar ya da takvim yaprakları değil. Biraz da büyük devletlerin ne kadar hırslı olduklarıyla, gerçekte ne kadar güçleri olduğu arasındaki o ince çizginin hikayesidir aslında.
Av. Yurdal Kılıçer
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri
SSCB dağılıp Soğuk Savaş bitince, birçok kişi ABD’nin eline tarihte pek az devletin geçirebileceği bir fırsat geçtiğini düşündü. Hatta Fukuyama çıkıp “tarih bitti, bu liberal düzen sonsuza kadar sürer” dedi. Ama tarih, hiçbir zaman kimsenin dediği gibi ilerlemedi ki zaten.
Son on yıldır Batı’nın dünyaya tek başına söz geçirme devrinin yavaş yavaş kapandığını gözlemliyoruz. Bence Ortadoğu’da patlayan bombalar sadece bir İran-İsrail-ABD çatışması değil; İkinci Dünya Savaşı’ndan beri kurulu olan sistemin artık son demlerini yaşadığımızı gösteriyor.
Paul Kennedy yıllar önce “Aşırı Yayılma” tezini ortaya atmıştı. ‘’Güç önce birikir, sonra büyür, en sonunda da zayıflar.’’ Bir imparatorluk, kontrol ettiği alan arttıkça, bunları besleyecek kaynakları da orantılı şekilde artırmak zorundadır. Ama kaynaklar sınırsız değildir. Bir noktadan sonra taahhütler, kapasitenin üzerine çıkar ve o noktadan itibaren çöküş başlar. İşte ABD tam da o noktada şu an. Bir yandan Ukrayna’da Rusya’yla uğraş, öbür yandan Pasifik’te Çin’in teknoloji hamlesini durdur, bir de Ortadoğu’da İran’ın ince hesaplarıyla baş et. Üç koldan birden gitmek, ister istemez gücü azaltıyor.
Tabii ki ABD hâlâ dünyanın en güçlü ordusuna sahip. Ama bir süper gücün askeri ve siyasi hedefleri, onu ayakta tutan ekonomiyle uyuşmuyorsa işler karışır. ABD de tam bu noktada. Tıpkı Roma’nın ya da Osmanlı’nın son dönemlerindeki gibi; sınırlar genişledikçe zayıflıyor aslında. Kennedy’nin tarif ettiği o aşırı yayılma hali, bence ABD’nin şu anki fotoğrafı.
James Stokesbury 80’lerde yazmış, geçenlerde Robert Kaplan da Foreign Affairs’te aynı şeyi söyledi: Tarihin en sinsi savaşları ne büyük ne küçük savaşlardır; ‘’orta ölçekli savaşlar’’ en sinsi olanlardır. Büyük savaşlarda millet kenetlenir çünkü iş varoluşa gelir. Amerikan Bağımsızlık Savaşı ya da Türk Kurtuluş Savaşı gibi. Küçüklerde ise halk savaşın etkilerini pek hissetmez.
Ama orta ölçekli savaşlar... İşte onlar toplumu birleştirmez, tam tersine böler. Amerikalılar için İran Savaşı, var oluş savaşı değil; benzin fiyatı, enflasyon ve binlerce kilometre ötede akan anlamsız bir kan demek. Savaşın sonunda askeri yenilgi olmasa bile bu tür savaşlar toplumu içten içe çürütüp, siyaseti aşındırma potansiyeli taşır.
İran tarafında ise işler bambaşka. İran halkı için bu bir varoluş savaşı. O yüzden rejime kızsalar karşı olsalar bile, ABD ve İsrail’in beklentilerinin aksine dışarıdan gelen tehdit karşısında kenetleniyorlar.
Batı, Ortadoğu’ya hâlâ hep aynı oryantalist gözlükle bakıyor. Bölgenin derin dinamiklerini bir türlü anlayamıyorlar. ABD ve İsrail’in bu savaşta da İran’ı yanlış okudukları ortada. Sadece füzelerine baktılar, onu bile bugün bitti yarın bitecek diye azımsayıp, küçümsediler.
Oysa İran’ın en büyük silahı coğrafyası. Hürmüz Boğazı, küresel enerjinin can damarı. O boğazı tehdit edebilmek, İran’a masada çok ciddi bir koz veriyor. Bunu hesaba katmadılar anlaşılan.
Yoksa İran’ın ABD’yi askeri anlamda yenmesi çok ta mümkün değil. Ama günümüz savaşları artık eskisi gibi değil. Silahlar değişti. Ambargolar, yaptırımlar, finansal ablukalar yeni mühimmatlardır. Hedefte artık sadece toprak yok; bankalar, enerji hatları, tedarik zincirleri vs var. ABD’nin o korkunç askeri gücü, iş böyle asimetrik hibrit bir savaşa gelince o kadar caydırıcı olmuyor. Hürmüz Boğazı işte bu asimetrik dengenin tam kalbi.
İran Savaşı, Dugin’in falan abartılı kıyamet senaryoları olmasa da bize gösterdi ki, geleneksel ordular bu tür yıpratma savaşlarında çok zorlanıyor ve savaşlar sadece askeri güçle kazanılmıyor artık.
Bu savaş basit bir bölgesel kriz olmaktan çoktan çıktı. Bu, ABD’nin kurduğu küresel düzenin sınırlarına dayandığı bir savaş haline geldi. Bu savaşın sonunda kazanan ya da kaybeden sadece taraflar olmayacak. Bu savaşın nasıl biteceğinden çok, bittikten sonra dünyanın nasıl şekilleneceği daha önemli hale geldi. Eğer uzar da maliyetler katlanırsa, küresel güç dengeleri çok değişecek.
Dünya artık 90’ların tek kutuplu dünyası değil. Savaş sonrası oluşacak güç boşluğuna yeni oyuncular aday. Çin ekonomisini nüfuza çevirmeye çalışıyor, Rusya askeriyle oyunu zorluyor. Türkiye, hazırda bekliyor.
Tarih bize der ki, imparatorluklar en güçlü göründükleri anlarda aslında içten içe çökmeye başlarlar. Yeter ki uzun süre yorulsunlar.
Şu anda gelecek adına emin olduğum tek gerçek; Dünya’da yeni dengeler kuruluyor.