• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

İktidarın Bozucu Etkisinin Muhtasar Tarihi! (2)

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
İktidarın Bozucu Etkisinin Muhtasar Tarihi! (2)

Hukukçu yazar Av. Ömer Faruk Uysal 'İktidarın Bozucu Etkisinin Muhtasar Tarihi! (2)' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı; 

Aslında Lord Acton'un "İktidar bozar" esaslı tespitine şöyle bir şerh düşebiliriz. "Siyaset bozar!" Zira muhalefet dediğimiz de esasen, tam da, iktidar ile aynı şeye taliptir. Oyunun kuralları, heves edilenler, hayali kurulanlar, aşağı yukarı aynı şeylerdir. Politik tercihler, idealler, bizatihi siyasetler, ne kadar farklı olsalar da, iktidarın bozucu psikolojisi bakımından oldukça benzeşebilirler. Mesela CHP muhalefettedir ama ana muhalefettir. Yıllardır ktidarın tek alternatifidir, iktidarı en iyi o denetler, sıkıştırır, icabında iktidarsız bırakır. Yerel yönetimlerde iktidar olduğu gibi, resmi ideoloji, devlet resmi politikalarının, tek temsilcisi ve partisidir. Atatürk'ün halen genel başkanı olduğu bir partidir, vs. Bir DEM gibi "öteki" değildir. Gerçi o'da kendi alanında bir iktidar sahibidir! Hatta, CHP dışındakilerin tümü, iktidar partisi dahil, Resmi ideoloji Kemalizmin ötekisidir! Bunlar da az bir iktidar gücü sayılmazlar! Hangi partiden olursa olsun mebusluk, (dokunulmazlık) genel başkanlık, makro değilse de mikro ölçekte bir iktidar zemini değil midir?


 

Bediüzzaman Said Nursi, bu sebeblerden olsa gerek; bizatihi siyaset kurumu ve siyasetçiye, ciddi tenkitler yöneltir. Eski Said döneminde kendisi bir makama talip olmaksızın siyaset yoluyla dine hizmeti çok önemsemiş, Cumhuriyet döneminde, Yeni Said olarak ise, "şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" diyerek tüm mesaisini, asıl büyük zaaf alanı "hizmet-i imaniye ve İslamiye'ye" teksif etmiştir. Üçüncü Said döneminde ise, temkinli olarak DP ve Menderesi, CHP karşısında, onu iktidardan uzak tutan  bir "ehvenüşşer" olarak açıkça ve ısrarla desteklemiştir. Yani, ideal  politik bakımından iktidar ve siyasete ne kadar uzak olsa da, reel politik bakımından CHP karşıtı DP ve Menderesi desteklemiş, üstelik "DP'yi iktidarda muhafazaya mecburuz" demiştir. Halbuki kendisi rejime sıkı muhalif bir alimdir. Ancak, ceberut rejime karşı, seçilmiş, meşru DP iktidarını sivil bir seçenek olarak açıkça tercih etmiş, talebelerini hem şifahi olarak hemde eserlerinde teşvik etmiştir.


 

Tarih boyunca, iktidar bozulmasının pek çok örneği büyük toplumsal hareketler ve devletler üzerinde müşahade edilmiştir. Mesela Hristiyanlık Roma'nın Filistin topraklarında, fakirlerin, gariplerin, güçsüzlerin dini

olarak, Hz. İsa'nın  tebliği ile doğmuştur. Tabileri ise uzun yıllar boyu çok zulüm ve işkencelere maruz kalmıştır. Fakat mensuplarının sayısı günden güne artarak büyümüş, güçlenmiş ve sonunda muhalefetten iktidara geçmiştir. Doğu Roma'nın da resmi dini olmuştur. Böylelikle yeni bir din adamları sınıfı (ruhban) doğmuş, büyük iktisadi ve siyasi güç elde ederek Hz. İsa'nın mütevazi, ezgin, gureba tabileri, bundan kurtulup iktidar sahibi olmuşlardır. Artık kralları bile afaroz edebilen, cennetten arsa satan, mazlumken artık zulüm yapar bir hale dönüşmüşlerdir. Bu durumu, başka bir ifadeyle "güç zehirlenmesi" olarak ifade edebiliriz. Katolik lider Papa, Müslümanlara, Kudüs şehrine, hatta Ortodoks Hristiyanlara yönelik kanlı Haçlı seferlerin organize etmiştir. Halbuki İsa Peygamber; "Sana tokat atana öbür yanağını çevir" diyen barışçı, hatta bir pasifist olarak bilinmekteydi!


 

Gariban işçi sınıfı (proleterya) ideolojisi olarak kodlanan Sosyalizm de, iktidar olduğu, SSCB gibi ülkelerde, büyük zulüm, işkence, işgal ve katliamlara imza atmıştır. Esasen gerçek proleteryanın iktidar olması gibi bir realite hiç olmamıştır. Sadece o ideolojiye sahip, kariyerist, ihtilalci liderler, yeni elitler, işçi sınıfı adına ve yerlerine geçerek, muktedir ve zalim olmuşlardır.

İslam da, Hicaz'da gariplerin, ezilenlerin, çoğunlukla fakirlerin, kölelerin dini olarak boy vermiştir. Zenginlerin malından alınan zekat, fitre, gönüllü bağış sadaka, gibi sosyal adalete yönelik vecibeler, yüksek ahlak ve adalet ilkeleri, insanların eşitliği gibi varlıklarına susanmış güzellikler, ahlaki tezahürler, insanları ve bilhassa zayıfları, köleleri, bu son İlahi mesaja celbetmiştir. İslamın bu güzel ve yüksek karakteri, büyük ölçüde dört Halife döneminde de korunmuş, sürdürülmüştür. Ancak Hz. Peygamberin; "Nübüvvet hilafeti benden sonra otuz yıldır, ondan sonra saltanat vardır." hadisi aynen zuhur etmiş ve Muaviye ile birlikte, Hilafet saltanata dönüşmüştür. Hemen belirtelim ki, bu menfi değişikliğe rağmen, yönetim dışında, İslamın ilkeleri, maarifi, tebliği, fütühat ruhu, yayılması devam etmiş, hayatiyet ve tesirini de muhafaza etmiştir. Çünkü, Kur'an, Sünnet, tatbikat, eğitim değişmemiş ve bozulmamış, önceki Kitaplar gibi tahrif edilmemiştir.


 

Hilafet yerine saltanat devletleri, (Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar gibi) kurulup hüküm sürmüşler, ancak İslamın korunmasına da çok hizmet etmişlerdir. En ünlü İngiliz tarihçilerinden olan Arnold J. Toynbee; "Selçuklu ve Osmanlı olmasa idi Anadolu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika Hristiyan olurdu.", "Osmanlı durduruldu, dev uyutuldu, dev uyanırsa kimse durduramaz." demiştir. Güç merkezileşmesi, güç zehirlenmesine, otoriterizme yol açabilir, ancak düşman güçleri de durdurma, bertaraf etme imkanı demektir!

İktidarın bozucu etkilerinden en önemlisi artan maddi imkanlar, hayat standartlarının yükselmesi ve refahın artmasıdır denebilir. Bu açıdan bakıldığında, Mekke'de baskı ve zulüm altındaki sayıca az ve güçsüz Müslümanlar, herşeylerini bırakarak, Medine'ye adeta kaçarak hicret etmişlerdir. Çaresiz, parasız, evsiz ve barksız olarak. Medineli mümin kardeşleri Ensar ise büyük fedakarlıklarla, bu garip muhacirlere sahip çıkmış ve "kardeş" (hatta mirasçı)olmuşlardır.


 

Fakat kısa bir süre sonra, Medinenin güvenliği sağlanıp, muazzam bir içtimai organizasyon ve motivasyonla, birçok askeri zaferler kazanmışlar ve bol ganimet elde etmişlerdir. Böylelikle, açlıktan karınlarına taş bağlayan Resul-i Ekrem ve ümmetinin hayat standartları ve refahı artmıştır. Giyecek elbise, yiyecek ekmek bulamayanların, yemekleri, kıyafetleri, refahları artmıştır. Tamamı İslam kamu ve özel hukuku çerçevesinde meşru kazanımlardır. Bu ise bir başka ciddi sorunun kapısını açmıştır. Ne derece münasiptir bilemem, günümüz tabiriyle dünyevileşme diye ifade edebileceğim bir mesele! Hz. Peygamber (sav) ise tamamen meşru bu hayat standardı ve refah artışından hem zatını, hem de eş ve çocuklarını, ailesini, olabildiğince uzak tutmuştur! Sahabelerinin refahına hiç karışmamış ama şahsı ve ailesini, tabiri caizse, refah artışından faydalandırmamış ve önceki fakirane hayatını vefatına kadar sürdürmüştür.

Hz. Peygamber, eşlerinin kendinden bazı dünyevilikler istemeleri ve aleyhine de bir organizazyon yapmaları üzerine, onlara darılmış ve protesto etmek için eşlerinden ayrı olarak, hane-i saadetinin meşrebe denen çardağında bir hasır üzerinde 29 gün geçirmiştir. Hz. Ömer ziyaretine geldiğinde, onun bir hasır üzerinde uzandığını görür. Hasırın örgüleri böğründe iz yapmıştır, bir döşeği olsun yoktur. Başının altında ise hurma lifi doldurulmuş bir ot yastık vardır. Bu duruma üzülen Hz. Ömer ağlamaya başlar. Yüce Peygamber, neye ağlıyorsun diye sorar?


 

           "Ey Allahın Peygamberi! Ben ne diye ağlamayayım ki; üzerine uzandığın şu hasır senin böğründe izler yapmış! Şu da senin yatıp kalktığın  tamtakır hücren ki, içinde birkaç şeyden başka birşey göremiyorum. Vallahi çok iyi biliyorum ki, sen Allah katında (İran ve Bizans kralları) Kisra ve Kayser'den daha şerefli ve kıymetlisin! Onlar nimetler içinde yüzüyorlar! Sen ise Allah'ın Resulü ve en seçkin kulusun! Hücren ise tamtakır! diyor. Bunun üzerine Resulullah ona: "Ey Ömer! Sen dünyanın onlara, ahiretin de bize ait olmasından razı değil misin?"der. Ömer: "evet razıyım" der. "Öyleyse bu iş böyledir ve böyle olacaktır!" buyurur."

Müşvik ve fedakar biri, kendi için istemediği rahat, nimet ve konforu, göz bebeği kızına ve torunlarına ve sevgili eşlerine isteyebilir ve yakıştırabilir de! Fakat o bunu da kabul etmemiştir.

Zevceleri, kendisinden, dünya yaşantısı ve geçim bolluğu, giyim kuşam, ve Medine'de artan refaha paralel nimetler içinde bir yaşantı isterler. Bunu da reddeder. "Kendisi Medine'ye gelişinden vefatına kadar, üç gün arka arkaya doyasıya buğday ekmeği bile yemediği gibi, ev halkının da ardarda iki-üç gün doyasıya arpa ekmeği yedikleri olmamıştır. Bazan bir ay ocakları tütmez, yemek yapamazlardı" (Ekmek veya hurmayla geçiştirmiş olmalılar!)


 

Habibullah, eşlerinin talepleri ve Siyer kitaplarında açıklanan birlikte hareketleri üzerine bunalır ve üzülür. Adeta ne yapacağını bilemez. İki ayet imdadına yetişir; "Ey Peygamber! Allah'ın sana helal kıldığı şeyi, kadınlarının hoşnutluğunu arayarak, sen ne diye kendine haram edersin?" (Tahrim: 1) "Ey Peygamber! Kadınlarına de ki; Eğer siz dünya yaşantısını ve onun ziynetini istiyorsanız, geliniz size boşanma bedellerininizi vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim." (Ahzap: 28/29) Yani dünya nimetleri ve konforunu red, sadece yüce Peygamberin değil, Allah'ın da iradesidir. O kadar ki, ya bu mütevazi, hatta zorlu dünya hayatını, ya da boşanmayı seçin! Hanımlarının hepsi, Allah ve Resulünü (n mütevazi hayatını) seçmişlerdir!

Hayatta en sevdiği kızı Hz. Fatıma; "Babacığım, Medine kadınları davet ettiler, fakat benim onlarınkiler gibi güzel elbisem yok" diye yakınır. Yüce Peygamber; "Takva elbiseni giy kızım." diyerek bu talebi de redder. Halbuki kızı Fatıma, Havva anamızdan beri yaratılmış en faziletli dört kadından biridir, aynı zamanda! (Asiye, Meryem, Hatice)


 

Hz. Peygamber, her seferden dönüşünde sevgili kızı Fatıma'nın evine uğrayıp hasret giderir ve sonra kendi evine geçerdi. Bu sefer bunu yapmadan evine gitmiştir. Zira yolda küçük torunları Hz. Hasan ve Hüseyini görmüş, onları sevmiş, kucaklamıştır. Bir de ne görsün; çocukların iki omuzlarında birer gümüş aksesuar. Fatıma annemiz bir terslik olduğunu anlar ve babacığının evine koşar. Babacığının ikazı üzerine, gümüş aksesuarları elbiselerinden söker. Halbuki dinen tamamen meşru bir durumdur. Ama Peygamber ailesine münasip bulunmamıştır.

Pek sevdiği kızı Fatıma anne, zayıf bünyeli bir ev hanımıdır. Küçük çocukları Hasan ve Hüseyin'e bakmakta ve ev işlerinde zorlanmaktadır. Babacığından geçici de olsa bir yardımcı (hizmetçi) rica eder. Zaten Medinede hizmetçi bolluğu vardır. Resul-ü Ekrem bunu da kabul etmez.


 

Gerek eşlerinin gerekse kızının talepleri, tamamen meşru ve İslam hukuk, hatta ahlakını ihlal etmeyen isteklerdir! Fakat o, değil sadece kendine, tüm sevdiklerine ve aile fertlerine dahi, Medine refahı seviyesinde meşru bir hayat standardını da uygun görmez, lüks bulur! Helal olanı dahi kendileri için sınırlar! Bu özel, zor ve helal refah'tan dahi uzak durma tercihi, Nübüvvetin temayüz etmiş bir çok takipçisinde de görülmüştür. Tasavvuf esasen "bir lokma bir hırka" anlayışı ile böyle bir telakkiye yönelmiştir. "Hasenat'ül ebrar, seyyiat'ül mukarribin" tabiri bunun bir ifadesidir, denebilir. Yani, sıradan cennetlikler için hasene (sevap) olanlar, Allaha yakın mümtaz evliyaullah için (gerçekte olmadığı halde) günah bile sayılabilir! Mesela Bediüzzaman, oldukça fakiranane, minnetsiz, hatta hediyesiz bir hayatı tercih etmiş, tüm mal varlığını küçük  bir sepete (çaydanlık, termos, bardak, çamaşır) sığdırmıştır! (minimalizm)


 

Fakat bu hususi "mukariribin" mesleği tamim edilemez. Kimse helal lezzeti ve zevki dolayısıyla asla kınanamaz. Hatta bu konuda aşırı gitmek, eş ve çocukları da mahrum etmek uygun bulunmamıştır. Hz. Peygamber; dehşetli kıyamet (cehennem) ayetlerinin nüzulü üzerine, eşlerinden uzak duran ve sadece kara-kuru ekmekle beslenen Hz. Ali dahil bir grup sahabeyi, "benim sünnetim bu değil" diyerek bundan vazgeçirmiştir. Keza gündüzleri oruçlu, geceleri ibadetli ve kocalık görevlerini yapmayan bir sahabeyi, hanımının şikayeti üzerine, çağırtıp, nafile orucunu bozdurmuş ve hanımıyla beraber evlerine göndermiştir. Keza, "İslamda ruhbanlık sadece Ramazan i'tikafından ibarettir." buyurmuştur. İtikaf; Ramazanda, bir cami odasında on gün boyunca, eşle temas etmeden, sokağa çıkmadan, günleri ibaded, zikir ve tefekkürle geçirme sünnetidir. Resul-i Ekrem Medinede vefatına kadar her Ramazanın son on gününü, vefat edeceği yılın ise son 20 gününü böyle ihya etmiştir. Kuvvetli bir Sünnet ve Sünnet-i gayr-ı müekkede'dir. Yani en azından bazı müminlerin yapması şarttır! Burada ruhbanlığa atıf yapılması ve sınırlı halinin olsun övülmesi ilginçtir! Bu anektodların detayları, sahih kaynakları ve izahı hususunda, M. Asım Köksal'ın 8 cild İslam Tarihi (Köksal Yay.) kitabı çok yetkin bir kaynaktır.


 

Hz. Peygamber (sav) "Sevad-ı azama tabi olunuz" yani, Müslümanların çoğunluğuna uyunuz buyurmuştur. Bu hayat tarzı ve geçim standartlarını da içerir. Mesela zengin bir mümin, mümkün olduğu kadar, ortalama refaha yakın, gösterişten uzak bir hayat sürmelidir! Fakat ümmetine bunu tavsiye eden Peygamber, kendi ve ailesini Medinedeki artan refah seviyesinin altında tutmuştur.

Yüce Peygamber, meşru ve helal olduğu halde, zatını ve yakın aile çevresini, Al-i beyti, neden refahtan, meşru nimetten, helalden dahi mahrum etmektedir? Zannımca; "İn ecriye İlla'allah, tebliğimin karşılığı ancak Allah'a aittir" ayet-i kerimesinin harfiyen tatbiki sebebiyle olmalıdır. Cenab-ı Hak kitabında, her elçisine, Tevhid temel hakikatinden hemen sonra, bu ilkeyi söyletir. En temel Tevhid hakikatinin tebliğinin hemen peşinden, elçiler; "bu hizmetim karşılığı sizden asla bir karşılık istemem, bu münhasıran, beni bununla görevlendirene aittir." Böylelikle Tevhid ilkesi ve tebliği tam, halis bir çerçeveye raptolunur. İhlas, beklentisizlik, dünyeviliğe alet etmeme prensibi vurgulanır ki, hiç kimse bu uyarıcının gerçek niyeti hususunda en ufak bir kuşkuya kapılmasın. Rahat, konforlu, yüksek standartaki hayatlar ise bunu, en azından algıyı, bozucu bir gösterge sayılabilir! Ele verir talkını kendi yutar salkımı gibi olabilir. Bu esaslı ilke  değişik formlarda olmak üzere, bendenizin tespitine göre Kur'anda en az on defa geçmektedir. Ve Nursi; "Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz" diyor. Sadece kendine değil, talebelerine de!

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23