• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Adalet Bakanı Akın Gürlek'ten anayasa mesajı "1982 Anayasası ülkemize dar gelmektedir"

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Adalet Bakanı Akın Gürlek'ten anayasa mesajı "1982 Anayasası ülkemize dar gelmektedir"

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu tarafından Çankaya Köşkü'nde düzenlenen "Türkiye'nin Yeni Anayasa Gündemi" başlıklı toplantıda sivil anayasa yol haritası masaya yatırıldı.

Toplantıda önemli açıklamalarda bulunan Adalet Bakanı Akın Gürlek, 12 Eylül askeri darbesi koşullarında hazırlanan mevcut metnin aradan geçen 46 yıla rağmen yürürlükte olduğunu ve çok sayıda müdahaleyle yamalı bohçaya döndüğünü vurguladı.

Türkiye Yüzyılı vizyonu doğrultusunda sivil ve çoğulcu bir metnin şart olduğunu belirten Gürlek, "Anayasa'nın ilk yürürlük tarihinden son değişiklik tarihine kadar yapılan değişiklikler nedeniyle Anayasa'nın sistematiği bozulmuş, birçok hüküm arasında uyum kaybolmuş ve Anayasa adeta yamalı bohçaya dönüşmüştür." ifadelerini kullandı. Değişen toplumsal yapıya işaret eden Bakan Gürlek, "Bugün gelinen noktada Anayasa ülkemize dar gelmektedir. Türkiye Yüzyılı'nda, Türkiye'nin, askeri müdahale etiketini üzerinden atmış, çağın ihtiyaçlarına cevap veren demokratik yeni bir anayasaya ihtiyacı vardır." değerlendirmesinde bulundu.


 

İnsanı temel alan sivil Anayasa vurgusu! Mehmet Uçum: "Yeni anayasa hepimizin milli meselesidir!"

Toplumsal uzlaşı ve katılımcı yöntemin önemine dikkat çeken Bakan Gürlek, "Bir anayasanın meşruluğunu, demokratikliğini ve toplum tarafından benimsenmesini sağlayan husus sadece içeriğinin özgürlükçü ve demokratik olması değil, hazırlanma yönteminin de katılımcı, uzlaşmacı ve demokratik olmasıdır" sözleriyle yöntemin meşruiyetine işaret etti. İnsanı merkezine alan kuşatıcı bir yapıyı hedeflediklerini dile getiren Gürlek, "Bizim ihtiyaç duyduğumuz anayasa, lafzı, ruhu, hacmiyle milletimizin dünyaya ve hayata bakışına, ülkemizin birikimine ve hedeflerine uygun bir anayasadır. Toplumun gerisine kalan değil, insanı önceleyen, topluma dinamizm katan bir anayasaya ihtiyaç vardır." diye konuştu.

Temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınacağını vurgulayan Bakan, "Yeni anayasa bir daha hiç kimsenin başörtüsü zulmü gibi çağ dışı uygulamalara, zorbalık ve baskılara tevessül etmesine dahi izin vermeyecektir" şeklinde konuştu. Ayrımcılığa geçit verilmeyeceğini kaydeden Gürlek, "Irk, din, mezhep, dil, renk, kültür farkı gözetmeksizin herkesi kuşatan, insan onuru ortak temelinde buluşturan, kucaklayıcı, bütünleştirici, çeşitlilikte birliği savunan, herkesin birinci sınıf vatandaş olduğu yapıda olacaktır" açıklamasını yaptı.

Toplumsal borca değinen Bakan Gürlek, "Milletimize borcumuz olan daha demokratik, daha insancıl ve daha huzurlu yarınları taahhüt altına alan milli bir anayasal mutabakat sözleşmesini ortaya koymamız şarttır" çağrısında bulundu.

Toplantıda konuşan Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum ise konunun siyaset üstü boyutuna dikkat çekerek, "Zaman zaman yeni anayasanın bir ihtiyaç olup olmadığı gündeme getiriliyor. Vurgulamak isterim ki yeni anayasa aktüel siyasetin ötesinde Türkiye'nin nesnel ihtiyacıdır. Yeni anayasa kimsenin şahsi konusu değil, hepimizin milli meselesidir" mesajını verdi.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

Terzi Yamasından "Milli" Elbise: 1982 Cunta Anayasası ve İthal Hukuk Paradoksu Adalet Bakanı Akın Gürlek’in katılımıyla Çankaya Köşkü’nde düzenlenen "Türkiye’nin Yeni Anayasa Gündemi" toplantısı, uzun süredir halının altına süpürülen o devasa gerçeği bir kez daha masanın tam ortasına bıraktı: 1982 Anayasası bu ülkeye artık dar gelmektedir. Ancak mesele sadece bir beden küçülme meselesi değil; üzerimizdeki kumaşın bizzat kendisi defoludur. Bir yanda tank sesleri altında, postallarla dikilmiş bir cunta anayasası; diğer yanda Fransa’dan, Almanya’dan, İtalya’dan parça parça "aşırılmış" temel kanunlar... Sonra da bu yamalı bohçanın içinden çıkıp dünyaya "İleri Demokrasi", "Hukukun Üstünlüğü" ve "İnsan Hakları" nutukları atmak, itiraf edelim ki trajikomik bir tiyatrodan fazlası değildir. Kara mizahın en sevdiği zemin, büyük iddialar ile acı gerçekler arasındaki o muazzam uçurumdur. Düşünün ki, Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyen Gazi Meclisimiz, kırk yılı aşkın bir süredir darbeci generallerin kaleme aldığı, her satırından vesayet ve korku sızan bir metnin sınırları içinde yasama yapmaya çalışıyor. Bu durum, son model yerli ve milli bir elektrikli otomobil üretip, onun ruhsatına ve kullanım kılavuzuna "Bu araç sadece kurmalı anahtarla çalışır ve geri vitesi yoktur" yazdırmaya benzer. Gazi Meclis’in çatısı altında sivil bir iradenin, cuntanın gölgesinde kalmış bir metne mahkum edilmesi, Türk demokrasisinin alnına sürülmüş en büyük ayıplardan biridir. Sistemimizin absürtlüğü sadece anayasanın doğum lekesiyle de sınırlı değil. Bizler, ceza kanununu İtalya’dan, medeni kanunu İsviçre’den, ticaret kanununu Almanya’dan, idare hukukunu ise Fransa’dan transfer etmiş bir milletiz. Ortaya çıkan manzara tam bir hukuk coğrafyası festivalidir: Sabah uyanıp İsviçreli gibi evleniyor, öğleden sonra İtalyan gibi kavga ediyor, akşam Alman gibi ticaret yapıyoruz; gece ise başımızı yastığa koyduğumuzda 1982 model bir Türk generali gibi düşünüyoruz! Bu kadar kozmopolit bir ithalat rekoruna sahipken, anayasanın içine "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler koyup ulusal egemenlikten bahsetmek, küresel bir mizah dehasının eseri olabilir ancak. Fransız’ın aklıyla idare olunup, Alman’ın mantığıyla ceza kesip, darbecinin metniyle özgürlük sınırlandırmak hangi yerli ve milli kritere sığar? Bir ülkede demokrasiden, ifade özgürlüğünden ve insan haklarından bahsettiğiniz an, karşınızda "Ama anayasanın bilmem kaçıncı maddesi..." diyen bürokratik bir duvar buluyorsanız, orada hukuk devleti değil, ancak "mevzuat devleti" vardır. Hak ve özgürlükleri paranteze alıp, istisnaları asıl kural haline getiren bu cunta ruhu, modern dünyaya entegre olmak isteyen Türkiye’nin ayaklarındaki prangadır. Kendimizi kandırmayı bırakalım: Yamalı bir bohçadan ipek elbise çıkmaz. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, ithal kütüphanelerin modası geçmiş çevirileri ya da apoletli zihniyetlerin kırmızı çizgileri değildir. Bu topraklarda yaşayan insanların haklarını, kültürünü ve geleceğini referans alan, tamamen sivil ve yerli bir mutabakat metnidir. Gazi Meclis, üzerine yapışan bu tarihi ayıbı temizlemek ve millete hak ettiği modern elbiseyi dikmekle mükelleftir. Aksi takdirde, ithal kanunlarla örülü bu cunta laboratuvarında demokrasi şarkıları söylemeye devam ederiz ki; buna da dışarıdan bakanlar ancak acı acı gülerler.

Recep Aydın / Sosyal Bilimci

Hukuk sistemimizin ithal kanunlar (İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu vb.) ile yerel kültürümüzün çarpışması sonucu doğan, adliye tarihine geçmiş en absürt ve trajikomik örnekleri Alplerin Hukuku, Anadolu’nun Gerçeği: İsviçre Medeni Kanunu Kazaları 1926 yılında İsviçre’den harfiyen tercüme edilerek alınan Medeni Kanun, Alp Dağları’ndaki saat gibi işleyen bir toplumsal düzen için tasarlanmıştı. Ancak bu kanun Anadolu bozkırlarına indiğinde, adliyeler adeta birer sürrealist sanat merkezine dönüştü: "Kişilik Doğumla Başlar" Absürtlüğü (Hukuki Ölüler): İsviçre kanununa göre nüfus sayımları ve kayıtları kusursuzdu. Bizde ise Anadolu'da çocuklar doğar doğmaz nüfusa yazdırılmaz, "yaşarsa" topluca yazdırılırdı. Bu yüzden mahkemelerde, kanunen 15 yıl önce "hukuken doğmamış" ama fiziken karşısında bıyığı terlemiş olarak duran sanıkların yaşını büyütmek için tıp fakültelerinden "kemik yaşı tespiti" istenir oldu. Devlet, karşısındaki canlı insanı ancak İsviçre standartlarında bir laboratuvar raporuyla "yaşıyor" kabul edebiliyordu. "Koca, Evlilik Birliğinin Reisidir" ve Ev İçi İthalat: Kanunun orijinalindeki İsviçreli burjuva aile yapısı, Anadolu’daki geniş aile modeline tosladı. İsviçre hukukuna göre kadının çalışması "kocanın iznine" bağlıydı. Alplerdeki ev hanımları için yazılan bu madde yüzünden, Türkiye'de tarlada sabahtan akşama kadar çapa yapan, traktör süren kadınlar, fabrikaya girip sigortalı işçi olmak istediklerinde mahkemede kocalarından "çalışabilir" icazeti aramak zorunda kaldı. Tarımda köle gibi çalışmak serbest, İsviçre usulü bordrolu işçi olmak izne tabiydi! Mussolini İtalyası’ndan Yadigar: Ceza Kanunu Paradoksları 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu, faşist İtalya’nın (Mussolini dönemi) Rocco Kanunu’ndan uyarlanmıştı. Devletin birey karşısında kutsal ve mutlak güç olduğu bu sistem, bizim kahvehanelerdeki siyaset tartışmalarıyla birleşince dünya mizah literatürüne girecek davalar doğurdu: Devlet Büyüklerine Hakaret ve "Göz Kırpma" Suçu: İtalyan ceza mantığı, devlete karşı her türlü saygısızlığı en ağır şekilde cezalandırmayı öngörüyordu. Bu madde bizde öyle bir esnedi ki; bir köy kahvesinde haberleri izlerken televizyona bakıp "Yahu bu işler de hep böyle" diyerek iç çeken vatandaşlar, "Devletin şahsiyetini tezyif ve tahkir" (aşağılama) suçundan yargılandı. Hatta adliye arşivlerinde, bir devlet görevlisinin arkasından "manalı şekilde öksürdüğü" veya "ironik şekilde göz kırptığı" için devletin otoritesini sarsmaktan ceza alanların dosyaları tozlu raflarda durmaktadır. Yabancı Şapka Takmama Suçu: İthal kanunların getirdiği şekilcilik o boyuttaydı ki, Ceza Kanunu'na eklenen Şapka İktisası Hakkında Kanun uyarınca, Batı usulü şapka takmayanlar yargılanıyordu. Yani İtalyan'ın kanunuyla, Fransız'ın şapkasını takmadığı için Türk vatandaşı idam cezasına kadar varabilen yargılamalarla karşı karşıya kalıyordu. Küreselleşmeyi yanlış anlayan bürokrasi, kafanın içindeki fikri değil, kafanın üstündeki kumaşı ithalat kriteri yapmıştı. Alman Ticaret Mantığı ve "Kervan Yolda Düzülür" Felsefesi Almanya’dan ithal edilen Ticaret ve Borçlar Hukuku kuralları ise her şeyi milimetrik olarak sözleşmeye bağlayan, disiplinli bir Cermen toplumu için yazılmıştı. Sözlü Sözleşme ve "Ayıp Olmasın" Hukuku: Alman hukukunda bir işin yazılı belgesi yoksa, o iş hükmen yok sayılabilirdi. Bizim esnafımız ise yüzyıllardır "Söz namustur" ve "Aramızda lafı mı olur" ilkesiyle ticaret yapıyordu. Mahkemeler, Alman usulü "yazılı ihtarname çekilmediği için" dolandırıldığını kabul etmeyen hakimlerle, "Hâkim bey, bana gözümün içine bakarak söz verdi, ihtarname çekersem ayıp olurdu" diyen esnafların kültür şoku seanslarına sahne oldu. Alman disiplini, Anadolu’nun "hallederiz" felsefesi karşısında her defasında nakavt oldu.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23