Yeltin, kritik savunma ürünlerine erişimin kriz dönemlerinde siyasi koşullara bağlanabilmesinin, devletlerin askeri kapasitesini ve dış politika kararlarını doğrudan etkileyebileceğini belirterek, kritik savunma teknolojilerini kendi kaynaklarıyla geliştirebilme kapasitesinin stratejik özerkliğin temel göstergelerinden biri olduğunu ifade etti. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde gerçekleştirdiği yerlileştirme ve millileştirme faaliyetlerine de dikkat çekilen analizde; savaş gemilerinde kullanılan radar, elektronik harp, hava savunma, füze ve dikey atım sistemlerigibi kritik bileşenlerin yerli imkânlarla geliştirilmesinin yalnızca deniz gücünün niceliksel büyümesine değil, dış tedarik baskılarına karşı dayanıklılığın artırılmasına da katkı sağladığı belirtildi. Yeni nesil fırkateynlerde Gökdeniz, Cenk-S, Akrep, MİDLAS ve Hisar-D gibi milli sistemlerin kullanılmasına yönelik çalışmaların bu yaklaşımın somut örnekleri arasında gösterildiği aktarıldı. “Millileştirme yalnızca platform üretmek değildir” Yeltin, savunma sanayiindeki yerlileştirmenin yalnızca bir platformun tamamının ülke içerisinde üretilmesi şeklinde değerlendirilmemesi gerektiğinin altını çizdi. Analize göre asıl kritik husus; platformun görev yapmasını sağlayan temel teknolojilerin tasarım, üretim, entegrasyon ve modernizasyon süreçlerinin mümkün olduğunca ulusal kapasiteyle gerçekleştirilebilmesi. Böyle bir kapasitenin Türkiye’ye yalnızca mevcut sistemleri kullanma değil, değişen tehdit ortamına göre bu sistemleri geliştirme ve yenileme imkânı da sağlayacağı ifade edildi. Bu noktada Mavi Vatan ile Milli Teknoloji Hamlesi arasındaki ilişkiye yeniden dikkat çekilerek, Mavi Vatan’ın Türkiye’nin denizlerde korumayı hedeflediği stratejik çıkar alanını ortaya koyduğu, Milli Teknoloji Hamlesi’nin ise bu çıkarların korunabilmesi için gerekli teknolojik altyapının oluşturulmasına katkı sağladığı belirtildi. Teknolojik kapasite caydırıcılığın niteliğini değiştiriyor Analizde Türkiye’nin deniz teknolojilerindeki ilerlemesinin dış politika açısından en önemli sonuçlarından birinin caydırıcılık kapasitesinin güçlenmesi olduğu değerlendirildi. Ancak caydırıcılığın yalnızca askeri gücün niceliksel büyüklüğü üzerinden ele alınmasının doğru olmayacağına işaret edildi. Caydırıcılığın, karşı tarafın karar alma süreçlerinde olası maliyetleri gerçekçi biçimde hesaba katmasını sağlayacak kapasitenin varlığıyla yakından ilişkili olduğu vurgulandı. Bu bağlamda insanlı ve insansız deniz platformları, hava araçları, denizaltılar, elektronik harp unsurları, sensörler ve farklı silah sistemlerinin ortak bir komuta-kontrol mimarisi içerisinde çalışabilmesinin Türkiye’nin operasyonel kapasitesini niceliksel artışın ötesinde niteliksel olarak dönüştürme potansiyeline sahip olduğu belirtildi. “Güçlü deniz gücü sadece savaş zamanında kullanılmaz” Yeltin, caydırıcılığın temel amacının herhangi bir devlete karşı çatışmacı bir politika geliştirmekten ziyade, Türkiye’nin karşılaşabileceği baskı ve tehditlere karşı maliyet üretebilecek bir kapasite oluşturmak olduğunu ifade etti. Güçlü deniz gücünün yalnızca savaş zamanında kullanılabilecek bir araç olmadığına dikkat çekilen analizde, deniz gücünün barış döneminde de diplomatik süreçlerin arka planında bulunan ve diğer aktörlerin kararlarını etkileyebilen stratejik bir kapasite olduğu belirtildi.