Sohbet geleneğimizin kökeni

25 Kasım 2017 Cumartesi

Sohbet olgusu, Osmanlı sistematiği içinde gelişmiş, yaygınlaşmış, evlerden hanlara-hamamlara kadar tüm toplumsal mekânları kuşatmıştı.

O kadar ki, camilere “Muhabbethâne” (sohbet odası)eklenmişti. Hatta sohbet geleneği, padişahların huzuruna çıkıp “Huzur-ı Hümayûn Dersleri”ne dönüşmüştü. (Padişahlar bu dersler vasıtasıyla bilgilerini güncelleştirip kendilerini geliştirirlerdi).

Kısacası, saray başta olmak üzere tekkede, camide, kahvehanede, handa, hamamda ve ailede sohbet vardı. Zaten kahvehaneler insanlardaki sohbet aşkından doğmuştur: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane/ Gönül sohbet ister, kahve bahane” mısralarında da ifadesini bulmuştur.

Büyük İslâm tasavvufçularından Nakşibendi, “Tarikimiz (yolumuz) sohbet üzerinedir” diyerek, müritlerini sohbet eksenli eğitime teşvik ederdi. “Osmanlı mucizesi”ni inşa eden olgunun temeli de sohbettir.

Ertuğrul Gazi, aşiretteki ufuklu insanların sohbetlerinde pişmiş, kendisi sohbet dinlerken haylazlık eden ağabeylerine bu sayede üstünlük kurup babası öldüğü zaman yerine geçmeyi hak etmiştir. Caber’e ulaştıkları günlerde, yanına gelip göçmekten yorulduklarını, çok can ve mal kaybettiklerini, artık eski yurtlarına dönmek istediklerini söyleyen ağabeyleri Gündoğdu Bey’le Sungur Tekin Bey’e, “Deryayı (denizi) geçeceğiz ve devlet olacağız” diyebilmesi, irfan meclislerindeki sohbetlerde gelişen ufkunun göstergesidir. Ertuğrul, küçücük bir aşiretin reisi olarak nasıl ayakta kalacağını düşünmeyi gerektiren pek çok olumsuzluğun ortasında, Konstantiniye (Bizans İstanbul’u) fethini düşlemektedir.

Ağabeylerinin itirazı da onların ufuksuzluğunu yansıtır: “Derya diye tutturdun, lâkin deryanın suyu tuzludur, ne hayvan, ne insan içebilir; hatta ekin sulamaya dahi yaramaz.”

Ertuğrul’un ütopyası Bizans’a uzanırken, ağabeylerinin dünyası sadece çiftçilik ve hayvancılıkla sınırlıdır. Elbette hedefini bilen ve hedefine koşan başarılı olur.

Sonunda, Ertuğrul’un ağabeyleri aşiretin yarıdan fazlasını alarak eski yurtlarına döndüler ve tarih içinde kayboldular. Hiçbir yazılı metinde isimlerine rastlanmıyor. Muhtemelen Cengiz Han’ın çapaçulları tarafından, dönüş yolunda katledildiler…

Ama kendisine yürekten inanan arkadaşlarıyla birlikte Anadolu’nun Kuzeybatı istikametine yönelen Ertuğrul’un ne olduğunu tüm tarihler yazıyor: Koca imparatorluğa çekirdek oldu.

Gitti, Söğüt’e yerleşti. Âhiyan’dan Şeyh Edebali (devrinin en iyi bilginlerindendir; daha sonra Osman Bey’e kaimpeder olmuştur) ile buluştu ve sohbetlerinde pişti. Sonra yaş kemale erip ahiret yolculuğunun ucu gözüktüğünde, oğlu Osman Bey’i karşısına aldı: “Oğulcuğum!” dedi, “Şeyh Edebali bizim boyun ışığı ve yüreğidir. Terazisi ince tartar, dirhem şaşmaz. Bu yüzden beni kır, Şeyh’i kırma; bana karşı gel, ona karşı gelme...”

 Bu sözler Osman Bey’i Şeyh Edebali’ye bağladı. Sohbet kardeşliğinin ılık iklimine daldı. Geceler boyu varlığı, birliği, dirliği konuştular. Emellerini fısıltıya dönüştürüp Konstantiniye fethinde anlaştılar…

Osman Bey, tekke sohbetleri sayesinde eğitimini tamamlayıp olgunlaştı. Yine o sayede madde ile mânâyı bütünledi: Hedefini belirlemiş, o istikamette ruhunu olgunlaştırıp, iradesini çelikleştirmişti. Kirişe yerleştirilmiş bir ok gibiydi: Fırladığı an Bizans kalelerini vuracaktı.

Zamanı geldiğinde vurdu, Bizans’ın yüreğine doğru Bursa’ya kadar girdi. Oğlu Orhan Gazi Bursa fethi sonrasında hem İznik’te harmanlandı, hem de Rumeli’de soluklandı… 

Böylece küçücük bir aşiret önce beyliğe, ardından da “devlet”e dönüştü…

Sohbet, devlet doğurdu: Sohbeti kaybedince, devleti de kaybettik!

Korkarım, aile içi suskunluğumuzdan doğan boşluğa yerleşen televizyon, git gide tüm benliğimizi saracak ve bu yüzden aileyi de kaybedeceğiz! 

 

YORUM YAZ