Unuttuğumuz iki haslet: Dil ve Nezaket
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı dilimize büyük önem vermek gerekir. Aynı dili konuşan insanlar “millet” denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında “duygu ve düşünce birliği” olan “millet” haline getirir. Dilini bilmediğimiz bir ülkede, etrafımızda milyonlarca insan kaynaşsa da kendimizi yalnız hissederiz. “Dil, insanın evidir. Dil hikmetin yoludur” denilmiş.
Ezop, Sisam Adasının Kralı Ladmon’un kölesi olmadan önce, çağın tanınmış bilginlerinden Ksantus’un kölesi imiş. Ksantus, bir gün Ezop’a demiş ki: “Çarşıya git, bu akşamki misafirlerime en iyi, en lezzetli yemekleri yapman için ne gerekiyorsa satın al.” Fakat Ezop’un, Ksantus’un misafirleri şerefine verdiği ziyafet için pişirdiği bütün yemekler, yaptığı tatlılar hep “dil”den yapılmıştı. Ksantus, Ezop’a misafirleri önünde bağırmış: “Nedir bu kepazelik? Ben sana en lezzetli, en nefis, en tatlı yemekleri yap, dedim. Sen hepsini dilden yapmışsın.” Ezop şu cevabı vermiş: “Evet efendim, en lezzetli yemekleri, en nefis tatlıları, hep dilden yaptım. Dünyadaki en güzel, en tatlı şey dildir. İnsanlar dilleriyle anlaşırlar, dilleriyle dua ederler, diğerlerine karşı sevgilerini dille anlatırlar. Dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dildir. Dil olmasaydı, insanların hâli ne olurdu?” Aradan zaman geçmiş, Ksantus, dostlarına yine bir ziyafet vermek istemiş. Ama bu defa Ezop’tan, en kötü yiyecekleri hazırlamasını istemiş. Ezop, bir önceki ziyafet gibi, çorbadan tatlılara kadar bütün yiyecekleri dilden yapmış ve sebebini şöyle anlatmış: “Gerçi dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dil ise de, zaman zaman en acı, en çirkin, en kötü şey de dildir. İnsanları, birbirlerine gücendiren, kızdırtan, aralarını açan da dildir. İnsanların başına gelen felâketlerin sebebi, bir çok defa onların dilidir.” Dilden bahsederken en fazla ihtiyacımız olan nezaketle alakasını nasıl ihmal edebiliriz? İnsanları hassasiyete, duygusallığa, kibarlığa zarafete götüren yolun ilk adımı da dil değil mi?
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen: Nezaket…
İletişim sorunlarının kökü: Nezaketsizliğe dayanıyor. Hatalardaki ısrar, yapmacıklığı aşikâr eden tavırlar hep nezaketten nasipsizlik. Kelime manası; terbiye, edep, kibarlık, incelik, naziklik, zarafet. Karşıtı kabalık.
Trafik keşmekeşi gibi, insanların birbirine davranışı noktasında tam bir keşmekeş yaşıyoruz. Aramızda geçmişin nezaketi ve kibarlığı ile yetişmiş yaşlılarımızı gördükçe çağımız insanının davranışlarındaki kabalık, derbederlik, perişanlık içler acısı. Giyimimizde, şakalarımızda, konuşmalarımızda, hal ve hareketlerimizde, sosyal hayatımızda nezaket var mı? Günlük konuşmalarımızda “efendim, affedersiniz, teşekkür ederim, özür dilerim, müsaade eder misiniz?”li kaç cümle kuruyoruz acaba? Yememiz-içmememiz, aile içi sohbetlerimiz, birbirimize karşı davranışlarımızda nezaket, zarafet, incelik, hassasiyet var mı? Sırf cep telefonu konuşmaları bile size bir fikir verebilir durumumuzu ortaya koyma bakımından. Nezaketli ve olgun bir karaktere sahip olmak, müminin bütün güzel ahlak özelliklerini daha değerli hale getirir. Nezaket, kibarlık, ince düşünce; bir kaç aşama sonrasını, olayların gidişatını, insanlar üzerinde oluşturabileceği olumlu ya da olumsuz etkileri hesaplamak, hoşgörülü, sevecen, bağışlayıcı, şefkatli, merhametli olabilmek, gerektiğinde karşı tarafın iyiliği, rahatlığı için nefsi ezebilmek çok önemlidir. Olgunlukla davranmayan insanlara olgunlukla; nezaketsiz, münasebetsiz davranışlara nezaketle karşılık vermek Kuran ahlakına en uygun tavırdır. Cahilce ya da yanlış tavırlarla karşılaşıldığında nezaketsizliği hak görmek; münasebetsiz davranışlara münasebetsizlikle karşılık vermek, ne kadar güzel özellikleri olursa olsun, yine de müminin ahlakında tamamlaması gereken önemli boşluklar olduğunu gösterir.
Müslümanın özelliği, lafını sözünü bilmesi, karşı tarafı mahcup etmeden olayları halletmesidir. Gerilmeden, karşı tarafı gerginliğe sürüklemeden, gerilimli bir ortam oluşturmadan, insanları kırmadan, onlara tedirginlik vermeden, sevgiyle, şefkatle ve nezaketle olayları çözümlemektir. Yatıştırıcı olmak, sözün en güzelini, tavrın en akılcısını, en nezaketlisini seçebilmek, her zaman önce karşı tarafı kırmamayı amaçlamak Allah’ın rızasına uygun olan ahlaktır. Nefsin çirkin istekleri uğruna, nezaketten uzaklaşmak mümine yakışmayan bir tavırdır. Dünkü insanımız; kendisini ibadullah “Allah’ın kulları” olarak görüyordu. Küffara karşı şiddetli, celalli; kendi arasında şefkatli ve merhametliydi. Aklı selim, kalbi selim, zevki selim sahibiydi. “Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulursa alsın” düsturunca, dışarıdan gelen faydalı hususlara açıktı. Cemiyetin menfaatini, şahsi menfaatinden üstün tutuyordu. Dün ineğini komşusunun çayırında, “izinsiz otlattı” diye, akşam sağdığı sütü komşusuna gönderen, alacaklısı bulunduğu kimsenin ev veya ağacının gölgesi altında gölgelenmeyi fâiz sayan, izinsiz girdiği bağdan kopardığı üzüm salkımının parasını üzüm dalına asan insan, bizim insanımızdı. Nalsız beygire yük vurana, hayvana zulmettiğini hatırlatan, buzağılı ineği sonuna kadar sağmayı yasaklayarak buzağıya yeterli süt payı bırakma mecburiyeti getiren de bizim insanımızdı. Saksıdaki çiçekleri dahi konuşturuyorduk. Mesela camın önüne konmuş saksıda sarı bir çiçek varsa, bunun manası “Ey yolcu! Bu evde hasta var. Yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz. Şayet saksıda kırmızı çiçek varsa “Ey yolcu; bu evde gelinlik kızımız var. Kullandığın kelimelere dikkat et. Ağzından galiz bir kelime çıkmasın” mesajı yüklüydü. ‘Dilim etti beni dilim dilim.’ İkazını yapan bizim insanımızdı. (DEVAMI YARIN)
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen:
Nezaket…
Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin
karşındakinin
anladığı kadardır
Profesör, konferans vermek üzere salona girmiş. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
Konuşup konuşmama konusunda tereddüte düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.’
Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylamasını bekleyerek sormuş:
-’Konuşmayı nasıl buldun?’
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki bütün yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım.”
‘Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.’
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı dilimize büyük önem vermek gerekir. Aynı dili konuşan insanlar “millet” denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında “duygu ve düşünce birliği” olan “millet” haline getirir. Dilini bilmediğimiz bir ülkede, etrafımızda milyonlarca insan kaynaşsa da kendimizi yalnız hissederiz. “Dil, insanın evidir. Dil hikmetin yoludur” denilmiş.
Ezop, Sisam Adasının Kralı Ladmon’un kölesi olmadan önce, çağın tanınmış bilginlerinden Ksantus’un kölesi imiş. Ksantus, bir gün Ezop’a demiş ki: “Çarşıya git, bu akşamki misafirlerime en iyi, en lezzetli yemekleri yapman için ne gerekiyorsa satın al.” Fakat Ezop’un, Ksantus’un misafirleri şerefine verdiği ziyafet için pişirdiği bütün yemekler, yaptığı tatlılar hep “dil”den yapılmıştı. Ksantus, Ezop’a misafirleri önünde bağırmış: “Nedir bu kepazelik? Ben sana en lezzetli, en nefis, en tatlı yemekleri yap, dedim. Sen hepsini dilden yapmışsın.” Ezop şu cevabı vermiş: “Evet efendim, en lezzetli yemekleri, en nefis tatlıları, hep dilden yaptım. Dünyadaki en güzel, en tatlı şey dildir. İnsanlar dilleriyle anlaşırlar, dilleriyle dua ederler, diğerlerine karşı sevgilerini dille anlatırlar. Dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dildir. Dil olmasaydı, insanların hâli ne olurdu?” Aradan zaman geçmiş, Ksantus, dostlarına yine bir ziyafet vermek istemiş. Ama bu defa Ezop’tan, en kötü yiyecekleri hazırlamasını istemiş. Ezop, bir önceki ziyafet gibi, çorbadan tatlılara kadar bütün yiyecekleri dilden yapmış ve sebebini şöyle anlatmış: “Gerçi dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dil ise de, zaman zaman en acı, en çirkin, en kötü şey de dildir. İnsanları, birbirlerine gücendiren, kızdırtan, aralarını açan da dildir. İnsanların başına gelen felâketlerin sebebi, bir çok defa onların dilidir.” Dilden bahsederken en fazla ihtiyacımız olan nezaketle alakasını nasıl ihmal edebiliriz? İnsanları hassasiyete, duygusallığa, kibarlığa zarafete götüren yolun ilk adımı da dil değil mi?
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen: Nezaket…
İletişim sorunlarının kökü: Nezaketsizliğe dayanıyor. Hatalardaki ısrar, yapmacıklığı aşikâr eden tavırlar hep nezaketten nasipsizlik. Kelime manası; terbiye, edep, kibarlık, incelik, naziklik, zarafet. Karşıtı kabalık.
Trafik keşmekeşi gibi, insanların birbirine davranışı noktasında tam bir keşmekeş yaşıyoruz. Aramızda geçmişin nezaketi ve kibarlığı ile yetişmiş yaşlılarımızı gördükçe çağımız insanının davranışlarındaki kabalık, derbederlik, perişanlık içler acısı. Giyimimizde, şakalarımızda, konuşmalarımızda, hal ve hareketlerimizde, sosyal hayatımızda nezaket var mı? Günlük konuşmalarımızda “efendim, affedersiniz, teşekkür ederim, özür dilerim, müsaade eder misiniz?”li kaç cümle kuruyoruz acaba? Yememiz-içmememiz, aile içi sohbetlerimiz, birbirimize karşı davranışlarımızda nezaket, zarafet, incelik, hassasiyet var mı? Sırf cep telefonu konuşmaları bile size bir fikir verebilir durumumuzu ortaya koyma bakımından. Nezaketli ve olgun bir karaktere sahip olmak, müminin bütün güzel ahlak özelliklerini daha değerli hale getirir. Nezaket, kibarlık, ince düşünce; bir kaç aşama sonrasını, olayların gidişatını, insanlar üzerinde oluşturabileceği olumlu ya da olumsuz etkileri hesaplamak, hoşgörülü, sevecen, bağışlayıcı, şefkatli, merhametli olabilmek, gerektiğinde karşı tarafın iyiliği, rahatlığı için nefsi ezebilmek çok önemlidir. Olgunlukla davranmayan insanlara olgunlukla; nezaketsiz, münasebetsiz davranışlara nezaketle karşılık vermek Kuran ahlakına en uygun tavırdır. Cahilce ya da yanlış tavırlarla karşılaşıldığında nezaketsizliği hak görmek; münasebetsiz davranışlara münasebetsizlikle karşılık vermek, ne kadar güzel özellikleri olursa olsun, yine de müminin ahlakında tamamlaması gereken önemli boşluklar olduğunu gösterir.
Müslümanın özelliği, lafını sözünü bilmesi, karşı tarafı mahcup etmeden olayları halletmesidir. Gerilmeden, karşı tarafı gerginliğe sürüklemeden, gerilimli bir ortam oluşturmadan, insanları kırmadan, onlara tedirginlik vermeden, sevgiyle, şefkatle ve nezaketle olayları çözümlemektir. Yatıştırıcı olmak, sözün en güzelini, tavrın en akılcısını, en nezaketlisini seçebilmek, her zaman önce karşı tarafı kırmamayı amaçlamak Allah’ın rızasına uygun olan ahlaktır. Nefsin çirkin istekleri uğruna, nezaketten uzaklaşmak mümine yakışmayan bir tavırdır. Dünkü insanımız; kendisini ibadullah “Allah’ın kulları” olarak görüyordu. Küffara karşı şiddetli, celalli; kendi arasında şefkatli ve merhametliydi. Aklı selim, kalbi selim, zevki selim sahibiydi. “Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulursa alsın” düsturunca, dışarıdan gelen faydalı hususlara açıktı. Cemiyetin menfaatini, şahsi menfaatinden üstün tutuyordu. Dün ineğini komşusunun çayırında, “izinsiz otlattı” diye, akşam sağdığı sütü komşusuna gönderen, alacaklısı bulunduğu kimsenin ev veya ağacının gölgesi altında gölgelenmeyi fâiz sayan, izinsiz girdiği bağdan kopardığı üzüm salkımının parasını üzüm dalına asan insan, bizim insanımızdı. Nalsız beygire yük vurana, hayvana zulmettiğini hatırlatan, buzağılı ineği sonuna kadar sağmayı yasaklayarak buzağıya yeterli süt payı bırakma mecburiyeti getiren de bizim insanımızdı. Saksıdaki çiçekleri dahi konuşturuyorduk. Mesela camın önüne konmuş saksıda sarı bir çiçek varsa, bunun manası “Ey yolcu! Bu evde hasta var. Yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz. Şayet saksıda kırmızı çiçek varsa “Ey yolcu; bu evde gelinlik kızımız var. Kullandığın kelimelere dikkat et. Ağzından galiz bir kelime çıkmasın” mesajı yüklüydü. ‘Dilim etti beni dilim dilim.’ İkazını yapan bizim insanımızdı. (DEVAMI YARIN)
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen:
Nezaket…
Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin
karşındakinin
anladığı kadardır
Profesör, konferans vermek üzere salona girmiş. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
Konuşup konuşmama konusunda tereddüte düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.’
Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylamasını bekleyerek sormuş:
-’Konuşmayı nasıl buldun?’
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki bütün yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım.”
‘Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.’
Bir Devrin
İçyüzü
Aziz ecdadımızın, öldükten sonra arkalarında bir sevap kapısı bırakmak düşüncesiyle binbir emekle yaptırdığı vakıf eserlerinin, bir dönemde sadece hava parası beşyüzbin lira yaparken, yok pahasına, onsekiz liraya Ermenilere kiraya verildiğini….
Yapılan devrimlerden sonra “Şapka inkılabına aykırıdır” gerekçesiyle o güzelim sanat eseri mahiyetindeki ecdad mezar taşlarımızın “fesli-sarıklı” olan baş kısımlarının kırdırıldığını…
Koskoca İstanbul’da, namaz kıldırabilecek kadar dahi bilgiye sahip insan bulunamadığından, bir dönemde Süleymaniye Camii’ne mahalle bekçisinin imam yapıldığını…
Biliyor muydunuz?
Vahyin Dilinden
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”
(49 Hucurât, 12)
Allah Rasulünden
Peygamberimiz buyuruyorlar ki:
“Allah’ım! Sen’den muhabbetini, Sen’i sevenlerin muhabbetini ve Sen’in sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah’ım! Sen’in muhabbetini bana nefsimden, âilemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizî)
Peygamberimizin Hayatından
Tavsiyelerde bulunan bir Peygamber
İbn Abbas (ra) anlatıyor:
Hz. Peygamber (sav)’a İran Kisra’sı bir katır hediye etmişti. Rasûlullah (as) katıra eğeri vurdu, kendisi bindi, beni de terkisine aldı. Bir müddet gittikten sonra bana döndü ve: “Yavrum” dedi. Ben de: “Buyur, yâ Rasûlallâh!” dedim. Şöyle buyurdu:
“Allah’ın emirlerini ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki onu önünde bulasın. Bolluk içindeyken Allah’ı tanı ki, O da seni darlıkta tanısın.
Dileğin varsa Allah’tan dile, yardım isteyeceksen Allah’tan iste. Olacak şeyler Allah tarafından takdir edilmiş, bitmiştir.
Bütün yaratıklar, Allah’ın senin için takdir etmediği bir faydayı vermeye çalışsalar buna güçleri yetmez. Yine Allah’ın senin için yazmadığı bir zararı vermeye çalışsalar buna güçleri yetmez.
Yakînle beraber sabırla amel etmeye gücün yeterse bunu yap. Buna gücün yetmezse sabret. Çünkü hoşlanmadığın bir şeye sabretmekte pek çok hayır vardır. Bil ki zafer sabırla beraberdir. Sıkıntı da rahatlıkla beraberdir. Sıkıntının sonunda rahat vardır. Güçlükle beraber kolaylık vardır. (Tirmizî)
Allah’ım!
Yalnız Senden yardım diliyor, yalnız Sana güveniyoruz. Allah’ım işimi kolaylaştır.
Sıkıntılarımı gider. Her türlü hayrı ihsan eyle, bütün kötülükleri def eyle.
Rabbim! Gönlümü genişlet. İşimi kolaylaştır.
Allah’ım! Kendimi, dinimi, ailemi ve çoluk çocuğumu, yakınlarımı, dünya ve ahiret nimeti olarak bana ve onlara verdiğin bütün nimetleri Sana emanet ediyor, korumak üzere Sana ısmarlıyorum.
Ey kerem sahibi Rabbim! Hepimizi bütün kötülüklerden muhafaza eyle.
Rabbimiz! Bize dünyada ve ahirette iyilik ver. Ve bizi Cehennem azabından koru.
Rabbimiz! Beni, ana-babamı ve bütün mü’minleri hesap gününde bağışla. Ya Erhamerrahimin, rahmetini esirgeme.
Bütün peygamberlere selam, alemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.(Amin)
Ezop, Sisam Adasının Kralı Ladmon’un kölesi olmadan önce, çağın tanınmış bilginlerinden Ksantus’un kölesi imiş. Ksantus, bir gün Ezop’a demiş ki: “Çarşıya git, bu akşamki misafirlerime en iyi, en lezzetli yemekleri yapman için ne gerekiyorsa satın al.” Fakat Ezop’un, Ksantus’un misafirleri şerefine verdiği ziyafet için pişirdiği bütün yemekler, yaptığı tatlılar hep “dil”den yapılmıştı. Ksantus, Ezop’a misafirleri önünde bağırmış: “Nedir bu kepazelik? Ben sana en lezzetli, en nefis, en tatlı yemekleri yap, dedim. Sen hepsini dilden yapmışsın.” Ezop şu cevabı vermiş: “Evet efendim, en lezzetli yemekleri, en nefis tatlıları, hep dilden yaptım. Dünyadaki en güzel, en tatlı şey dildir. İnsanlar dilleriyle anlaşırlar, dilleriyle dua ederler, diğerlerine karşı sevgilerini dille anlatırlar. Dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dildir. Dil olmasaydı, insanların hâli ne olurdu?” Aradan zaman geçmiş, Ksantus, dostlarına yine bir ziyafet vermek istemiş. Ama bu defa Ezop’tan, en kötü yiyecekleri hazırlamasını istemiş. Ezop, bir önceki ziyafet gibi, çorbadan tatlılara kadar bütün yiyecekleri dilden yapmış ve sebebini şöyle anlatmış: “Gerçi dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dil ise de, zaman zaman en acı, en çirkin, en kötü şey de dildir. İnsanları, birbirlerine gücendiren, kızdırtan, aralarını açan da dildir. İnsanların başına gelen felâketlerin sebebi, bir çok defa onların dilidir.” Dilden bahsederken en fazla ihtiyacımız olan nezaketle alakasını nasıl ihmal edebiliriz? İnsanları hassasiyete, duygusallığa, kibarlığa zarafete götüren yolun ilk adımı da dil değil mi?
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen: Nezaket…
İletişim sorunlarının kökü: Nezaketsizliğe dayanıyor. Hatalardaki ısrar, yapmacıklığı aşikâr eden tavırlar hep nezaketten nasipsizlik. Kelime manası; terbiye, edep, kibarlık, incelik, naziklik, zarafet. Karşıtı kabalık.
Trafik keşmekeşi gibi, insanların birbirine davranışı noktasında tam bir keşmekeş yaşıyoruz. Aramızda geçmişin nezaketi ve kibarlığı ile yetişmiş yaşlılarımızı gördükçe çağımız insanının davranışlarındaki kabalık, derbederlik, perişanlık içler acısı. Giyimimizde, şakalarımızda, konuşmalarımızda, hal ve hareketlerimizde, sosyal hayatımızda nezaket var mı? Günlük konuşmalarımızda “efendim, affedersiniz, teşekkür ederim, özür dilerim, müsaade eder misiniz?”li kaç cümle kuruyoruz acaba? Yememiz-içmememiz, aile içi sohbetlerimiz, birbirimize karşı davranışlarımızda nezaket, zarafet, incelik, hassasiyet var mı? Sırf cep telefonu konuşmaları bile size bir fikir verebilir durumumuzu ortaya koyma bakımından. Nezaketli ve olgun bir karaktere sahip olmak, müminin bütün güzel ahlak özelliklerini daha değerli hale getirir. Nezaket, kibarlık, ince düşünce; bir kaç aşama sonrasını, olayların gidişatını, insanlar üzerinde oluşturabileceği olumlu ya da olumsuz etkileri hesaplamak, hoşgörülü, sevecen, bağışlayıcı, şefkatli, merhametli olabilmek, gerektiğinde karşı tarafın iyiliği, rahatlığı için nefsi ezebilmek çok önemlidir. Olgunlukla davranmayan insanlara olgunlukla; nezaketsiz, münasebetsiz davranışlara nezaketle karşılık vermek Kuran ahlakına en uygun tavırdır. Cahilce ya da yanlış tavırlarla karşılaşıldığında nezaketsizliği hak görmek; münasebetsiz davranışlara münasebetsizlikle karşılık vermek, ne kadar güzel özellikleri olursa olsun, yine de müminin ahlakında tamamlaması gereken önemli boşluklar olduğunu gösterir.
Müslümanın özelliği, lafını sözünü bilmesi, karşı tarafı mahcup etmeden olayları halletmesidir. Gerilmeden, karşı tarafı gerginliğe sürüklemeden, gerilimli bir ortam oluşturmadan, insanları kırmadan, onlara tedirginlik vermeden, sevgiyle, şefkatle ve nezaketle olayları çözümlemektir. Yatıştırıcı olmak, sözün en güzelini, tavrın en akılcısını, en nezaketlisini seçebilmek, her zaman önce karşı tarafı kırmamayı amaçlamak Allah’ın rızasına uygun olan ahlaktır. Nefsin çirkin istekleri uğruna, nezaketten uzaklaşmak mümine yakışmayan bir tavırdır. Dünkü insanımız; kendisini ibadullah “Allah’ın kulları” olarak görüyordu. Küffara karşı şiddetli, celalli; kendi arasında şefkatli ve merhametliydi. Aklı selim, kalbi selim, zevki selim sahibiydi. “Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulursa alsın” düsturunca, dışarıdan gelen faydalı hususlara açıktı. Cemiyetin menfaatini, şahsi menfaatinden üstün tutuyordu. Dün ineğini komşusunun çayırında, “izinsiz otlattı” diye, akşam sağdığı sütü komşusuna gönderen, alacaklısı bulunduğu kimsenin ev veya ağacının gölgesi altında gölgelenmeyi fâiz sayan, izinsiz girdiği bağdan kopardığı üzüm salkımının parasını üzüm dalına asan insan, bizim insanımızdı. Nalsız beygire yük vurana, hayvana zulmettiğini hatırlatan, buzağılı ineği sonuna kadar sağmayı yasaklayarak buzağıya yeterli süt payı bırakma mecburiyeti getiren de bizim insanımızdı. Saksıdaki çiçekleri dahi konuşturuyorduk. Mesela camın önüne konmuş saksıda sarı bir çiçek varsa, bunun manası “Ey yolcu! Bu evde hasta var. Yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz. Şayet saksıda kırmızı çiçek varsa “Ey yolcu; bu evde gelinlik kızımız var. Kullandığın kelimelere dikkat et. Ağzından galiz bir kelime çıkmasın” mesajı yüklüydü. ‘Dilim etti beni dilim dilim.’ İkazını yapan bizim insanımızdı. (DEVAMI YARIN)
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen:
Nezaket…
Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin
karşındakinin
anladığı kadardır
Profesör, konferans vermek üzere salona girmiş. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
Konuşup konuşmama konusunda tereddüte düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.’
Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylamasını bekleyerek sormuş:
-’Konuşmayı nasıl buldun?’
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki bütün yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım.”
‘Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.’
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı dilimize büyük önem vermek gerekir. Aynı dili konuşan insanlar “millet” denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında “duygu ve düşünce birliği” olan “millet” haline getirir. Dilini bilmediğimiz bir ülkede, etrafımızda milyonlarca insan kaynaşsa da kendimizi yalnız hissederiz. “Dil, insanın evidir. Dil hikmetin yoludur” denilmiş.
Ezop, Sisam Adasının Kralı Ladmon’un kölesi olmadan önce, çağın tanınmış bilginlerinden Ksantus’un kölesi imiş. Ksantus, bir gün Ezop’a demiş ki: “Çarşıya git, bu akşamki misafirlerime en iyi, en lezzetli yemekleri yapman için ne gerekiyorsa satın al.” Fakat Ezop’un, Ksantus’un misafirleri şerefine verdiği ziyafet için pişirdiği bütün yemekler, yaptığı tatlılar hep “dil”den yapılmıştı. Ksantus, Ezop’a misafirleri önünde bağırmış: “Nedir bu kepazelik? Ben sana en lezzetli, en nefis, en tatlı yemekleri yap, dedim. Sen hepsini dilden yapmışsın.” Ezop şu cevabı vermiş: “Evet efendim, en lezzetli yemekleri, en nefis tatlıları, hep dilden yaptım. Dünyadaki en güzel, en tatlı şey dildir. İnsanlar dilleriyle anlaşırlar, dilleriyle dua ederler, diğerlerine karşı sevgilerini dille anlatırlar. Dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dildir. Dil olmasaydı, insanların hâli ne olurdu?” Aradan zaman geçmiş, Ksantus, dostlarına yine bir ziyafet vermek istemiş. Ama bu defa Ezop’tan, en kötü yiyecekleri hazırlamasını istemiş. Ezop, bir önceki ziyafet gibi, çorbadan tatlılara kadar bütün yiyecekleri dilden yapmış ve sebebini şöyle anlatmış: “Gerçi dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dil ise de, zaman zaman en acı, en çirkin, en kötü şey de dildir. İnsanları, birbirlerine gücendiren, kızdırtan, aralarını açan da dildir. İnsanların başına gelen felâketlerin sebebi, bir çok defa onların dilidir.” Dilden bahsederken en fazla ihtiyacımız olan nezaketle alakasını nasıl ihmal edebiliriz? İnsanları hassasiyete, duygusallığa, kibarlığa zarafete götüren yolun ilk adımı da dil değil mi?
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen: Nezaket…
İletişim sorunlarının kökü: Nezaketsizliğe dayanıyor. Hatalardaki ısrar, yapmacıklığı aşikâr eden tavırlar hep nezaketten nasipsizlik. Kelime manası; terbiye, edep, kibarlık, incelik, naziklik, zarafet. Karşıtı kabalık.
Trafik keşmekeşi gibi, insanların birbirine davranışı noktasında tam bir keşmekeş yaşıyoruz. Aramızda geçmişin nezaketi ve kibarlığı ile yetişmiş yaşlılarımızı gördükçe çağımız insanının davranışlarındaki kabalık, derbederlik, perişanlık içler acısı. Giyimimizde, şakalarımızda, konuşmalarımızda, hal ve hareketlerimizde, sosyal hayatımızda nezaket var mı? Günlük konuşmalarımızda “efendim, affedersiniz, teşekkür ederim, özür dilerim, müsaade eder misiniz?”li kaç cümle kuruyoruz acaba? Yememiz-içmememiz, aile içi sohbetlerimiz, birbirimize karşı davranışlarımızda nezaket, zarafet, incelik, hassasiyet var mı? Sırf cep telefonu konuşmaları bile size bir fikir verebilir durumumuzu ortaya koyma bakımından. Nezaketli ve olgun bir karaktere sahip olmak, müminin bütün güzel ahlak özelliklerini daha değerli hale getirir. Nezaket, kibarlık, ince düşünce; bir kaç aşama sonrasını, olayların gidişatını, insanlar üzerinde oluşturabileceği olumlu ya da olumsuz etkileri hesaplamak, hoşgörülü, sevecen, bağışlayıcı, şefkatli, merhametli olabilmek, gerektiğinde karşı tarafın iyiliği, rahatlığı için nefsi ezebilmek çok önemlidir. Olgunlukla davranmayan insanlara olgunlukla; nezaketsiz, münasebetsiz davranışlara nezaketle karşılık vermek Kuran ahlakına en uygun tavırdır. Cahilce ya da yanlış tavırlarla karşılaşıldığında nezaketsizliği hak görmek; münasebetsiz davranışlara münasebetsizlikle karşılık vermek, ne kadar güzel özellikleri olursa olsun, yine de müminin ahlakında tamamlaması gereken önemli boşluklar olduğunu gösterir.
Müslümanın özelliği, lafını sözünü bilmesi, karşı tarafı mahcup etmeden olayları halletmesidir. Gerilmeden, karşı tarafı gerginliğe sürüklemeden, gerilimli bir ortam oluşturmadan, insanları kırmadan, onlara tedirginlik vermeden, sevgiyle, şefkatle ve nezaketle olayları çözümlemektir. Yatıştırıcı olmak, sözün en güzelini, tavrın en akılcısını, en nezaketlisini seçebilmek, her zaman önce karşı tarafı kırmamayı amaçlamak Allah’ın rızasına uygun olan ahlaktır. Nefsin çirkin istekleri uğruna, nezaketten uzaklaşmak mümine yakışmayan bir tavırdır. Dünkü insanımız; kendisini ibadullah “Allah’ın kulları” olarak görüyordu. Küffara karşı şiddetli, celalli; kendi arasında şefkatli ve merhametliydi. Aklı selim, kalbi selim, zevki selim sahibiydi. “Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulursa alsın” düsturunca, dışarıdan gelen faydalı hususlara açıktı. Cemiyetin menfaatini, şahsi menfaatinden üstün tutuyordu. Dün ineğini komşusunun çayırında, “izinsiz otlattı” diye, akşam sağdığı sütü komşusuna gönderen, alacaklısı bulunduğu kimsenin ev veya ağacının gölgesi altında gölgelenmeyi fâiz sayan, izinsiz girdiği bağdan kopardığı üzüm salkımının parasını üzüm dalına asan insan, bizim insanımızdı. Nalsız beygire yük vurana, hayvana zulmettiğini hatırlatan, buzağılı ineği sonuna kadar sağmayı yasaklayarak buzağıya yeterli süt payı bırakma mecburiyeti getiren de bizim insanımızdı. Saksıdaki çiçekleri dahi konuşturuyorduk. Mesela camın önüne konmuş saksıda sarı bir çiçek varsa, bunun manası “Ey yolcu! Bu evde hasta var. Yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz. Şayet saksıda kırmızı çiçek varsa “Ey yolcu; bu evde gelinlik kızımız var. Kullandığın kelimelere dikkat et. Ağzından galiz bir kelime çıkmasın” mesajı yüklüydü. ‘Dilim etti beni dilim dilim.’ İkazını yapan bizim insanımızdı. (DEVAMI YARIN)
İnsani münasebetlerimizde her geçen gün kabalık, sığlık, muhatabımızı kale almama, sevgi ve saygı mahrumiyeti her tarafımızdan dökülüyor. Peki panzehir ne? Nezaket!
Ruhun, gönlün hal ve hareketlere, sese, tavra yansımasının adı nezaket. İletişimlerimize baktığımızda otobüste, çarşıda, pazarda, işyerinde, orda burada, her yerde. Dillendirilmeyen, ama eksikliği çokça yaşanan, yokluğu hissedilen:
Nezaket…
Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin
karşındakinin
anladığı kadardır
Profesör, konferans vermek üzere salona girmiş. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
Konuşup konuşmama konusunda tereddüte düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.’
Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylamasını bekleyerek sormuş:
-’Konuşmayı nasıl buldun?’
Seyis cevap vermiş:
‘Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki bütün yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım.”
‘Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.’
Bir Devrin
İçyüzü
Aziz ecdadımızın, öldükten sonra arkalarında bir sevap kapısı bırakmak düşüncesiyle binbir emekle yaptırdığı vakıf eserlerinin, bir dönemde sadece hava parası beşyüzbin lira yaparken, yok pahasına, onsekiz liraya Ermenilere kiraya verildiğini….
Yapılan devrimlerden sonra “Şapka inkılabına aykırıdır” gerekçesiyle o güzelim sanat eseri mahiyetindeki ecdad mezar taşlarımızın “fesli-sarıklı” olan baş kısımlarının kırdırıldığını…
Koskoca İstanbul’da, namaz kıldırabilecek kadar dahi bilgiye sahip insan bulunamadığından, bir dönemde Süleymaniye Camii’ne mahalle bekçisinin imam yapıldığını…
Biliyor muydunuz?
Vahyin Dilinden
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”
(49 Hucurât, 12)
Allah Rasulünden
Peygamberimiz buyuruyorlar ki:
“Allah’ım! Sen’den muhabbetini, Sen’i sevenlerin muhabbetini ve Sen’in sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah’ım! Sen’in muhabbetini bana nefsimden, âilemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizî)
Peygamberimizin Hayatından
Tavsiyelerde bulunan bir Peygamber
İbn Abbas (ra) anlatıyor:
Hz. Peygamber (sav)’a İran Kisra’sı bir katır hediye etmişti. Rasûlullah (as) katıra eğeri vurdu, kendisi bindi, beni de terkisine aldı. Bir müddet gittikten sonra bana döndü ve: “Yavrum” dedi. Ben de: “Buyur, yâ Rasûlallâh!” dedim. Şöyle buyurdu:
“Allah’ın emirlerini ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki onu önünde bulasın. Bolluk içindeyken Allah’ı tanı ki, O da seni darlıkta tanısın.
Dileğin varsa Allah’tan dile, yardım isteyeceksen Allah’tan iste. Olacak şeyler Allah tarafından takdir edilmiş, bitmiştir.
Bütün yaratıklar, Allah’ın senin için takdir etmediği bir faydayı vermeye çalışsalar buna güçleri yetmez. Yine Allah’ın senin için yazmadığı bir zararı vermeye çalışsalar buna güçleri yetmez.
Yakînle beraber sabırla amel etmeye gücün yeterse bunu yap. Buna gücün yetmezse sabret. Çünkü hoşlanmadığın bir şeye sabretmekte pek çok hayır vardır. Bil ki zafer sabırla beraberdir. Sıkıntı da rahatlıkla beraberdir. Sıkıntının sonunda rahat vardır. Güçlükle beraber kolaylık vardır. (Tirmizî)
Allah’ım!
Yalnız Senden yardım diliyor, yalnız Sana güveniyoruz. Allah’ım işimi kolaylaştır.
Sıkıntılarımı gider. Her türlü hayrı ihsan eyle, bütün kötülükleri def eyle.
Rabbim! Gönlümü genişlet. İşimi kolaylaştır.
Allah’ım! Kendimi, dinimi, ailemi ve çoluk çocuğumu, yakınlarımı, dünya ve ahiret nimeti olarak bana ve onlara verdiğin bütün nimetleri Sana emanet ediyor, korumak üzere Sana ısmarlıyorum.
Ey kerem sahibi Rabbim! Hepimizi bütün kötülüklerden muhafaza eyle.
Rabbimiz! Bize dünyada ve ahirette iyilik ver. Ve bizi Cehennem azabından koru.
Rabbimiz! Beni, ana-babamı ve bütün mü’minleri hesap gününde bağışla. Ya Erhamerrahimin, rahmetini esirgeme.
Bütün peygamberlere selam, alemlerin Rabbi Allah’a da hamdolsun.(Amin)







