Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleri: Kur’an’a adanmış bir ömür, Peygamberimizin izini süren Allah dostu
Sayfa Editörü: Yaşar DEĞİRMENCİ
[email protected]
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamı’nı okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Rasulü’nün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir. Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber Efendimiz: “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek birini gönderir” buyurur. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık, dini anlayışı, idraki yenileme vazifesini bu insanlar yerine getirir. O fetret döneminde gönderilen âlim, mücahid, mürşid ve dâvâ adamının adı da Silistreli Süleyman Efendi’dir.
Her büyük insanı anlatmak güçtür. Sadece anlatmak değil, anlamak da zordur.
Ne yazsanız asıl yazılması gerekenleri yazamadığınızı düşünürsünüz. Süleyman Efendi’yi anlamak ve anlatmak, gücümüzü aşar. Hizmet ettiği devrin şartlarını düşündüğünüzde, insan ömrüne zor sığacak tarihi hadiseleri ibretle yorumladığınızda, bizlere intikal eden manevî mirasa nasıl sahip çıkmamız gerektiğinin de dersini alırsınız. Allah’ın hıfzu himayesinde olunmadan bu kabil faaliyet ve hizmetlerin verilmesinin mümkün olmadığının idraki içinde böyle bir ‘Allah Dostu’na sahip olmanın lütfuna mazhariyeti yaşayarak yazarsınız kusur ve küsurunuzla...
Kur’an indirildiği geceyi bin aydan daha hayırlı ve bereketli kılarsa, indiği ayı diğer aylardan üstün ay haline getirirse; Ona hizmet edeni de elbette üstün kılar. Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamı’nı okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Rasulünün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir.
Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber Efendimiz: “Allah her yüzyılın başında bu Ümmete dinini yenileyecek birini gönderir.” buyurur. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık, dini anlayışı, idraki yenileme vazifesini bu insanlar yerine getirir. Bu gönderilenlerin muayyen bir zamanı ve yeri yoktur. Allah dilediğini, dilediği zamanda gönderir. Aynı zamanda, dilerse birden fazla âlimi de gönderir. O fetret döneminde gönderilen âlim, mücahid, mürşid ve dâvâ adamının adı da: Silistreli Süleyman Efendidir. (rahmetullahi aleyh)
Talebeliğinin devam ettiği dönemde Birinci Dünya Harbi’ni, Balkan Savaşları’nı, Balkanlar’ın elden çıktığını, doğup büyüdüğü Silistre’nin İslam beldesi iken Bulgaristan tarafından işgal edildiğini 7 milyon kilometrekare yüzölçümü olan bir devletin nasıl elden çıkıp büyük mücadelelerden sonra ancak mevcut durumun kurtarıldığını büyük bir hüzün, ibret ve dehşetle müşahede eder. Bu durum, yaşadığı hadiselerin canlı şahidi bir Evladı Fatihan olarak Süleyman Efendi’de, muasırlarında görülmeyen bir ‘tarih şuuru’ meydana getirir. Meşhur yazarlarımız, edebiyatçılarımız, âlimlerimiz, din adamlarımız, feylesoflarımız Abdülhamid Han’a karşı akıl almadık gaflete hatta ihanete düşerken, bazıları Abdülhamid’i düşürmek için harekete geçen İttihat ve Terakki’nin emrindeki ‘Hareket Ordusu’nun içinde yer alırken, Süleyman Efendi, büyük bir basiret ve firasetle bu oyunun içinde olmaz, bu gaflete düşmez. Yeni bir dönemin başladığını, dinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla hayattan çektirildiğini, en küçük bir dini faaliyet gösterenlerin idamla yargılandıklarını, mâziyle bağımızı tamamen koparan inkılapların millet bünyesindeki tahrifatını ve tahribatını yakinen müşahede eder. Kurulan darağaçları, İstiklal Mahkemeleri, kapatılan medreseler, ortada bırakılan müderrisler... Bütün bunlar Süleyman Efendi’de tarihi ve İslamî vazife, mes’uliyet ve mükellefiyetin kendisini beklediğini hissettirtir. O artık kelle koltukta muallimdir, mürşiddir, dâvâ adamıdır, mücahittir ve artık cephededir.
Ne garip tecellidir ki icazetnâme alışını (Kudat’tan 1918 ve Mütehassisin 1919) takip eden beş sene içinde, TBMM kurulur, Osmanlı Devleti yıkılır, Sultan Vahidüddin sürgüne gönderilir, Tevhidi Tedrisat Kanunu yürürlüğe girer. Buna istinaden medreseler, tekkeler, zâviyeler kapatılır. Harf inkılabıyla da koca bir milletin mâzisiyle irtibatı kesilir. Hafıza kaybına uğrayan bir millet durumuna düşürülür.
İlim adamlarındaki yeisi, ümitsizliği, karamsarlığı, bedbinliği Süleyman Efendi telafiye çalışır. Yetiştirdiği 15-16 yaşlarındaki güzide talebelerini Ömer Nasuhi BİLMEN gibi, Elmalılı Hamdi YAZIR gibi, Hasan Basri ÇANTAY, Ahmet Hamdi AKSEKİ gibi o dönemin büyük âlim ve müfessirlerine göndererek onlara ümit, aşk ve şevk aşılar, karanlık günlerden aydınlığa çıkabileceğimiz mesajını verir.
İçişleri Bakanlığı’ndan gelen 1942 tarihli tamim ise hepten içler acısıdır: “Biz her ne şekil ve surette olursa olsun, memleket dahilinde dini neşriyat yaparak, dini bir atmosfer yaratılmasına, gençlik kesiminde dini bir zihniyet fideliğinin meydana getirilmesine taraftar değiliz.”
O dönemin ağır şartlarını iyi anlayabilmek için 1945’te Matbuat Umum Müdürü’nün “Gazetelerin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temennilere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihi, gerek temsili ve gerekse mütalaa kabilinden her türlü makale, bend, fıkra ve tefrika neşrinden kaçınılması ve başlamış bu kabil tefrikaların en geç on gün içinde sonlandırılması önemle rica olunur.” bildirisi o dönem zihniyetini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
Süleyman Efendi, Kur’an-ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten Elif Cüzü’nden başka kitap yazmamıştır. Bir zamanlar Akâid dersi okuturken başlattığı Takrir yazdırma işinden vazgeçmiş, talebelerine de şöyle demiştir: “Duydum ki bazıları, hocalarının yazdığı kitabı okumak, her şeye yeter diyorlarmış ve yerine göre Kur’an’dan üstün tutuyorlarmış. Ben talebelerimin bu duruma düşmelerinden korkarım. Her ilim yazılıdır. Ben anahtarını size okutuyorum.” Ayrıca, Süleyman Efendi, tarikatı sadece hoş sohbet vâsıtası hâline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu, kitleleri harekete getiren, şeriat için çalışan insanların hareket ve heyecan vasıtası kılmıştır. Tasavvufun İslam akidesini tahrip ve tahrif etme sürecini durdurma mücadelesi veren, tasavvufun aslının veya çıkış maksadının ihyası için uğraşan, İmamı Rabbani Hazretlerini ve en önemli eseri Mektubat’ı tanıtan Süleyman Efendi, tasavvufu, Allah’a davette daha dikkatli ve hassas olup adam kazanma (hidayetlerine vesile olmayı), ibadette ihsanı, muamelatta zühd ve takvayı esas alan, ilimden kopmayan, âyet ve hadisleri hayat tarzı olarak gören, İslâm’ı neş’e ve sürur içinde yaşamanın yolu olarak gösterir. Bu yüzden kerâmete itibar etmemiş kendisi kerâmet izharından müstağni davrandığı gibi talebelerine de aynı yolu talim etmiştir. “Keramet peşinde koşmayınız. Havada uçmak keramet olsaydı, kargalar, yarasalar da havada uçuyor, denizde yürümek keramet olsaydı, köpek balıklarından diğer mahlûkata kadar bir sürü varlık da bu işi yapıyor. Asıl keramet; Allah’ın dinine hizmettir. İstikamet üzere olmaktır.” diyerek hedef gösterir. ‘Niçin hiç dinlenmeyip bu kadar yoruluyorsunuz?’ sualine: “Kuru odunu yeşertmeye çalışıyoruz” cevabını verir.
Süleyman Efendi, dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl’a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, büyük maddî yardımlarda bulunmuşlardır. Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rifat Atilhan’ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yapmıştır. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir. Abdurrahim Zapsu’nun “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sebilürreşad’dan, Abdullah Işıklar’ın Fetih gazetesinden Sinan Omur’un “Hür Adam” mecmuasına kadar...
Süleyman Efendi’nin vefa anlayışı, “Biz bir yıkık değirmeni bile kırk yıl bekleriz” sözünde en güzel ifadesini bularak mefkûre rikkatini ve vefakârlığını ne güzel dile getirir.
Kendisini sevenler ve hürmet gösterenler bir yana, kendisine sıkıntı verenlere bile tebessüm ve muhabbetle yaklaşır, mümkün olduğunca gönüllerini alır. Evine aramaya gelen polis memurlarına kahve ikram etmesi, ev halkının yadırgamalarına karşı da, “Onlar memurdurlar, vazifelerini yapıyorlar, yorulmuşlardır” diye karşılık vermesi, bunun en güzel örneklerindendir. Yine bir iftar öncesinde, evinin karşısındaki kahvede oturan ve kendisini takiple vazifeli olan sivil polis memuruna giderek, “Oğlum sen oruçlusun, akşam da yaklaştı, benim arkamdan gel de bizde iftar edersin” deyip evine davet etmesi, polis memurunu son derece şaşırtmış ve duygulandırmıştı. Daha sonra bu polis, evlatları arasına katılacaktır.
DEVAMI YARIN
Peygamberimizin Hayatından
Laf taşıyanın halini
beyan eden bir
Peygamber
En az on bin sahabenin medfun olduğu Baki kabristanı... O güzel topraklar üzerinde yürüyen güzel bir insan var. Ve etrafında yetiştirdiği sahabeleri... Uzatır elini ve yeşilliği kaybolmamış iki hurma dalını alır, sırası ile iki tane kabrin üzerine koyar... - Bu iki kabrin sahibi azap halindeler. Zannetmeyiniz ki sağlıklarında büyük büyük günahlar işleyerek şimdi azap olunuyorlar... Onlardan biri küçük abdestini bozarken idrar sıçramasından korunmuyor, diğeri ise SAĞLIĞINDA LAF TAŞIYORDU...(Buhari) Gün gelecek söz sultanı aynı mevzu ile alakalı noktayı koyacaktı: - “Kattat (Söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” (Müslim)
İKAZ
Amellerin faziletini
dinleyip amel
etmeyenin hali
Amel etmeden ve gereğini yapmadan sadece vaaz dinlemenin kendilerine sevap getireceğini zannederler. Aldanmaktadırlar. Zikir meclisinin fazileti, hayra teşvik edici olmasındandır. Eğer zikir meclisi rağbeti artırmıyorsa onda hayır yoktur. Rağbet değerlidir. Çünkü iş yapmaya teşvik eder. İş yapmaya teşviki azaltmışsa onda hayır olmaz. Bu tiplerin örneği şudur: Hasta, doktorların bulunduğu bir meclise girer, konuştuklarını dinler. Veya aç biri, yemeklerin konuşulduğu bir meclise girip yemek tariflerini öğrenir ve çıkar. Bu hasta ve açın ne menfaati olmuştur? Amellerin faziletini dinleyip amel etmeyenin Allah katındaki durumu da böyledir. Sendekileri değiştirip, Allah’a seni tamamen veya biraz olsun yönlendirmeyen, dünyadan uzaklaştırmayan her vaaz senin aleyhine bir belgedir. Sen onu kendi yararına zannederek aldanmaktasın.
Allah Rasulü’nden - Abdullah b. Mesud (r.a) rivayetinde Peygamber Efendimiz şöyle anlatıyor: ‘İsrailoğullarının ahlaki sükutları şöyle başlamıştı. Aralarında fenalık başlayınca âlimler onları bu işten men’e çalıştılar. Fakat onlar bundan vazgeçmediler. Bilahere âlimler halk ile kaynaşarak onların arasına katıldılar, onlarla düşüp kalkmaya, yiyip içmeye, muaşerette bulunmaya başladılar. Neticede genel ahlak bozuldu. Bunun üzerine Allah, bazısının kalbini bazısına karıştırdı. Hepsi suça ortak oldular. Bu yüzden Allah onları Davud (a.s) ve İsa (a.s)’ın dili ile tel’in etti. Dikkat edin siz de tıpkı onlar gibi olabilirsiniz.’ (İbni Mâce) Vahyin
Dilinden
“Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar (İmana sadakatin bedelini ödeyen erkekler ve kadınlar) ile Allah’a güzel bir borç verenlere gelince: (Bu) onlara kat kat fazlasıyla geri dönecek ve tarifsiz güzellikte bir mükâfat da onları bekleyecek.” (İnfak, servetin budanmasıdır. Allah’a borç vermek Allah’a güvenmektir. Güven, imanın ahlaki karşılığıdır. Kazancın filtresi infaktır. Peygamberimiz buyuruyorlar ki: ‘Sadaka. suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür.’) (57 Hadid 18) Son Halife II. Abdülmecid Han’ın, sürgün edildikten sonra diyar-ı gurbette vefat etmesi üzerine, kızı Dürrüşehvar Sultan’ın İstanbul’a gelerek Savanora yatında İsmet İnönü’yü ziyaret ettiğini ve kendisinden babasının vatan toprağına gömülmesini rica ettiğini... Altı asır cihanı aydınlatan bir neslin son temsilcisinin bu vatan toprağına gömülme isteğinin; halk tarafından mezarının bir ziyaret yerine dönüştürülebileceği endişesiyle İsmet İnönü tarafından reddedildiğini ve Hindistan Hükümeti’nin araya girmesiyle Suudi Arabistan makamlarından izin alınarak Medine’deki Cennetü-l-Bâki kabristanının içindeki Âli Aba’nın ayak ucuna defnedildiğini...
Biliyor musunuz?
[email protected]
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamı’nı okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Rasulü’nün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir. Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber Efendimiz: “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek birini gönderir” buyurur. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık, dini anlayışı, idraki yenileme vazifesini bu insanlar yerine getirir. O fetret döneminde gönderilen âlim, mücahid, mürşid ve dâvâ adamının adı da Silistreli Süleyman Efendi’dir.
Her büyük insanı anlatmak güçtür. Sadece anlatmak değil, anlamak da zordur.
Ne yazsanız asıl yazılması gerekenleri yazamadığınızı düşünürsünüz. Süleyman Efendi’yi anlamak ve anlatmak, gücümüzü aşar. Hizmet ettiği devrin şartlarını düşündüğünüzde, insan ömrüne zor sığacak tarihi hadiseleri ibretle yorumladığınızda, bizlere intikal eden manevî mirasa nasıl sahip çıkmamız gerektiğinin de dersini alırsınız. Allah’ın hıfzu himayesinde olunmadan bu kabil faaliyet ve hizmetlerin verilmesinin mümkün olmadığının idraki içinde böyle bir ‘Allah Dostu’na sahip olmanın lütfuna mazhariyeti yaşayarak yazarsınız kusur ve küsurunuzla...
Kur’an indirildiği geceyi bin aydan daha hayırlı ve bereketli kılarsa, indiği ayı diğer aylardan üstün ay haline getirirse; Ona hizmet edeni de elbette üstün kılar. Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamı’nı okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Rasulünün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir.
Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber Efendimiz: “Allah her yüzyılın başında bu Ümmete dinini yenileyecek birini gönderir.” buyurur. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık, dini anlayışı, idraki yenileme vazifesini bu insanlar yerine getirir. Bu gönderilenlerin muayyen bir zamanı ve yeri yoktur. Allah dilediğini, dilediği zamanda gönderir. Aynı zamanda, dilerse birden fazla âlimi de gönderir. O fetret döneminde gönderilen âlim, mücahid, mürşid ve dâvâ adamının adı da: Silistreli Süleyman Efendidir. (rahmetullahi aleyh)
Talebeliğinin devam ettiği dönemde Birinci Dünya Harbi’ni, Balkan Savaşları’nı, Balkanlar’ın elden çıktığını, doğup büyüdüğü Silistre’nin İslam beldesi iken Bulgaristan tarafından işgal edildiğini 7 milyon kilometrekare yüzölçümü olan bir devletin nasıl elden çıkıp büyük mücadelelerden sonra ancak mevcut durumun kurtarıldığını büyük bir hüzün, ibret ve dehşetle müşahede eder. Bu durum, yaşadığı hadiselerin canlı şahidi bir Evladı Fatihan olarak Süleyman Efendi’de, muasırlarında görülmeyen bir ‘tarih şuuru’ meydana getirir. Meşhur yazarlarımız, edebiyatçılarımız, âlimlerimiz, din adamlarımız, feylesoflarımız Abdülhamid Han’a karşı akıl almadık gaflete hatta ihanete düşerken, bazıları Abdülhamid’i düşürmek için harekete geçen İttihat ve Terakki’nin emrindeki ‘Hareket Ordusu’nun içinde yer alırken, Süleyman Efendi, büyük bir basiret ve firasetle bu oyunun içinde olmaz, bu gaflete düşmez. Yeni bir dönemin başladığını, dinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla hayattan çektirildiğini, en küçük bir dini faaliyet gösterenlerin idamla yargılandıklarını, mâziyle bağımızı tamamen koparan inkılapların millet bünyesindeki tahrifatını ve tahribatını yakinen müşahede eder. Kurulan darağaçları, İstiklal Mahkemeleri, kapatılan medreseler, ortada bırakılan müderrisler... Bütün bunlar Süleyman Efendi’de tarihi ve İslamî vazife, mes’uliyet ve mükellefiyetin kendisini beklediğini hissettirtir. O artık kelle koltukta muallimdir, mürşiddir, dâvâ adamıdır, mücahittir ve artık cephededir.
Ne garip tecellidir ki icazetnâme alışını (Kudat’tan 1918 ve Mütehassisin 1919) takip eden beş sene içinde, TBMM kurulur, Osmanlı Devleti yıkılır, Sultan Vahidüddin sürgüne gönderilir, Tevhidi Tedrisat Kanunu yürürlüğe girer. Buna istinaden medreseler, tekkeler, zâviyeler kapatılır. Harf inkılabıyla da koca bir milletin mâzisiyle irtibatı kesilir. Hafıza kaybına uğrayan bir millet durumuna düşürülür.
İlim adamlarındaki yeisi, ümitsizliği, karamsarlığı, bedbinliği Süleyman Efendi telafiye çalışır. Yetiştirdiği 15-16 yaşlarındaki güzide talebelerini Ömer Nasuhi BİLMEN gibi, Elmalılı Hamdi YAZIR gibi, Hasan Basri ÇANTAY, Ahmet Hamdi AKSEKİ gibi o dönemin büyük âlim ve müfessirlerine göndererek onlara ümit, aşk ve şevk aşılar, karanlık günlerden aydınlığa çıkabileceğimiz mesajını verir.
İçişleri Bakanlığı’ndan gelen 1942 tarihli tamim ise hepten içler acısıdır: “Biz her ne şekil ve surette olursa olsun, memleket dahilinde dini neşriyat yaparak, dini bir atmosfer yaratılmasına, gençlik kesiminde dini bir zihniyet fideliğinin meydana getirilmesine taraftar değiliz.”
O dönemin ağır şartlarını iyi anlayabilmek için 1945’te Matbuat Umum Müdürü’nün “Gazetelerin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temennilere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihi, gerek temsili ve gerekse mütalaa kabilinden her türlü makale, bend, fıkra ve tefrika neşrinden kaçınılması ve başlamış bu kabil tefrikaların en geç on gün içinde sonlandırılması önemle rica olunur.” bildirisi o dönem zihniyetini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
Süleyman Efendi, Kur’an-ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten Elif Cüzü’nden başka kitap yazmamıştır. Bir zamanlar Akâid dersi okuturken başlattığı Takrir yazdırma işinden vazgeçmiş, talebelerine de şöyle demiştir: “Duydum ki bazıları, hocalarının yazdığı kitabı okumak, her şeye yeter diyorlarmış ve yerine göre Kur’an’dan üstün tutuyorlarmış. Ben talebelerimin bu duruma düşmelerinden korkarım. Her ilim yazılıdır. Ben anahtarını size okutuyorum.” Ayrıca, Süleyman Efendi, tarikatı sadece hoş sohbet vâsıtası hâline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu, kitleleri harekete getiren, şeriat için çalışan insanların hareket ve heyecan vasıtası kılmıştır. Tasavvufun İslam akidesini tahrip ve tahrif etme sürecini durdurma mücadelesi veren, tasavvufun aslının veya çıkış maksadının ihyası için uğraşan, İmamı Rabbani Hazretlerini ve en önemli eseri Mektubat’ı tanıtan Süleyman Efendi, tasavvufu, Allah’a davette daha dikkatli ve hassas olup adam kazanma (hidayetlerine vesile olmayı), ibadette ihsanı, muamelatta zühd ve takvayı esas alan, ilimden kopmayan, âyet ve hadisleri hayat tarzı olarak gören, İslâm’ı neş’e ve sürur içinde yaşamanın yolu olarak gösterir. Bu yüzden kerâmete itibar etmemiş kendisi kerâmet izharından müstağni davrandığı gibi talebelerine de aynı yolu talim etmiştir. “Keramet peşinde koşmayınız. Havada uçmak keramet olsaydı, kargalar, yarasalar da havada uçuyor, denizde yürümek keramet olsaydı, köpek balıklarından diğer mahlûkata kadar bir sürü varlık da bu işi yapıyor. Asıl keramet; Allah’ın dinine hizmettir. İstikamet üzere olmaktır.” diyerek hedef gösterir. ‘Niçin hiç dinlenmeyip bu kadar yoruluyorsunuz?’ sualine: “Kuru odunu yeşertmeye çalışıyoruz” cevabını verir.
Süleyman Efendi, dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl’a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, büyük maddî yardımlarda bulunmuşlardır. Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rifat Atilhan’ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yapmıştır. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir. Abdurrahim Zapsu’nun “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sebilürreşad’dan, Abdullah Işıklar’ın Fetih gazetesinden Sinan Omur’un “Hür Adam” mecmuasına kadar...
Süleyman Efendi’nin vefa anlayışı, “Biz bir yıkık değirmeni bile kırk yıl bekleriz” sözünde en güzel ifadesini bularak mefkûre rikkatini ve vefakârlığını ne güzel dile getirir.
Kendisini sevenler ve hürmet gösterenler bir yana, kendisine sıkıntı verenlere bile tebessüm ve muhabbetle yaklaşır, mümkün olduğunca gönüllerini alır. Evine aramaya gelen polis memurlarına kahve ikram etmesi, ev halkının yadırgamalarına karşı da, “Onlar memurdurlar, vazifelerini yapıyorlar, yorulmuşlardır” diye karşılık vermesi, bunun en güzel örneklerindendir. Yine bir iftar öncesinde, evinin karşısındaki kahvede oturan ve kendisini takiple vazifeli olan sivil polis memuruna giderek, “Oğlum sen oruçlusun, akşam da yaklaştı, benim arkamdan gel de bizde iftar edersin” deyip evine davet etmesi, polis memurunu son derece şaşırtmış ve duygulandırmıştı. Daha sonra bu polis, evlatları arasına katılacaktır.
DEVAMI YARIN
Peygamberimizin Hayatından
Laf taşıyanın halini
beyan eden bir
Peygamber
En az on bin sahabenin medfun olduğu Baki kabristanı... O güzel topraklar üzerinde yürüyen güzel bir insan var. Ve etrafında yetiştirdiği sahabeleri... Uzatır elini ve yeşilliği kaybolmamış iki hurma dalını alır, sırası ile iki tane kabrin üzerine koyar... - Bu iki kabrin sahibi azap halindeler. Zannetmeyiniz ki sağlıklarında büyük büyük günahlar işleyerek şimdi azap olunuyorlar... Onlardan biri küçük abdestini bozarken idrar sıçramasından korunmuyor, diğeri ise SAĞLIĞINDA LAF TAŞIYORDU...(Buhari) Gün gelecek söz sultanı aynı mevzu ile alakalı noktayı koyacaktı: - “Kattat (Söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” (Müslim)
İKAZ
Amellerin faziletini
dinleyip amel
etmeyenin hali
Amel etmeden ve gereğini yapmadan sadece vaaz dinlemenin kendilerine sevap getireceğini zannederler. Aldanmaktadırlar. Zikir meclisinin fazileti, hayra teşvik edici olmasındandır. Eğer zikir meclisi rağbeti artırmıyorsa onda hayır yoktur. Rağbet değerlidir. Çünkü iş yapmaya teşvik eder. İş yapmaya teşviki azaltmışsa onda hayır olmaz. Bu tiplerin örneği şudur: Hasta, doktorların bulunduğu bir meclise girer, konuştuklarını dinler. Veya aç biri, yemeklerin konuşulduğu bir meclise girip yemek tariflerini öğrenir ve çıkar. Bu hasta ve açın ne menfaati olmuştur? Amellerin faziletini dinleyip amel etmeyenin Allah katındaki durumu da böyledir. Sendekileri değiştirip, Allah’a seni tamamen veya biraz olsun yönlendirmeyen, dünyadan uzaklaştırmayan her vaaz senin aleyhine bir belgedir. Sen onu kendi yararına zannederek aldanmaktasın.
Allah Rasulü’nden - Abdullah b. Mesud (r.a) rivayetinde Peygamber Efendimiz şöyle anlatıyor: ‘İsrailoğullarının ahlaki sükutları şöyle başlamıştı. Aralarında fenalık başlayınca âlimler onları bu işten men’e çalıştılar. Fakat onlar bundan vazgeçmediler. Bilahere âlimler halk ile kaynaşarak onların arasına katıldılar, onlarla düşüp kalkmaya, yiyip içmeye, muaşerette bulunmaya başladılar. Neticede genel ahlak bozuldu. Bunun üzerine Allah, bazısının kalbini bazısına karıştırdı. Hepsi suça ortak oldular. Bu yüzden Allah onları Davud (a.s) ve İsa (a.s)’ın dili ile tel’in etti. Dikkat edin siz de tıpkı onlar gibi olabilirsiniz.’ (İbni Mâce) Vahyin
Dilinden
“Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar (İmana sadakatin bedelini ödeyen erkekler ve kadınlar) ile Allah’a güzel bir borç verenlere gelince: (Bu) onlara kat kat fazlasıyla geri dönecek ve tarifsiz güzellikte bir mükâfat da onları bekleyecek.” (İnfak, servetin budanmasıdır. Allah’a borç vermek Allah’a güvenmektir. Güven, imanın ahlaki karşılığıdır. Kazancın filtresi infaktır. Peygamberimiz buyuruyorlar ki: ‘Sadaka. suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür.’) (57 Hadid 18) Son Halife II. Abdülmecid Han’ın, sürgün edildikten sonra diyar-ı gurbette vefat etmesi üzerine, kızı Dürrüşehvar Sultan’ın İstanbul’a gelerek Savanora yatında İsmet İnönü’yü ziyaret ettiğini ve kendisinden babasının vatan toprağına gömülmesini rica ettiğini... Altı asır cihanı aydınlatan bir neslin son temsilcisinin bu vatan toprağına gömülme isteğinin; halk tarafından mezarının bir ziyaret yerine dönüştürülebileceği endişesiyle İsmet İnönü tarafından reddedildiğini ve Hindistan Hükümeti’nin araya girmesiyle Suudi Arabistan makamlarından izin alınarak Medine’deki Cennetü-l-Bâki kabristanının içindeki Âli Aba’nın ayak ucuna defnedildiğini...
Biliyor musunuz?







