Peygamberimize olan hasret ve düşündürdükleri (2)
Ahlâkı Kur’an olan ve “Yürüyen Kur’an” diye anılan Peygamber Efendimizi önce iyi tanımak, söz ve davranışlarını doğru anlamak, O’nun yolunda yürümek, onun izini sürmek. Çare bu! Cahil ve zalimlerin zorbalıkla hükmünü yürüttüğü ve güvensizliğin kuşattığı günümüz dünyasının “cinnet toplumu”, vahyin inşa ettiği Muhammedü’l Emin Efendimizin Peygamberî soluğuyla“cennet toplumu”na dönüştürülebiliriz ancak. Bunu gerçekleştireceğiz.
Çarpık bir itaat ahlakının ardına sığınıp insanları iradesizleştirmeyeceğiz. Hatada hikmet aramayacağız. Haddini aşanın zıddına döneceğini unutmayacağız. Kendimizi alemlere rahmet zannetmeyeceğiz. Partimizi, cemaatimizi, vakfımızı, derneğimizi, din gibi, liderimizi mehdi gibi, muhalefeti deccal gibi görme hastalığından kurtulacağız.
Eskiler, “üslub-u beyan, aynıyla insan” diyerek bize yol göstermişler. Bir davaya en çok zararı, ona düşman olanlardan çok, onu kötü savunanların vereceğini hatırımızdan çıkarmayacağız. İnsanlığın değişmez değerlerini bünyesinde barındıran ve insan mutluluğunun öbür adı olan İslam’dan yüz milyonlarca insan mahrum yaşıyorsa, kendimizi bu durumdan mes’ul hissedeceğiz.
Ehli sünnet dışı bütün cereyanlara karşı set oluşturacağız. Allah’ın hükmünün tatbik edilmesi için mücadele edeceğiz. İslamı hayata hâkim kılmanın mücadelesi bu!
İnanç sistemimizde “tevbe” gibi, “emr bilmaruf nehy anilmünker” (iyi ve doğru olana teşvik, kötü ve yanlış olanı tenkit) gibi ibadet sayılan birer vecibe olan eleştiri geleneğimize sırt çevirmeyeceğiz.
Kur’an- Kerim’de, bu vazifeyi terk eden toplumların, ümmetlerin sosyal ve ahlaki çözülmeye maruz kalıp yok olacağını haber verir. Bu sebeple sevgi temelinde, adalet ve itidalle yapıldığında eleştirinin de yerine göre ibadet ve vecibe olduğunu unutmayacağız.
Siz, biz olmasak da dünya dönüyor, yeryüzünün bütün ırmakları yokluğumuzda da akmayı sürdürür. Güneş, biz olmadan da doğuyor güllerin ve dikenlerin, bülbüllerin ve sırtlanların, İbrahimlerin ve Nemrutların üstüne.
NEFS MUHASEBESİ YAPACAĞIZ
Yara bere içindeyiz. Eller, ayaklar, gözler, kulaklar yaratılış hikmetinden kopmuş. Yürekler ezilmiş, zihinler paramparça olmuş. İnsanî yönler kaybolmuş, insanlık çöle dönmüş adeta… Kendimize gelmemizin, iç muhasebe yapmamızın, “zor zaman”ı aşmamızın, fıtratımıza yönelmemizin zamanı gelmedi mi? Kalbimizde merhamet, şefkat, acıma/üzülme/sevme var mı? Yoksa gaflet örtüleri mi örttü üzerimizi?
Ahlâkı Kur’an olan ve “Yürüyen Kur’an” diye anılan Peygamber Efendimizi önce iyi tanımak, söz ve davranışlarını doğru anlamak, O’nun yolunda yürümek, onun izini sürmek. Çare bu! Cahil ve zalimlerin zorbalıkla hükmünü yürüttüğü ve güvensizliğin kuşattığı günümüz dünyasının “cinnet toplumu”, vahyin inşa ettiği Muhammedü’l Emin Efendimizin Peygamberî soluğuyla“cennet toplumu”na dönüştürülebiliriz ancak. Bunu gerçekleştireceğiz.
Din kardeşlerimize yüreğimizde ne kadar yer açabildiğimizin, Dünyevileşme hastalığına karşı ne durumda olduğumuzun, İbadetlerden haz alıp almadığımızın, İnfak edip etmediğimizin, Haramlardan ne kadar kaçındığımızın, Kur’an’la alakamızın, Sabır ve sebatımızın, Tevekkülümüzün, rızık endişemizin, umudumuzun, Allah’a davette görev alabilmemizin, bütün bunların muhasebesini yapacağız. Peygamber Efendimizi sadece kandillerde, TV başında seyrettiğimiz programlarla anmayacağız. Hayat tarzı olan Sünnetini çağa taşıyacağız. Ölçümümüz Eshab-ı Kiram üzerinden olacak elbette.
Peygamber Efendimizin Hayatı’nın örnekliği, bizim hayat tarzımızı etkilemeli, bu vesile ile çeki/düzen vereceğiz hayatımıza. Münakaşayı sevmeyen, imtiyazlı (Ayrıcalıklı) olmayı kabul etmeyen, suizana sebebiyet vermeyen, savaş ahlakını öğreten, vefalı bir Peygamberimiz var bizim. Esirlere dokunmaya, içki içene bile “lânet etmeyin!” diyen bir Peygamber. Tahammül gösteren, aşırı övgüden rahatsız olan, hayatı hayır istikametli, bir Peygamber. Ashabıyla tartışıp istişare eden (fikir alışverişi yapan) onların görüşlerine değer verip alınan karara uyan bir Peygamber.
Yanında yapılan bir hata karşısında genç bir kızın utandığı gibi yüzü kızaran hâyâlı bir Peygamber. Yanlış yapan kimsenin yüzüne yanlışını vurmayan, mahcub etmeyen bir Peygamber. Karşılaştığı herkese tebessüm ederek sözle selam veren, Selam kelimesindeki “barış, esenlik, güven” temasına işaret edercesine “Selamı yayın” diyen bir Peygamber.
Meyvelerin ilk çıktığı mevsimde Kendisine getirilen meyveleri, yemeyen, Medine’nin çocuklarını toplayıp, ilk turfanda meyveyi onlara tattıran, “Allah’ım, meyvemizi, buğdayımızı (ölçülen, tartılan rızkımızı) bereketli kıl” diye dua eden bir Peygamber.
Uzaktan gelen, nasıl davranacağını ve konuşacağını bilemeyen bir köylü, yakasını tutup çekiştirdiğinde sabreden, tepki gösteren sahabesine müdahale ederek “Bırakın, derdini anlatsın” diyen bir Peygamber.
O, içimizden biri olan, başka türlü olma hakkı varken bizden biri gibi aramızda yaşayan, acı çeken, öksüz kalan, yetim düşen, eleştirilen, hırpalanan, taşlanan… Herhangi bir insanın başına gelebilecek bütün acıları yaşayarak, bizden biri olarak, evlat acısı, eş hasreti, eşlerinden kaynaklanan sıkıntıları yaşayan bir Peygamber.
Elbiselerini kendi yamamış, evini kendi süpürmüş, evdeki birçok ihtiyacını, hizmetini kendi görmüş ancak ALLAH’a giden yolda, Cebrail’i bile geride bırakacak kadar da mavera eri olan bir Peygamber!
Öyle bir Peygamber ki: Bir bakmışsınız, açlıktan karnına taş bağlamış ve sonra bir de bakmışsınız ki parmaklarından akan su ile bir ordunun susuzluğunu giderivermiş…
Ama hep vakur, hep ölçülü, hep kendinden emin… Hep müşfik, hep dengeli, hep mütevazı… Hareketleri hep tahmin edilebilen emin ve güvenilir bir dost, bir baba, bir amca, bir dede ve bir insan…
Kendisini görüp titreyen bir adama; “Arkadaş, neden titriyorsun? Nedir bu halin? Vallahi ben de senin gibi kurutulmuş et ve kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum” diyerek tevazuda zirveyi gösteren bir Peygamber. Bütün bu ve benzeri cümleler Peygamber Efendimizi anlatmakta elbette kifâyetsiz, deryadan bir katre bile değil. Şairin dediği gibi ‘Vema medahtu Muhammeden bi mekaleti, velakin medehtu mekaleti bi Muammed’in’ (Ben sözlerimle Muhammed’i sena etmedim. Aksine onun ismini mısralarımda anarak sözlerime güzellik, kuvvet ve anlam kazandırdım.) Biz de ancak bunu yapabiliriz işte!
O, en sevgiliydi. O gönüllerin sultanı, başların tacı Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdi. “(Ey Muhammed!) İslâm’a inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin” hitabına muhatap olacak kadar “İslâm Sevdalısı Peygamberimiz”in izinde olmalıyız öncelikle... İnsanların önüne, onları İslâm’a götürecek cennet bahçeleri açmak gerek...
Bir “nefs muhasebesi” yaparak önce kendimizi yargılayabilsek, Peygamber Efendimiz ne verdiyse onu alıp, neyi yasakladıysa da ondan kaçınarak, dinin özünün “İhlâs” olduğunu idrak edebilsek…
Peygamberimize ulaşmayı kolaylaştırdık mı, zorlaştırdık mı? Dinimizi müjdeledik mi, nefret mi ettirdik? İnsanların bize bakıp İslâm’la ilgili kararlar verdiğini hatırımızda tuttuk mu? Rasûlullah Efendimizin etrafında el ele vererek halkalanan insanlar gibi biz de kenetlenebildik mi birbirimizle? Mahşerde Yüce Allah’ın huzurunda dizilecek ve bütünüyle şefkat, merhamet ve rahmet dolu bir yüreği yansıtacak insanlar gibi mi, yoksa kervan mallarına yetişebilmek için Resûlullah’ı minberde tek başına bırakanlar gibi miyiz? Bir zorlukla karşılaşıldığında, Huneyn’de Rasûlullah’ın etrafında siper olanlar gibi mi hissediyoruz kendimizi, yoksa darmadağın olanlar gibi mi?
Belâlar dalga dalga üzerimize geldiğinde inancımız mı arttı, ümitsizliğimiz mi? Birbirimizi sevmenin iman kadar değerli olduğunu söyleyen oldu mu bize?
Allah’ın “kardeş” olarak nitelemesini ne kadar önemsedik? Kardeş olmanın bedelinin ne olduğuna ne kadar kafa yorduk? Kim için yola çıkmıştık, hedeflerimizde Allah rızası mı vardı, dünyevi tutkular mı?
Hz. Âmine annemizin şefkatli kucağından Âlemlerin Rabbi Yüce Mevlâmızın Cennet Bahçesi Ravza-i Mutahhara’ya uzanan çileli dünya yolculuğunun her anını cahil ve zalimlerle mücadeleye ve insanlığın irşadına adamış olan Peygamber Efendimizin Hayatı, kararan ufuklarımızı aydınlatan birer kandil vazifesi görür inşaallah…







