--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

‘imam-ı Rabbani’ Sempozyumu ve düsündürdükleri (2)

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin mektuplarından bugünümüze de ışık tutması bakımından bir demet takdim etmek istiyorum.
‘Kıyamette Şeriattan sorulur, tasavvuftan sorulmaz. Ebedî hayata giriş ve azaptan kurtuluş, Şeriatın icrasına bağlıdır. Kâinatın ruhu olan bütün Peygamberler, insanları şeriata davet ettiler. Kurtuluş sadece şeriattadır ve Peygamberlerin gönderilmesinden gaye, kurtuluş çaresi olan şeriatların bildirilmesidir.’ (48. Mektup)

Alimlerin bağımsız, sözünü esirgemeyeceği bir ortamda, hür olarak görüşlerini beyan etmek suretiyle fetva vermelerinin ümmet için hayırlara vesile olacağını dile getiren İmam-ı Rabbanî Hazretleri, âlimlerin devlet reislerine yaklaşıp, onların isteği doğrultusunda, güdümlü fetva vermelerini, doğuracağı za­rarlar açısından şiddetle eleştirmiştir. (53. Mektup) Hint topraklarında iyice yayılma im­kânı bulmuş bozuk tarikatlarla da mücadele etmiştir. Panteizmin etkisiyle bozulan fikrî bünyeyi yeniden inşa için, ‘câhil sufî’ liderlere de çatmaktan geri durmamıştır. Bu gibi ilimden nasipsiz câhil şeyhlerin yanına yaklaşılma­masını Müslümanlara tavsiye etmiştir. (61. Mektup) İmam-ı Rabbanî Hazretleri, ‘sözle yapılan cihadın, kılıçla yapılacak cihaddan daha kârlı’ olduğu düşüncesindedir. O, Nakşibendi geleneğinin Rasûlullah’tan aldığı sohbet  prensibinden hareketle, sözlü cihadı, yani sohbet ve kalemle yapılan cihadın, kılıçlı cihada olan üstün ve faydalı yönlerini dile getirmiştir. (65. Mektup)
Sufînin dünyayı terketmesini, ‘sıkı sıkı İslâm’a yapışıp emir ve nehiylerine riâyet etmektir’ diye yorumlaması bu konudaki orijinal yaklaşımlardan biridir. (72. Mektup)

Tasavvufi anlayışında uzleti, inzivayı, insanlardan uzaklaşıp mağaralarda, ıssız yerlerde kalmak yerine, insanlar arasına girip onlarla sohbet etmenin iyi ve kârlı olduğu fikrindedir. (270. Mektup) İmam-ı Rabbanî Hazretleri’ne göre, Hakk’ın sesini zamanın hükümdarına çekinmeden, korkmadan duyurmak hizmetin en büyüğüdür. (380. Mektup)

Tasavvuf, muhtevası ve ifa ettiği vazife ile İslâm’ın özünü teşkil eder. Daha iyi bir Müslümanlık, daha takva bir hayat yaşama, zühd sahibi olma, dünyaya tenezzülsüzlük gibi sahabe hayatının temel karakterlerini yaşama ve yaşatma faaliyeti olarak isimlendirilebilir.
Tasavvufun içinden biri olarak başardığı husus, bozuğu tamir etmenin, yeniden yapmaktan zor olduğunu bilenler için daha iyi takdir edilip anlaşılabilir.

Bir hadis-i şerifte Resûlullah sal­lallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: ‘Allah azze ve celle, her yüz yılın başında bu ümmete dinini yenileyecek birini gönderir.’ (Ebu Davud)

Buradaki yüz yıl, hicret takvimi ile olan yüz yıldır. Bu, hadiste zikredilen tarzda, ümmetin üzerindeki kül­leri kaldıran, dinde canlılık sağlayan önderlerdir. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık ve yaygınlaşan bid’at­lerin yıprattığı dinî anlayışı yenileme görevini İmam-ı Rabbaniler ve onun izini sürenler yerine getirdiler. Bu gönderilenlerin, şu tarihte, şurada gibi muayyen bir zamanı ve yeri de yoktur. Allah diledi­ğini, dilediği zamanda gönderir. Aynı zamanda birden fazla âlimi de gönderebilir.
Tasavvufun ilk önderleri bu maksatla yola çıktılar. Fu­dayl bin İyad, Hasan Basri, Abdülkadir Geylanî gibi zühdü ve takvası müsellem isimler, en önde gelen tasavvuf erbabıdır. Bu isimlerin her biri, şeriat eksenli düşünen insanlardır. (Dikkat edilirse son dönem, Yunus Emre, Mevlana, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşı Veli vs. ağırlıklı bir tasavvuf anlayışı yerleştirmeye çalışılıyor. Şeriat ağırlıklı değil de kültürel ağırlıklı bir tasavvuf!)
Bir Müceddid olarak İmam Rabbanî;

1) Hindistan’da indirilmek üzere olan İlâm bayrağını yeniden yüceltti. Bu büyük işi yaparken de kendisi dışında kimsenin burnu kanamadı, şahsiyetinden hiç taviz verme­di.

2) ‘Şeriat mı, tarikat mı’ tartışmasını bitirdi. Tarikatın, şeriatın hizmetinde olduğunu vurguladı. Bunu yaparken de tarikatın dışından biri olarak değil, iyi bir tarikat ehli olarak yaptı. Kimse onu, tarikat düşmanı olarak itham edemedi. Kur’an ve sünnete uymayan her yolu bâtıl olarak niteledi. Ayrıca tasavvufu düzeltmek için seminerler veren bir akademisyen konumunda da değildi; konuşuyor ve amel ediyordu. Kuru bir tenkit de­ğildi yaptığı; ne yapılması gerektiğini anlatıyor, alternatifli konuşuyordu. Bu sebeple de sözünün ve yazısının bereketi oldu.
3) İman esaslarından biri hâline getirilmek istenen ‘Vahdeti vücud’ teorisini tamamen çürüttü. Basit bir felsefi düşünce olarak kitaplarda kalmasını sağladı. ‘Vahdeti vücud’ teorisini iptal ederken, o teoriyi ilk konuşanları itham et­memeye dikkat etti. Bunun sebebi onların, o teorinin dışın­da, iyi olarak bilinen şahsiyetler olmasıydı ama aynı teoriyi onun zamanında savunanları şiddetle tenkit etti.
4) İslâm’ın ebedîliğine, zamanaşımı gibi bir itikadın olmayacağına olan imanı, tazeledi. Akidenin herhangi bir konusunun zedelenmesini, İslâm’ın bütününe yapılmış bir saldırı olarak gördü. Bir sünnetin ihya edilmesini, ‘İslâm’ olarak gördü. Daha sonra da anlaşıldı ki küçük zannedilen bazı tavizler, üzerinden zaman geçtikten sonra, dinin bü­tününü tehdit eden bir sele dönüşebilmektedir. Bunun için onun izlediği metotta şu pratiklik dikkat çekmektedir:

Önce iman esasları korunuyor. Onlardan hiçbir taviz verilmiyor. Ardından, imana ters düşecek yasaklara karşı büyük bir titizlik gösteriliyor, daha sonra, farzların edâ edilmesi, yaşamanın en önemli gereği olarak görülüyor. Bir farz edâ etmeyi, farz ol­mayan başka bir nafilenin binlercesine değişilmiyor. Bu ilke­sini incelerken onu, sadece farzları yapan, nafilelere önem vermeyen biri olarak zannedebilirsiniz. Aksine, farzlardan sonra ise nafileleri devreye sokuyor. Nafile­ler, farzlardan artan boşluğu dolduran en önemli malzeme olarak yazılarında ve sözlerinde önümüze çıkıyor.
5) Aklı vahiyden üstün tutmak isteyen teorileri çürüttü. Hangi suret ve şekilde olursa olsun, aklı vahyin önüne çıkaran, dolayısıyla insanlardan bir insana ait bir sözün, Resûlullah Efendimiz’in sözünden önemli ve daha faydalı gibi algılanmasına sebep olabilecek hiçbir kelimeyi sözlüğünde kullanmamış; hatta böyle bir şeyi kavga meselesi yapmış, kendi ifadesiyle bu tür sözler onun, ‘farukilik da­marı’nın kabarmasına sebep olmuştur.
6) Velilerin, Peygamberler ile denk tutulması gibi bir sa­pıklığı akıllardan sildirdi. Veliliğin, Peygamberliğin yanında bir hiç olduğunu ispat etti. Bunu yaparken ne kendinden önceki Allah dostlarını incitti, ne de kendi zamanındaki şah­siyetlerle mücadele etti. Sadece taşları yerli yerine oturttu.
7) Genelde, onun zamanındaki tasavvuf erbabı, sade­ce kendi kollarında ehil oluyordu. Fıkıh ve tefsir gibi ilim­lere uzaktılar. (Şimdi olduğu gibi.) İmam Rabbanî Hazretleri ise, farklıydı. Tasavvufun en ince meselelerine olan vukufiyeti yanında, fıkıhta, tefsirde ve bilhassa hadiste konuşabilecek altyapıya sahip bir âlim olduğu anlaşılmaktadır. Genç yaşta, farklı ilim dalla­rından icazet almış olması, ona bu imkânı vermiştir. Böyle­ce yazıp konuşurken bilerek yazmış, bilerek konuşmuştur. ‘İlim-amel-ihlas-hizmet-cihad’ onun olmazsa olmazlarındandır. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin önemli hizmetlerinden biri de, bütün Müslümanların tevhidi bir tavırla bir araya getirilip, birleştirmek ve arada vuku bulan çeşitli ihtilafları gidermek olmuştur. Ortak zemin olarak herkesi İslâm’a davet etmişler ve orada problemlere çözüm aramışlardır.
Bu sempozyum vesilesi ile manevi hayatımızın, medeniyetimizin temel taşlarından biri olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni ve diğer İslâm büyüklerini tekrar rahmet ve minnetle anıyoruz...




Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle