Dosyalara dikkat! (2)
Ölü etinden hak: Gıybet
Hasan Basri Hazretleri: ‘Gıybet yapacak olsam, annemin gıybetini yapardım. Bana en çok iyiliği dokunan odur.’ demiştir. Çünkü gıybet edenin, gıybet ettiğiyle helalleşmesi için sevaplarını ona vereceğini biliyordu. Bari sevaplarım anneme gitsin, şeklinde anlaşılabilecek bir yorum yapmaktadır. Kitabımız gıybeti, ölmüş kardeşin etini yemek olarak tasvir etmiştir. Gıybetin dille veya yazıyla yapılması, suç olmasını değiştirmez. İnternet üzerinden bile gıybet suçu işlenebilir. Gıybetin temelinde, diğer mü’mini hor görmek vardır. Mü’min, duyduğunda gıybetinin yapıldığına üzülecektir, ondan eziyet çekmiş olacaktır. Allah, mü’min kullarına eziyet edenlerin büyük bir vebale girdiklerini haber vermektedir. Mü’min, diline hâkim olan insandır. Konuştuklarının, yazdıklarının, dinlediklerinin hesabını vereceğine kati imanı vardır. Gıybet çalmaktır. Mü’minin toplumdaki şerefinden çalmaktadır. Mü’minin şerefi ise malından kıymetlidir.
Seviyesiz anlayışın hak ihlali: Nemime
Nemime, söz alıp götürmektir. İnsanların arasında fitne tohumu ekmektir. İnsanlık suçudur. Biz ümmet olarak, ıslah etmek, ara bulmakla mükellefiz. Nemimecinin hiçbir özrü yoktur. Kendisine, başkalarına ait bir söz getirilen Müslüman şuna dikkat etmelidir:
* Söz getiren, söz götürebilir niteliktedir, güvensizdir; sözü doğrulanmaz. O bir fasıktır. Allah rızası için tepki gösterilmesi gereken bir şahsiyettir o.
* Fasık biri, söz taşırken yakalandığında uyarılmalıdır, ayıplanmalıdır. Allah korkusu kendisine hatırlatılmalıdır.
* Hakkında söz taşınmış bulunan kişi için, temiz kanaatimizi, haber doğrulanıncaya kadar saklamak zorundayız.
Bereketi mahveden hak: Yalan
Yalan, aileye girdiğinde ailenin bereketini, ticarete girdiğinde ticaretin bereketini giderir. Yalan, en büyük günahlardandır. Münafıklık alametlerindendir.
Yalanla oluşan günah iki boyutludur. Birinci boyutu, yalanın söylendiği kişiye karşı kul hakkı oluşmuştur. İkincisi de, yalanla elde edilen menfaate haram bulaşmıştır.
Yaygın afete dönüşen hak: Aldatmak
Herkesin birbirini aldatmaya alıştığı bir zamanda yaşıyor olmamız, aldatmakta bizi haklı hale getirmez. İnsanı; çocuk bile olsa aldatan hak ihlali yapmıştır.
Sorumlu olarak bulunduğu yerde, protokolün dışına taşan bir iş yapan aldatmıştır.
Siyasette hantal kalan yönetici, kendine çalışan yakınını koruyan idareci aldatmıştır.
Karşısındakinin zafiyetinden yararlanarak hile yapan tacir aldatmıştır.
Bilgisini vermekten kaçınan, yanlış bilgi veren âlim aldatmıştır. Mü’min kardeşine emribilmaruf ve nehyi anilmünker yapmayan, kasıtlı yanlış yapan aldatmıştır. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini aldatan için sözünü net bir şekilde söylemiştir:
“Aldatan benden değildir.” (Müslim)
Her hâlükârda kul hakkı: Kabalık
Umumun kullanması için tahsis edilmiş yerlerde tezgâh açıp ticaret yapmak, kaldırım işgal etmek kul hakkıdır. Hakkın muhatabı, orayı kullanmaya hakkı olan herkestir. Yanlış araç parkı kul hakkıdır. Yanlış yere çöp koymak haktır. Kirli suyu insanların geçeceklere yere akıtmak, yolda araç yıkamak haktır. Yol kenarlarına tabure koyup oturmak haktır.
Komşuya eziyet etmek, onun hakkını arayamamasını fırsat bilmek, apartman kültürünün getirdiği sinsi işkencelere sebep olmak, evlerin bitişik nizam olmasından doğan sıkıntıya dikkat etmeyip, evin mahrem yerlerini gözetlemek, kısaca komşunun komşusuna karşı kendisini güvende hissetmemesi müthiş bir haktır. Bu hak için Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem üç defa yemin ederek ‘O iman etmemiştir’ ifadesini kullanmıştır. Çok namaz kılıyor olmak, aylarca oruç tutmak, komşu hakkına muafiyet getirmez. İşte Ebu Hureyre (r.a) diyor ki: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
* Bir adam Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme gelip bir kadından söz etti. Kadın çok namaz kılıyor; ama komşusuna eziyet ediyordu. Onun için: ‘O ateştedir’ buyurdu. Adam sonra başka bir kadından söz etti, o kadının fazla namazı, orucu yoktu. Fazla sadakası da yoktu; ama komşusuna eziyeti de yoktu. Onun için de: ‘O cennettedir’ buyurdu.
Ağır bir hak: Borca dikkatsizlik
Sadece şu hadisler, anlayabilene yeter:
* “Kim, geri vermek için insanlardan borç alırsa Allah ona ödemesi için yardım eder. Kim de harcamak için borç alırsa Allah da onu harcar.” (Buhari)
* “Üç şeyden kurtulmuş olarak ruhunu teslim eden cennete girer: Kibir, gasp, borç.”
* “Mü’minin ruhu, borcu ödeninceye kadar askıdadır.” (İbni Mace)
Dönüş güzergâhı
Kullarla ilgili hak ihlallerinin ahirete intikal etmesi büyük bir afettir. Resulullah Efendimizin buyurduğu gibi, para pulun geçmediği yere gitmeden bu haklar muhakkak ibra edilmelidir. Söz konusu hak eğer, manevi boyutu olan bir haksa, hakkın sahibi ile yüzleşmenin yolu aranacak ve helalliği istenecektir. Gıybet, iftira gibi hakların temizlenmesi ancak böyle mümkündür. Hak sahibi ile artık buluşma imkanı kalmamış ise, mesela ölmüş veya adresi kaybedilmişse yapılabilecek tek şey, hak sahibi için dua ve istiğfarda bulunmak, onun için hayır ve hasenatta bulunmaktır. Ancak bu yol, yüzde yüz temizlenme değildir. Sadece bir umuttur. Eğer hak, maddi boyutu olan bir haksa ve haram bir kazanç elde edilmişse bu durumda yapılacak olan şudur:
1) Sahibinin rızası olmadan elde edilen bir mal, zaman ne kadar geçerse geçsin sahibinindir. Sahibine iade edilecektir. Mal tüketilmiş ve kaybolmuşsa ya da geri verilmesi mümkün olmayan bir şey ise kıymeti verilir.
2) Mal üzerinde meydana gelen değişiklikler de bu ölçüyle değerlendirilir.
3) Bu şekilde bir geri verme tevbedir ve suç silinir.
4) Geri vermek mümkün olmazsa, o mal Müslümanların umumi hizmetlerinden birine verilir.
5) Yine de böyle bir hataya düşen Müslüman, sık sık Allah’a dua edip, hatasının bağışlanmasını dilemelidir.
“Kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Birbirinize zulmetmeyin.” (Kudsi hadis, Müslim)
“Müslümanın Müslümana kanı, malı ve namusu haramdır.” (Müslim)
“Malı olanın borcunu geciktirmesi zulümdür.” (Müslim)
“Kimde bir kardeşinin iffeti veya başka bir şeyle ilgili bir hak varsa o, dinar veya dirhemin olmayacağı günden önce bugün onunla helalleşsin.
O gün, salih ameli varsa ondan alınıp zulmü kadar diğerine verilecek. Ameli yoksa, öbürünün günahlarından onun zulmü kadar alınıp ona yüklenecektir.” (Buhari)
Menderes ve Bağdat Paktı
TARİH
M
enderes zamanındadır ki, Bağdat Paktı kurulmuş, Türkiye, Pakistan, İran, Irak bir siyasi birlik içinde yerlerini almışlardır. Bu Pakt üzerinde ne kadar durulsa azdır. Ne yazık ki, gençlere dış politika üzerinde geriye dönüşlü düşünme melekesini kazandıracak yazılar, incelemeler yok denecek kadar az. Oysa, gençliğin siyasi eğitimi parti polemiklerinden çok, bu tür düşünce ve tarihin tahlili tarzındaki yazılarla kabildir.
Bağdat Paktı yaşasaydı, İran-Irak savaşının çıkması mümkün olmazdı. Afganistan’ın bu Pakta dahil olmadığı halde, Rusya tarafından işgale uğraması için, o Paktın son kalıntısının da ortadan kalkması gerekti. Demek, Pakt, kendisine üye olmayanı da sırf komşuluğu sebebiyle koruyormuş.
Bu Paktın baş mimarı Menderes’tir. Tabii, o zamanın dışişleri bakanını ve dışişleri üst kademesini de unutmamak gerekir. Bu Pakt, belki çok şuurlu bir şekilde kurulmuş değildi, ama, ilerde kurulacak olan İslam Devletleri Birliği’nin temel taşını oluşturabilirdi.
Menderes’in Londra’da uçağının düşmesi, Irak’ın genç kralı Faysal’ın, veliaht Abdulillahın ve Başvekil Nuri Sait Paşa’nın ve kral ailesinin korkunç bir ihtilalle feci şekilde öldürülmesi, Pakistan yönetiminin ihtilalle devrilmesi, sonra Menderes’in devrilip idam edilmesi, en sonunda da şahın ihtilalle devrilip adeta dünyada yaşamının söndürülmesi, bir tesadüf değildir.
Bağdat Paktı’nın kurucuları, şu veya bu şekilde yok edilmiş görünüyorlar. Belki bilmeden bunca büyük bir teşebbüsün sahibi olmalarını bu kadar pahalı ödediler.
Yere gömülü mayına basmışlardı sanki.
Şüphesiz, İngiltere’nin Körfez’den kovuluşu, meydana çıkan boşluğu, Bağdat Paktı’nın doldurabileceği kuşkusu, Batılı ülkeler ve Sovyetler için büyük bir korku sebebi olmuş, bu kişilerin akıbetlerinde de, ihtilal çıkartmakta, darbe yapmakta uzman olan bu ülkelerin korkusu herhalde büyük rol oynamıştır.
Kimde bir kardeşinin iffeti veya başka bir şeyle ilgili bir hak varsa o, dinar veya dirhemin olmayacağı günden önce bugün onunla helalleşsin
Sosyal olayların sebebi
Dünden Bugüne
O
smanlı Devleti’nin gövdesi, Orta Asya’nın bozkırlarında oluşup gelişti; fakat bu devletin ruhu Mekke ve Medine’den geldi. Bu devletin başkanının oturduğu tahtın arkasında; “Veliyyun Külli Mazlumin” yazılıydı. Zira vicdanının milletleri, ümmetleri aşarak insanlığı kucaklaması, ona bu düsturu benimsetmişti.
Osmanlı, askerlerini sınırından üç bin kilometre uzaktaki Açe’ye gönderirken hiçbir menfaat düşünmüyordu. Hatta onlara musallat olan Hollanda donanmasının şerrinden kurtulmak için Açeliler Osmanlı’ya iltihak etmek isteyince Osmanlıların şu cevabı manidardır: “Kendi kendinizi yönetiniz; varlığımız Hollanda’ya karşı bağımsızlığınızın teminatıdır.” Fakat denilebilir ki Açe ile Osmanlı’nın din birliği vardı; onun için yardım etti.
Endülüs’e de yardımı aynı gerekçeyle izah edebiliriz. İspanya Yahudilerini gemilerle getirmesine ne diyeceğiz? Tabii buna da Avrupalılar, Yahudileri Osmanlılar, ticaret erbabı oldukları için getirdiler, diyeceklerdir.
Yahudilerin çoğu okur yazar değildi; Osmanlı’nın Sivas vilayetinin bütçesi Fransa devletinin altı katı büyüklüğündeydi. Böyle muhkem bir ekonomik yapıya Yahudilerin nasıl bir katkısı olabilirdi? İrlanda’ya yardımı nasıl açıklayacağız?
İrlanda’nın nüfusu İngiltere’nin onda biri kadardı; İngilizler, İrlanda’yı abluka altına alıp açlık ve ölüme mahkûm etmişlerdi. Osmanlı donanması imdatlarına yetişti; İngiliz ablukasını kırarak, yıllarca o insanlara buğday taşıdı. Onların bir kısmı daha sonra Amerika’ya göç ederek Amerika’nın kuruluşunda etkili oldular. Osmanlı’nın İrlanda ile ne menşe ne de din birliği vardı. Bugün yeryüzünde İrlanda diye bir ülke varsa, imkânları ölçüsünde insanlığı zenginleştiriyorsa Osmanlı’nın beşeriyete hediyesidir.
Osmanlı, zulme karşı çıkmak zorundaydı; zira vicdanında insan bütün boyutlarıyla yer almıştı. Almanlar, Çek ülkesini doksan yıl sömürge olarak kullandı. Birinci Dünya Harbi’nde oradan çekilmek mecburiyetinde kaldıklarında Çekçe bilen insan bırakmadıklarından dağdan çobanlar getirip Çek dilinin yeniden dirilmesini sağlamaya çalıştılar. Benzer şeyleri İngilizler, Fransızlar ve diğer Avrupalı milletler yüzyıllar boyunca Afrika’nın ve Ortadoğu’nun zenginliklerini kendi ülkelerine taşıyarak yaptılar.
Ermeniler, Türklerle dokuz yüz yıl yaşadı; Yunanistan ve Bulgaristan Osmanlı’nın birer parçasıydı; kim ne derse desin hepsinin dil ve dinlerini devam ettirmeleri Osmanlı’nın özelliklerinin gün ışığına çıkmasına yeter.
Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya süper güç olma özelliklerini uzun süre devam ettirmek istiyorlarsa vicdanları bütün insanlığı kucaklamalıdır. Unutulmamalıdır ki, süper güçlerin ömürleri insanlığı kucaklamalarıyla doğru orantılıdır.
Vahyin Dilinden
“Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a âiddir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.”
42 Şûrâ, 40. Âyet
Allah
Rasûlü’nden
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allah affeden kulun izzet ve şerefini artırır.”
Günün Sözü
“Her sırtını sıvazlıyanı dost bilme, belki bıçaklayacak yer arıyordur.”
Hz. Ali
DERS
Eve giren hırsız
Büyük alim Sehl bin Abdullah Hazretleri’ne gelen bir adam der ki:
- Ben sabah namazına camiye gelince evime giren hırsız sandıktaki altınlarımı çalmış, çok üzgünüm.
Sehl bin Abdullah Hazretleri
- “Üzülme, bu senin dünyana gelen musibettir. Ya kafana şeytan girip vesvese ve şüpheler vererek imanını çalsaydı da, dinî hayatını yaşama aşk ve şevkini kaybetseydin ne olurdu halin?
Unutma! Öbür dünyaya altınsız gitmenin hiçbir zararı yoktur, ama (Allah korusun) İslam’ı yaşama aşk ve şevkini kaybederek gitmenin ise hiçbir teselli tarafı yoktur! Sabret, İslam’ı yaşama aşk ve şevkini koru, maruz kaldığın musibeti hakkında hayra çevir. Yine sen kazan!







