Kösün küresel yankısı
Kösün küresel yankısı
REFİK TUZCUOĞLU
Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, geride uzun yıllar konuşulacak kültürel ve diplomatik bir iz bıraktı. Bazı zirveler, uzun deklarasyonlardan ziyade tek bir sembolün gölgesinde tarihe kaydolur. Ankara’daki buluşma da tam böyle bir eşik oldu.
Bulgar yazar Sophia Proneikos, dünya liderlerinin Beştepe’deki resmi karşılama töreninde, kökleri 13. yüzyıla uzanan tarihi mehteran takımının kös vuruşlarıyla karşılanmasını öyle büyüleyici bir dille anlattı ki yazı dijital mecrada fırtınalar kopardı. 21. yüzyılın en güçlü askeri ittifak liderlerinin, müzakere masasına oturmadan hemen önce bu heybetli ritimle karşılanması, yüzyıllar ötesinden gelen bir özgüvenin ilanıydı. Yazar, maruz kaldığı küresel yankıdan endişe duyarak paylaşımını kısa süre sonra silse de bıraktığı iz baki kaldı.
Proneikos’un şu cümleleri, Ankara’nın dünyaya verdiği mesajın özeti gibiydi: "Geçmiş bir yük değil, bir dildir ve o dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini sadece nutuklarla anlatmazlar; çünkü bazen birkaç davul vuruşu yeterlidir."
Dün, dış politika araştırmalarını takdirle takip ettiğim değerli dostum Beytullah Demircioğlu ile yaptığımız hasbıhalde, zirvenin satır aralarına bakarak Arap dünyası ve Körfez medyasının analizlerine odaklandık. Ankara'da yükselen o "mehter marşlarının", Doğu'nun bilge analistlerinde çok daha derin bir yankı bulduğunu gördük. Özellikle Ürdünlü yazar İhsan el-Fakih ile Suudi analist Abdullah Sahim’in değerlendirmeleri, iç siyasi tartışmalarımıza ışık tutacak nitelikteydi.
Gri Alanları Yönetme Sanatı
Meseleye doğrudan "devlet realizmi" penceresinden yaklaşan İhsan el-Fakih; iç kamuoyunda günlerce tartışılan "Türkiye hem Rusya’yı tehdit gören NATO bildirisini imzalıyor hem de S-400 alıyor, bu ne çelişki?" sorusunu ve coğrafyamızın dayattığı o muazzam dengeyi şu sözlerle şerh ediyor: "Siyaset okumalarında yapılan en yaygın hata, devletleri birey gibi yargılamaktır. Bireysel ahlakta netlik istenir; ancak devletler tek bir kalple yaşamaz ve pürüzsüz bir dünyada hareket etmez. Birey için çelişki sayılan şey, devlet için hayatta kalma dengesidir. Çünkü siyaset siyah-beyaz bir düzlem değil, gri alanları yönetme sanatıdır: Büyük bir ittifakın içinde kalırken nasıl uydulaşmazsınız? Bir rakiple yüzleşirken bağları koparmayı nasıl engellersiniz? İşte tam bu noktada, Türkiye'nin Rusya'yı tehdit gören bildiriye imza atarken S-400 alması sorusu sığ kalıyor. Siyaseti anlık bir ahlak manifestosu gibi okursanız bu bir çelişkidir; ama realizm penceresinden bakarsanız hayatta kalma sanatıdır. Türkiye, Avrupa'nın kuytu bir köşesinde oturan sıradan bir Atlantik ülkesi değildir. Haritadaki yeri tarafsız bir arka plan değil, siyasi bir kaderdir. Bu kader gereği Türkiye; Rusya karşısında yalnız kalmamak için NATO'ya, Batı'nın karar tekelini kırmak için Rusya ile ilişkilere, Karadeniz dengesi için Ukrayna'ya, Suriye ve Kafkaslar dosyalarının alev almaması için Moskova ile diyaloğa aynı anda ihtiyaç duyar. Dolayısıyla asıl soru bunun bir çelişki olup olmadığı değil; coğrafyanın baskısını bir nüfuz alanına dönüştürme mücadelesidir. Güçlü devlet; herkesi memnun eden değil, kendisiyle fikir ayrılığı yaşayanlar için bile kendi konumunu vazgeçilmez kılabilen devlettir. İşte Türkiye'nin hikayesi de tam burada başlıyor."
Silah Diplomasisi
Madalyonun diğer yüzünde ise bölgesel dengeleri bizzat Körfez'in içinden okuyan Suudi analist Abdullah Sahim’in sarsıcı çıkışı duruyordu. Coğrafyanın duruşunu sorgulayan Sahim, Ankara’nın üstlendiği yapıcı rolü şu dikkat çekici metaforla özetliyor: "Türkiye, Osmanlı mirasını ve İslami diriliş ruhunu temsil eden bir anlayışa sahiptir. Mezhepçilik yapan, intikam peşinde koşan ve halka zulmeden odaklara asla benzemez. Türkiye'nin bu yapıcı duruşu, kardeşlerinin kötülüğüne karşı iyilik ve samimiyetle karşılık veren Hz. Yusuf'un asil tavrını andırır."
Zirvede Arap sokağının en çok konuştuğu bir diğer detay ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlere hediye ettiği yerli üretim tabancalar oldu. Bölge medyası ve dijital mecralar bu hamleyi, Türkiye’nin masada artık sadece diplomatik söylemle değil, kendi "sert gücüyle" (hard power) var olduğunun sembolik bir ilanı olarak okudu. Körfez'deki sosyal medya kullanıcıları bu adımı, "Türkiye Batı'ya, artık mühimmatı ve silahı bizden alıyorsunuz mesajı veriyor" yorumlarıyla paylaştı. Sahim de zaten analizini Ankara’nın tüm coğrafyaya verdiği şu vakur güvenceyle bitiriyordu: "İnşallah güven içinde Türkiye'ye gelin. İstediğiniz silahı alın. Biz, yeryüzündeki bütün sapkın güçlere karşı kıyamete kadar sizin yanınızda olacağız."
Vazgeçilmez Olmanın Gücü
Gerek Bulgar yazarın mehterin ritminde bulduğu o köklü medeniyet dili gerekse Arap dünyasının teslim ettiği jeopolitik deha tek bir hakikate işaret ediyor: Uluslararası ilişkiler, güç dengeleri değiştikçe yeniden kurulan bir çıkarlar terazisidir. Ve bu terazide sadece güçlü olmak yetmez; "vazgeçilmez" olmanız gerekir. Ankara’daki NATO Zirvesi de Türkiye’nin küresel ölçekte bu vazgeçilmezliğini tescillediği tarihi bir eşik olarak kayıtlara geçmiştir.