Evanjelik-Siyonist Kuşatma
Evanjelik-Siyonist Kuşatma
REFİK TUZCUOĞLU
ABD-İsrail’in İran’a başlattığı ortak saldırı, çok denklemli bir küresel sarsıntının fay hatlarını tetikledi. Meseleye nereden bakarsanız bakın, taşların yerinden oynadığı aşikâr.
ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerinin iliklerine kadar hissettiği derin güvensizlik, Rusya ve Çin'in kendi küresel stratejileri bağlamında bu kaostan çıkardığı stratejik kârlar, İsrail’in kontrolsüz yayılmacılığının bölgesel bir yangına dönüşmesi ve Avrupa Birliği'nin, Ukrayna cephesinde hissettiği sıkışmışlığın üzerine binen yeni güvenlik krizleri...
Bir yanda İran'ın on yıllardır sürdürdüğü "Şia emperyalizminin" kendi içine çöküşü yaşanırken, diğer yanda ABD'nin sarsılan küresel hegemonyasını kan ve barutla tahkim etme çabasına şahit oluyoruz.
Ancak bizim için bu küresel okumaların ötesinde duran asıl ve en hayati mesele; ABD-İsrail ikilisinin bölgeyi ateşe veren o karanlık "teo-politik ajandası"dır. Başkan Trump’ın Oval Ofis’te Evanjelik din adamlarıyla el ele vererek gerçekleştirdiği o tuhaf dua seansı, devlet aklını esir alan bu fanatizmin en müşahhas anıdır. Evanjelik-Siyonist aklın şekillendirdiği bu teolojik yayılmacılığın, son tahlilde namlunun ucunu kime çevireceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok: Hedefte Türkiye var.
Nitekim Amerikan müesses nizamının amiral gemilerinden Wall Street Journal’da tam da bugünlerde yayınlanan "Türkiye'yi dizginlemeye yönelik acil ihtiyaç" başlıklı makale, bu kirli aklın dışa vurumudur. "İran rejimi düşerse Ankara’nın bölgesel nüfuzuna dikkat edin" çağrısı yapan Siyonist akıl, Türkiye'yi yeni hedef olarak açıkça masaya sürüyor. ABD'li muhalif gazeteci Tucker Carlson'ın, "Türkiye ile ilgili asıl sorun, kontrol edilememesidir. Bu nedenle İsrail için bir tehdittir" tespiti ise bu düşmanlığın kodlarını tüm berraklığıyla deşifre ediyor. Washington ve Tel Aviv hattında pişirilen bu alçakça senaryoların manşetlerden fütursuzca dillendiriliyor olması, varoluşsal bir kuşatmayı tasarladıklarını gösteriyor. Ancak unuttukları mutlak bir hakikat var: Siyonist aklın Türkiye üzerine kurduğu kanlı hesapları varsa, şüphesiz Allah’ın da şaşmaz bir hesabı vardır.
Bu ateş çemberinin ortasında Türkiye, deyim yerindeyse "bir sarraf terazisi" hassasiyetiyle diplomasi yürütmektedir. Bir yandan uluslararası hukukun zemininden milim sapmıyor, İsrail'in soykırımcı zulmüne karşı küresel vicdanın en gür sesi oluyor; diğer yandan (tıpkı Rusya-Ukrayna krizinde olduğu gibi) güvenilir bir denge ve istikrar adası olma misyonunu muhafaza ediyor. Tüm bunları yaparken de Batı'ya körü körüne ram olmuş, kendi iradesini teslim etmiş bölge ülkelerini sabırla bu ölümcül uykudan uyandırmaya çalışıyor.
Son derece meşakkatli işleyen bu rasyonel politika, bize tarihi bir paralelliği hatırlatıyor; Birinci Dünya Savaşı arifesinde, küresel emperyalistlerin kurt kapanında kalan Osmanlı'yı "denge politikasıyla" ayakta tutan Sultan Abdülhamid Han'ın dehası ile o terazinin dengesini bir hevesle bozup koca bir imparatorluğu kaosa ve yıkıma sürükleyen İttihatçıların basiretsizliği...
Bugün Türkiye'nin işi o günden daha kolay değil. Orman kanunlarının geçerli olduğu bu vahşi düzende; bir asırdır ihanetlerle baskılanan savunma sanayiimizi yeniden ayağa kaldırmaya ve oluşan o devasa teknoloji açığını son yıllarda kapatmaya çalışıyoruz. Başarılı bir ivme yakaladık ancak bu kuşatmayı tam anlamıyla yarabilmek için bir miktar daha zamana ihtiyaç var. İşte bugün yürütülen o ince, tavizsiz ama akılcı diplomatik satranç, devletin bekası için ihtiyaç duyulan o "zamanı kazanma sanatı"dır. Küçük bir duygusal savrulma, küçük bir hata, bizi başkalarının çıkardığı bir yangının ortasına çekebilir.
Türkiye'nin bu zorlu yürüyüşünde en büyük handikap sadece dışarıdaki düşmanlar değil, maalesef içerideki ve etrafındaki derin vizyonsuzluktur.
İçeriye baktığımızda; bir asırdır yediği onca darbeye rağmen Batı'ya duyduğu o hastalıklı "platonik aşkın" sarhoşluğundan uyanamayan, neresinden tutsanız çelişkiler yumağına dönmüş bir iç muhalefet gerçeği var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından bu yana dünyanın en keskin jeopolitik mücadeleye girdiği bir çağı okumaktan aciz, "Bize kim saldıracak?" diye sorabilen, savunma sanayii atılımlarını "Füze denemesi yapmayın, balıklar korkuyor" sığlığıyla gören bu idrak yoksunluğuna karşı, iç cephede acil bir "zihniyet aydınlanmasına" ihtiyaç var.
Dışarıya baktığımızda da tablo çok farklı değil. Diktatörlüklerin gölgesinde varoluş mücadelesi veren, Türkiye'nin sunduğu reçetenin aslında kendi kurtuluşları olduğunu idrak edemeyen bir Ortadoğu bataklığı... Öte yanda, Rus emperyalizminin zihinlere vurduğu asırlık prangaları henüz yeni yeni kırmaya çalışan bir Türk Dünyası. Öyle ki, içlerinde Türkiye ile en derin ittifak şuuruyla hareket eden Can Azerbaycan'ın bile, ülkemize açıkça tehditler savuran İsrail ile kurmak zorunda hissettiği o pragmatik ve derin ilişkiler ağı, zaman zaman kavrayış sınırlarımızı zorlayabiliyor.
Avrupa Birliği'ne gelince; onların Türkiye'ye bakışı dünden bugüne hiç değişmedi: Tamamen çıkar ve sömürü merkezli. Bugün NATO şemsiyesi altında ABD tarafından yalnız bırakılan Avrupa, Türkiye'nin askeri gücüne muhtaç olduğu için söylemini yumuşatmış olabilir. Ancak biz Batı'nın ikiyüzlülüğünü çok iyi biliriz; en zor günümüzde "müttefiklerimizin" bizi nasıl yalnız bırakacağını yaşayarak öğrendik.
Evet, Türkiye tüm bu jeopolitik riyakârlıkların ortasında özünde "yalnız bir ülkedir". Ancak bu, "doğuştan lider" olmanın getirdiği ağır ve asil bir yalnızlıktır.
Etrafımızı saran ateş çemberine ve içerideki kifayetsizliklere rağmen Türkiye; ince çizgide yürümeyi başaracak, Türk dünyasına sabırla yol gösterecek ve İslam dünyasının içinde bulunduğu bu derin acziyeti adım adım şahsiyetli bir iradeye dönüştürecek o tarihi mesuliyeti omuzlamaya devam edecektir.
Çünkü bu, sadece bir dış politika tercihi değil; coğrafyaya ve tarihe karşı tabii ve hatta zorunlu misyonumuzdur.