• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI

Kur’an öğretmek laiklik adı altında yasaklanmıştı

22 Şubat 2026
A


Mustafa Armağan İletişim: [email protected]

Kur’an öğretmek laiklik adı altında yasaklanmıştı

Mustafa Armağan

İçerisinde Rutkay Aziz ve Müjde Ar gibi “saygın” aydınların bulunduğu 168 imzalı bir Laiklik Bildirisi, Ramazan-ı Şerif’in arifesinde bir tartışmayı ateşledi. Aslında benzer bildiriler 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ara sıra arz-ı endam etmişti. Nitekim 1994 yılında İstanbul Üniversitesi’ne mensup 1035 öğretim elemanı dinin politikaya alet edilmemesini isteyen bir başka laiklik bildirisine imza atmıştı. 

İyi de bu laiklik niye dinin politikaya alet edilmesine karşı çıkar da politikanın dine alet edilmesine sesini çıkarmaz? Kaldı ki Türkiye’de politikanın dine tahakküm etme, yasaklama, cezalandırma tarihi ciltlerce kitap yazılsa tükenmez bir hazinedir. Ve bunun ezan yasağından Hacca gitmenin men edilmesine kadar uzanan bol vesikalı bir günah galerisi uzanır önümüzde.     

Mesela 2016 yılında kaybettiğimiz Cemal Tunca hocayı tanır mısınız?

1935 yılında Sakarya’da, Açmabaşı köyünde doğmuş. Babası Fatih Medresesi’nde okurken seferberlik ilan edilince Sarıkamış’a gidip esir düşmüş. İstiklal harbine katılmış. Şapka kanunu çıkınca şapkayı başıma koymayayım diye ordudan ayrılmış. Orada mimlenmiş. Sen misin şapkayı boykot eden?. Dermiş ki: “1 sene Ermenilerin, 2 sene de Rusların esaretinde kaldım. Harb ettim, madalya kazandım, memleketi kurtardık. Ama ondan sonra çektiklerim bana Ermeni ve Rus zulmünü unutturdu.” 

1973’te 97 yaşında vefat etmiş babası. Cemal hocanın anlattıkları “Laiklik bildirisi” adı altında bu ülkede dinini yaşamak, daha doğrusu diniyle beraber yaşamak isteyen milyonlara açılmış bir savaşa geçmişten tutulan bir ayna. Dinlerken insanın boğazı düğümleniyor ister istemez. 


“Babam köyün hatibiydi. Ezan okumak için tahtadan bir minareye çıkardı. Ben de babamla beraber çıkıyordum. Babam “Tanrı uludur! Tanrı uludur!” der. Bakar, aşağıda tahsildar var mı? Jandarma var mı? Ondan sonra “Allah’u ekber! Allah’u ekber!” der, sonra “Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak!” der, ardından “Eşhedü enla ilahe illallah…” Böyle ezan okurdu. 

Bir bayram sabahı vatandaşın biri kalkmış “Allah’u ekber! Allah’u ekber” diye ezan okumuş. Babamı yakalayıp götürdüler. Bir hafta karakolda dayak yedi.

Öyle bir sistem kurmuşlardı ki, çocuğa casusluk yaptırıyorlardı. Jandarma köye geliyor, yakalıyor bir çocuğu, “Al bakalım sana bir şeker” deyip soruyor: 

“Hoca köyde ezanı ‘Tanrı uludur’ diye mi okuyor yoksa ‘Allah’u ekber’ diye mi okuyor?” 


Tabii çocuklar dümdüz söylermiş: 

“Jandarma olduğu zaman ‘Tanrı uludur’ diye okuyor. Jandarma gidince ‘Allah’u ekber’ diye okuyor”. 

Sonuç: Hocaya karakollarda günlerce dayak.

Cemal hoca şöyle anlatmıştı Son Demokratlar adlı kitabım için konuşturduğumuzda:  

“Hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor. Aranıyor. Evde aranan Kur’an-ı Kerim en büyük suç ve silah. Evde bir elif cüzü, bir Kur’an-ı Kerim bulunduysa vay haline! Bu yüzden evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada çalışıyorum. Bir gün yanımda bir çocuk vardı, “Cemal! Cemal!” diye seslendi. Kaldırdım kafayı, baktım bir onbaşı ve iki jandarma. Onbaşı “Çabuk git babanı çağır” dedi. Gittim, babamı getirdim. Jandarma babamı sakalından tuttu, elimdeki Kur’an’ı aldı, babamın kafasına Kur’an’la vurmaya başladı. “Ulan bunları ne okutuyorsun?” dedi. Bu hakaret üzerine rahmetli babam gömleğinin göğsünü yırttı ve dedi ki: 

“Oğlum, askerde zabittim, teğmendim. Deli Halid Paşa’nın emir subaylığını yaptım. Bölük kumandanlığı yaptım. Tabur kumandanlığı yaptım. Seferberliğe gittim. İstiklal Harbine gittim ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi benim Kur’an’ıma, dinime küfreden Bulgar p..idir der, kendime teselli verirdim. Gayri vurun kelepçeyi”.


Aldılar, götürdüler babamı. Kaç gün geçti bilemeyeceğim. Bir gün baktım, abim bağırıyor: “Ana! Babam Karasu’daymış!” O zaman adamın peşine gidip arayıp soramazsın. Suç. Eve geldiğimde annem babamı yatağa yatırmış, başını göğsüne dayamış, sütü kaynatmış, odun kaşığı ile süt içiriyordu. Diyordu ki: “Ya Rabbi! Zalimlerden bu mazlumların intikamını almayacak mısın?”. 

Yasin Satır kardeşim annesinin yaşadıklarını anlatıyor: 

“Rize ili, Derepazarı ilçesi, sahile iki kilometre mesafede bulunan Uzunkaya köyünde 1938 yılında doğmuş olan annem Safiye Satır o dönemde köyün araç yolu olmadığından bahisle jandarmaların patika merdivenlerinden baskın yaptığını ve muhtemel bir baskına karşı gözcü olarak dışarıda bırakılan çocuklar jandarmaların geldiğini görüp haber verdiği vakit köyün imamının öğrencileri üst kapıdan mezarlığa doğru gönderdiğini söylemektedir. Kur’an-ı Kerim öğrenmek amacıyla camiye giden çocuklar jandarma gelince çil yavrusu gibi dağılıp köyde bulabildikleri eve sığınırmış. 

Annem çocukluğunda birkaç defa jandarmaya yakalanmış ve henüz çocuk olmasına rağmen ancak parmak izi alındıktan sonra serbest bırakılmış. O zamanlar 10-11 yaşlarındaymış (1948-49 yılları). 

Çocuklar Kur’an-ı Kerim öğrendikleri suçlamasıyla jandarma tarafından yakalandıkları zaman dönemin köy muhtarı Veysel Bey devreye girip çocukları kurtarmaya çalışırmış.

Yolun dahi doğru düzgün bulunmadığı zamanlarda dönemin yönetiminin Kur’an öğretimine karşı gösterdiği baskıcı tutum açıktır.”

27 Mayıs 2016’da DiyanetTv YouTube kanalında yayınlanan “Bir Asır Bir Çınar” programını seyrederken çarpıcı bir hatıraya rastladım. Sizinle paylaşmak istedim. Giresun’un Bulancak ilçesinde Nuri Genç’in başından geçiyor olay.

“O zaman Kur’an okutmak, Arapça ezanı okumak, Hacca gitmek yasak. Gizli okuyoruz. Elifba cüzünü bulamıyoruz, Kur’ân-ı Kerim bulamıyoruz. Bir tane Amme cüzü vardı babamda; kendi okuduğu, çok eski, perişan halde, cildi mümkün olmayan. Kur’ân-ı Kerim’i bile yaktıklarını duyduk, görmedik ama yasak olduğunu çok iyi biliyoruz. Kitaplar gizlenmiş, toprağa gömülmüş, gayri müsait yerlere konmuş, sonra oradan çıkarılmış, çürümüş vaziyette kitapları okuduk. 

Bir gün geldiler, kapıyı (evin etrafını) sardılar. Biz okuyoruz üst katta. Yenge hanım geldi, “Jandarmalar kapıyı kesti, kıracaklar” (dedi). Bizi okutan rahmetli hocamız dedi ki: “Gelsinler, kapıyı açın.”

Kitapları aldım, tavana çıktım, kitaplarla yakalanmayalım diye. Evlerde yangın bacası vardır arka tarafta, evin üstüne çıkmak için, orayı açtım, yarım metreden fazla kar var. Oraya girdim. Adamlar geldi, gitmiyor. Bekle bekle, gitmiyorlar. Bütün minderleri, yatakları söktüler. Hiçbir şey bulamadılar. Kitap arıyorlardı, ben de onları tavana çıkarmıştım. Orada donmaya başladım. Böyle bir soğukluk geliyor yukarı doğru, aklım başımda ama vücudum donuyor. Başladılar kahve içmeye. Neyse arama bitti, gittiler. 

Rahmetli hocamız arkadaşlara beni sordu: Birisi dedi ki: “Tavana çıktı.” Arkadaşlar beni bulup aşağıya indirdi. Sobalı yere girdiğimi biliyorum, bayılmışım.”

Bunları unutmayacağız sevgili kardeşlerim. Hafızamıza mukayyet olacağız. Elie Weisel’in dediği gibi “Dünün külleri geleceğimizin üzerini örtmesin” diye bunu yapmak borcundayız.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

UNUTULAN FASUST-IMANSIZ-KAFIR ZULUMLERI "TEKRARLANIR"...MUSLUMAN ZALIM OLAMAZ, ZALIM ISE ADİL MUSLUMAN OLAMAZ!

Aslq Unutmayacafiz, fasist bati/batici kuklalar ile hesaplasacagiz

FASUST Ne demek ?

Bi zahmet aciklayin bize...
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23