İsrail’e “Hayır” diyen son ABD Başkanı Kennedy idi
İsrail’e “Hayır” diyen son ABD Başkanı Kennedy idi
MUSTAFA ARMAĞAN
“Dimona sırrı” neydi biliyor musunuz?
Necef çölünün kavurucu kumları arasında Fransız mühendislerin eliyle yükselen reaktör dışarıya “barışçı atom enerjisi” diye pazarlanıyordu. Ama gerçek farklıydı: Plütonyum, yani atom bombası malzemesi üretiliyordu.
Zamanın ABD Başkanı John F. Kennedy 1963 yılında bu gerçeği gördü ve ona “Dur” dedi. Çünkü Kennedy nükleer yayılmanın dünyayı ateşe verecek bir zincirleme reaksiyon doğuracağını biliyordu.
Sovyetler Birliği bir yanda, Çin diğer yanda nükleer kulübe giriyordu. Orta Doğu’da yeni bir nükleer kulüp üyesi doğuyordu.
ABD istihbaratı Dimona’yı 1960 sonlarında koklamaya başlamıştı. Raporlar netti: “Bu tesis elektrik santrali kılıfında bir silah fabrikası olabilir.” Kennedy nükleer silahsızlanma idealinin en ateşli savunucusuydu. 1961 yılında göreve gelir gelmez İsrail Başbakanı David Ben-Gurion’la New York’taki Waldorf Astoria Otelinde buluştu. Neyin müzakere edileceği belliydi: “Dimona barışçı mı? Bize kanıtlayın.”
Osmanlı devrinde İstanbul Hukuk Fakültesi’nden fesiyle mezun olan İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion’un cevabı her zamanki gibi duygusal ve stratejikti:
“Tehdit altındayız. Varlığımız tehlike altında. Araplar bizi yok etmek istiyor.”
Kennedy ikna olmadı. “Tehdidi anlıyorum ama nükleer silah bu tehdidi değil, bütün bölgeyi yok eder” diye bastırdı.
Reaktörde ilk denetimler 1961 ve 1962 yıllarında yapıldı. Amerikalı bilim adamları Dimona’ya girdi. Ne var ki ziyaretler önceden haber veriliyor, tesis “temizleniyordu”. Yeraltı katları kapalı tutuluyor, plütonyum ayrıştırma bölümleri gösterilmiyordu. Raporlar tutarsızdı: İsrailliler “sadece araştırma reaktörü” diye geçiştiriyordu ama Kennedy’nin sabrı da tükeniyordu.
Kennedy sadece bir başkan değil, aynı zamanda nükleer felaketin gölgesinde büyümüş bir liderdi. 1962 yılında dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren Küba Füze Krizi’nde dünyayı kıl payı savaştan kurtarmıştı. Dimona’yı da aynı hassasiyetle ele alıyordu.
1963 baharı baskının zirvesi oldu. Nisan ayında resmî talep geldi: Yılda iki defa, yani altı ayda bir Amerikan uzmanları baştan aşağı kontrol edecekti reaktörü.
Ben-Gurion mektuplarında diplomatik cambazlık yapıyordu: Nasır’ın Mısır’ını Nazi Almanyası’na benzetiyor, İsrail’in yalnızlığını vurguluyor ama “Evet, gelin, reaktöre bakın” demiyordu.
Lakin Kennedy pes etmedi. 18 Mayıs 1963’te daha sert bir mektup gönderdi. Ardından asıl hamleyi yaptı: 15 Haziran 1963 tarihinde yazdığı mektup başbakana gönderildi ama eline ulaşmadı. Çünkü ertesi gün Ben-Gurion istifa etti.
Resmî gerekçe “yorgunluk ve yaş” olsa da, Tel Aviv kulislerinde “Dimona baskısı bardağı taşırdı” sesleri yükseliyordu. Kime niyet kime kısmet derler. Mektup yeni Başbakan Levi Eshkol’a ulaştı.
20 gün sonra Kennedy aynı tehditkâr cümleyi kurdu:
“Eğer İsrail’in nükleer faaliyetleri hakkında güvenilir ve eksiksiz bilgi alamazsak ABD’nin İsrail’e olan taahhüdü ve desteği ciddi şekilde tehlikeye girer.”
Bu, neredeyse bir ültimatomdu.
Plütonyum tesislerine sınırsız erişim, radyasyon riski öncesi denetim, her şey masadaydı. Eshkol prensipte “kabul” dedi ama klasik Siyonist oyalama taktiğine geçti: “Nasır’a bilgi sızmasın” şartını koştu, denetimleri savsakladı. Kennedy 26 Ağustos’ta ısrar etti: “Yıl sonuna kadar denetimler başlamalı. Reaktör çekirdeği yüklenmeden önce.”
Üç ay geçti geçmedi, Kennedy vuruldu. Ve Dimona nükleer reaktörü üzerindeki baskı bıçak gibi kesildi.
Başkan yardımcısı Lyndon Johnson, Beyaz Saray’a geçtiğinde hava değişmişti.
Denetimler 1964 yılında anca başladı ama tamamen göstermelikti.
1965 yılında plütonyum ayrıştırma tesisi tamamlandı. Ertesi yıl ilk malzeme üretildi. 1967 yılında Araplarla girilen Altı Gün Savaşı arifesinde İsrail’in nükleer cihazları hazırdı.
Bugün Dimona reaktörü faal. İsrail resmen ne var diyor ne yok ama uzman tahminleri İsrail’in elinde 80 ila 400 nükleer savaş başlığı bulunduğunu söylüyor. Nükleer Yayılmayı Önleme Anlaşması’nı (NPT) imzalamayan tek Orta Doğu ülkesi de İsrail.
Kennedy’nin “hayır”ı tarihin en pahalı red cevaplarından biri oldu. Bir başkanın hayatına ve belki de bir bölgenin kaderine mal oldu. Ve Kennedy’den sonraki hiçbir başkan İsrail’e o kadar net ve sert bir “hayır” demedi.
Belki de asıl soru şu:
Bir daha kim “hayır” diyebilecek kadar cesur olacak ve o “hayır”ı söylerken sırtına kim nişan alacak?