Bizim bir medeniyetimiz var mı?
Bizim bir medeniyetimiz var mı?
Mustafa Armağan
Bizim bir medeniyetimiz var mı?
“Bize düşman olan ve düşman kalacak bir medeniyetin çöpçülük hizmetini mi, yoksa kendi medeniyetimizin öncülüğünü mü yapacağız? Türk münevveri bu konuda derhal bir karar vermelidir.”
1983 yılında Üstad Necip Fazıl’dan bir ay önce kaybettiğimiz Prof. Dr. Erol Güngör’ün yukarıdaki sarsıcı cümleleri Batılılaşma tartışmalarında sorulmuş en net sorulardan birini barındırmaktadır. “Başka bir medeniyetin ülkesinde çöpçülüğe mi talibiz yoksa kendi medeniyetimizin yeni bir sürümüne mi?”
Bu soruyu aynı netlikte cevaplandıramadığımız için yeni yetişen nesillerin kafasını aydınlatmayı başaramıyoruz. Tanzimat’tan beri bu soru soruluyor ama cevaplar giderek fersizleşiyor maalesef. Bitap düşen bir aydın profili var karşımızda. Özgüvenini yitirmiş ve Batı’nın çöplüğündeki artıklarla geçinmeyi fazilet olarak gören bir neslin mirası bu.
Oysa Necip Fazıl’ın da sık sık tenkit ettiği Tanzimat aydınları nesli elbette bizden daha özgüvenliydi ve kendi kültürüne sahip fertler olarak Avrupa’yı tanımaya can atıyordu. Mesela Namık Kemal, Hürriyet gazetesinin 7 Eylül 1868 tarihli nüshasında Avrupalı ‘mösyölere’ şunları yazıyordu (sadeleştiriyorum mecburen):
“Ey mösyöler, din varken ilerlemenin mümkün olamayacağını siz neden bildiniz? Acaba tâbi olduğumuz mezhebin hükümlerinden hiç haberiniz var mıdır? Bizde Allah’ın ve insanların önünde her fiilinden sorumlu olan hükümet adamlarını papalar gibi masum mu sanıyorsunuz? Ulemayı papazlar hükmünde mi tutuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz? (…) Dinin hükümlerine uyarsak size ondan büyük güvence olamaz. (…) Eğer sizin medeniyet dediğiniz şeyler, karıların açık saçık sokağa çıkması ve meclislerde dans etmesi ise onlar ahlâkımıza aykırıdır, biz istemeyiz, bin kere istemeyiz!”
Buradaki erkek sesi kaybettik işte. Hatta Aliya İzzetbegoviç’in yeni bir Namık Kemal ruhuyla ifade ettiği o cümleyi kuracak aydın bulmak için Diyojen gibi elinde çırayla çarşı ve pazarda insan araması gibi bir eylem gerekecek. Şöyle demişti Boşnak bilgesi:
“Savaş düşmana yenildiğin zaman değil, düşmana benzediğin zaman kaybedilir.”
İşte Batı karşısında bu ‘erkek’ sese muhtacız. Yahut Cevdet Paşa’nın sözlerine gelirsek Fransa Büyükelçisi Mousnier’ye verdiği cevap harikadır (mealen):
“Siz Fransızlar Pera’da oturursunuz, bizi uzaktan dürbünle seyredip hakkımızda bilgi edinmeye çalışırsınız. Ancak dürbünlerinizin ayarı bozuktur. Bizi bozuk ayarlı dürbünlerinizle anlayamazsınız. İçimize girip tanımanız lazımdır.”
Tezâkir’de geçen bu metin dikkatle ve ibretle okunduğu zaman Cevdet Paşa’nın o büyük özgüveni ve aşağılık kompleksine uğramadan bir düvel-i muazzama büyükelçisiyle konuşması insanı en az Namık Kemal’inki kadar sarsıyor.
Hele yakın arkadaşları Ali Suavi’nin Muhbir gazetesindeki şu cümlelerine ne demeli?:
“Medeniyet denilen şey, bizim Osmanlı ülkelerine ters tarafından girmiş, en ziyade medeniyetli sayılan mesela Londra’da, kiliseye gitmemek, Pazar günü dükkân açmak yahut alış-veriş etmek veya dikiş dikmek pek büyük günah sayılır ve en serbest İngiliz’den bile bunu yapmasını isteyemezler. Bizde ise dinî adab ve eski adaba hakaret etmek medeniyet sayılıyor. Bu ne ters mana?”
Gördüğümüz gibi Yeni Osmanlılar dediğimiz Tanzimat edebiyatının ilk nesli batılılaşma hususunda daha bir özgüvenli ve hâlâ Osmanlı olduğunun şuurunda. Bugün bu şuurla konuşanla medya eliyle dışlanmakta, ötekileştirilmekte ve marjinalleştirilmektedir, çünkü Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi düşmana benzemişizdir.
Türk ve Türkiye terimleri
Türk mü Türkiyeli mi? tartışması benim kanaatime göre faydasız ve lüzumsuz bir tartışma. Havanda su dövmekten farkı yok.
Daha önce de yazdığım gibi aslı Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde bulunan Bourbon hanedanından bir zata yazdığı telgrafta Gazi Mustafa Kemal de “Türkiye Türkiyelilerindir” ifadesini kullanmıştır.
Tarih 24 Ocak 1922’dir. Cümle şöyle:
“…Bütün Türkleri harekete getiren “Türkiye Türkiyelilerindir” düsturu olduğunu bu münasebetle beyan etmeyi lüzumlu addederim.” (Prof. Dr. Bilal N. Şimşir’in 1981 yılında Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen Atatürk İle Yazışmalar I (1920-1923)adlı kitabından, sayfa 172.)
Aynı telgrafta “Tük milleti” de demiş, “Türkiyeli” de.
Terimlere savaş çıkartacak kadar aşırı manalar yüklerseniz Mustafa Kemal’i de “alçaklık” ile suçladığınızın farkına varmazsınız.
Benden söylemesi.
Tarih kâbusundan uyanmak
Tarih alanında bir rahatlamaya ihtiyaç var. Tarihimiz üzerine ya klasiklerimize giderek veya yabancıların yazdığı metodolojik/ilmî eserlerin okunmasının içerisine yuvarlandığımız saplantılardan bizi kurtarmaya yardımcı olacağını düşünüyorum. Bizim tarihçilerimiz de kendilerini ispat ve savunma refleksinden kurtulabilirlerse Türkiye’de sağlıklı bir tarihçiliğe doğru gidilmesi muhtemeldir. Ancak iyi tarih metinleri neşrediliyorsa da, yüzümüzü ağartacak, Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Zeki Velidi Togan, Mehmet Genç ve Halil İnalcık çapında büyük tarihçiler yetiştirecek vizyon genişliğine bugün sahip değiliz maalesef.
Türk Tarih Kurumu’nun görevini tam anlamıyla yaptığını söyleyemeyiz. Mesela bir ara bütün ırkların Türklerden çıktığını ispatlamak için hayli ideolojik kitap yayınladılar! Güzel kitaplar da basıldı elbette. Ama yeterli değil. Aslında TTK’nun hazırladığı tarih kitabının objektif ve aynı zamanda dünya tarihine bir katkı olması gerekiyordu. Osmanlı tarihinin büyük bölümünü yazan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, iyi bir tarihçi olmasına rağmen, maalesef yer yer resmi tarih gayretkeşliğinden kurtulamamıştır. Hâlbuki daha iyi sentezler yapabilen, dünya tarihçileriyle boy ölçüşen eserler ortaya konulabilmeliydi.
Korkmak, bir tarihçi için asla mazeret olamaz. Gizli yazarsın, burada olmuyorsa başka bir yerde yayınlatırsın. Mesela Galile, Papa ile bozuşmamak için kitabını bir dostu vasıtasıyla İtalya dışında yayınlattı. Cizvitlerden ödü kopan Descartes ise Hollanda’da bastırdı kitabını. Yeter ki üretmeye azmet.
Amerikalı Leslie Peirce Harem–i Hümayun diye tercüme edilen kitabında haykırıyor: “Haremin bir zevk yuvası olarak görülmesi, tamamen Batılıların önyargısıdır. Harem, bilinenin tersine cinselliği kontrol altına alan bir müessesedir”. Çünkü temelde hanedanın devamı diye bir kaygı hâkimdir haremde. Harem, iktidarın bir şubesidir. Fatıma Mernissi de ilginç bir noktaya parmak basıyor. Batılı bir ressamın haremi canlandıran tablosunu bir tarafa, Müslüman Hint ressamlarının yaptıkları harem tablosunu diğer tarafa koyun. Birincisinde ortalıkta açık saçık gezen kızlar vardır, diğerinde ise tamamen erkeksi görünümlü iri yarı kadınlar. Mesela ata binmiş bir kadın, elinde silahıyla haremin bahçesinde dolaşıyor.
Vaktiyle Batılı ressam ve yazarlar fantastik bir Doğu imajı sunuyorlardı kendi toplumlarına. Zamanla bu Batılı gözlüğü kendi gözümüzde bulduk ve kendimizi Batılı beyaz erkek özne gözüyle görmeye başladık. Tarihimiz, “yabancı bir ülke” haline gelmişti. Biz de bu yabancı ülkede gezen birer Avrupalı turist. Ve sonuç: Harem peçesini açacağına daha çok kapattı.