• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Akgün
Mustafa Akgün
TÜM YAZILARI
19 Mart 2018

18 Mart’tan 15 Temmuz’a

DESTANLARIMIZ AYNI 

PINARDAN KAYNAR

18 Mart Çanakkale Zaferiyle 15 Temmuz Darbesine karşı koyuş arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Bunlar kardeş destanlardır. 

Bunlar imanla yazılmışlardır. 

Bunlar aşkla yazılmışlardır. 

Burcu burcu şehadet kokmaktadırlar. 

Dillere destan kahramanlıklarla yazılmıştır bu destanlar.

18 Mart Zaferiyle 15 Temmuz zaferi tarih boyunca yazdırdığımız destanlardan sadece iki destandır.

İki kardeş destan.

Aynı iman pınarından, aynı aşk pınarından kaynayan iki kardeş destan.

Önce o günlerde olan muazzam tarihî hadiseleri şöyle bir hatırlayalım.

18 MART VE SEYİD 

ONBAŞI 

Muazzam Çanakkale Savaşı başlamış, yavaş yavaş kızışıyordu. 18 Mart günü Mecidiye Tabyasında büyük bir patlama olmuş pek çok askerimiz şehid düşmüştü.

Geriye kalanlardan biri Edremit’in Çamlık köyünden Mehmed oğlu Seyid’di. Seyid Onbaşı, patlama sırasında sadece bayılmıştı. O pehlivan yapısıyla yerde uzanıp kalmıştı. Ayıldığında takım arkadaşı Niğdeli Ali’yi gördü. Yapayalnız duruyordu Ali. Seyid Onbaşı etrafında silah arkadaşlarını, mücahidleri, Mehmedcikleri göremiyordu. 

“Arkadaşlarımız nerede?” diye sordu Ali’ye. 

Ali hem gurur, hem hüzün ifade eden bir ses tonuyla cevap verdi: 

“Onlar Allah’a kavuştular. Onlar son mertebeye ulaştılar. Hepsi de şehid oldu. Sadece seninle ben kaldık.” 

Ali’nin sesinde şehid olan arkadaşlarına bir gıpta, bir imrenme hissediliyordu. Buna arkadaşlarından bu dünyada ayrılmanın hüznü de karışmıştı. Sesi titrekti. 

Bu sırada Seyid denize baktı. Düşman gemileri ateş püskürüyordu. Her biri ateş üstüne ateş yağdırıyordu. Çıkardıkları dumanlar göklere yükseliyordu. 

Bazı gemiler kıyıya iyice yaklaşmıştı. Bu büyük bir felaketin ifadesiydi. Bunlar boğazı geçerlerse peş peşe felaketler gelirdi.

Seyid Onbaşı silah görebilme ümidiyle tabyasına baktı. Bütün silahlar patlama neticesi toprağın altında kalmıştı. Görünürde bir tek top, birkaç top mermisi vardı. Gemilerden bazıları ise iyice sahile yaklaşmıştı. Bilhassa İngiliz Ocean gemisi epeyce yaklaşmıştı sahile. İngiliz gurur ve vahşetini bu Ocean gemisi temsil ediyordu sanki. 

Seyid’in kafasında şimşek gibi bir fikir çaktı. 

Topun yanına geldi. Okşadı topu. Mermilerin yanına geldi, onları da okşadı. 

Dişlerini gıcırdattı Seyid. Gökyüzüne baktı. Gözlerinde sanki müjde okunan bir ışıltı vardı. Tunçlaşmış yüzünü büyük bir vakar duygusu sarmıştı. 

Dudakları kıpır kıpırdı. Dua okuyordu besbelli. Kim bilir Allah’tan ne istiyordu? 

“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” dedi. (Güç ve kuvvet ancak Allah’ın elindedir.) 

Sesi yüreğinin derinliklerinden yankılanıp geliyordu. Ellerinin yüzüne sürdü. 

Aklına büyüklerinden duyduğu bir tarihî hadise geldi: 

Peygamberimiz (s.a.s.) Sahabesiyle (r.a.) beraber Hayber’de Yahudilere karşı savaşmıştı. Bu savaşta Hazreti Ali koca kale kapısını söküp almış ve kalkan olarak kullanmıştı. Savaştan sonra kaç kişi o kapıyı yerinden kaldırmak istemişler kaldıramamışlardı. Halbuki Hazreti Ali onu kalkan olarak kullanmıştı. Tarihî kayıtlarda bu böyle yazıyordu.

Hiç düşünmedi Seyid Onbaşı. Allah’a dayandı. Top mermisini kucakladı. Arkadaşı Ali’nin de yardımıyla omuzladı mermiyi. Top mermisi öyle ağırdı ki Seyid’in kemiklerinı çıtırdatıyordu sanki. Sonra topun yanına götürdü. Yürürken merminin ağırlığından bacakları dolaşıyor gibiydi. Mermiyi namluya yerleştirdiler ve ateşlediler.

 Meşhur İngiliz gemisi Ocean kıçından vurulmuştu. İngilizler bu gemilerine Ocean adını vermişlerdi. Okyanus demekti, derya demekti İngilizcede Ocean. O muazzam savaş gemisi Osmanlının top mermisiyle vurulmuştu.

Böylece Çanakkale Savaşının en mühim hadiselerinden biri gerçekleşmişti. İngilizlerin gurur ve vahşet abidelerinden biri olan Ocean zırhlısı kıçından vurulmuştu. Dümen tertibatı bozulmuş, olduğu yerde dönüp duruyordu. Böğüre böğüre batıp gidiyordu. Yakınındaki İngiliz gemilerinin kumandanları paniğe kapıldılar. Can telaşına düştüler. Denizin dibini boylamak içten bile değildi. Kendilerini kurtarmak için oradan kaçışmaya başladılar.

Ocean batıyor, geriye dumanları kalıyordu. Seyid Onbaşı’nın attığı mermi Ocean zırhlısını batırmıştı. Bu İngilizlere büyük bir şamardı. Bu şamar İngiliz idare kademesinin beynine inmişti. 

Bu Allah’ın sillesiydi. Başka açıklaması yoktu. İngilizler için netice tam bir rezaletti. 

Ocean’ın yanısıra Irresistible ve Bouvet adlı heyula gemiler de batmıştı bu sırada. İngilizlerin daha başka gemileri de ciddi hasarlar almıştı. Batan gemileriyle beraber İngiliz gururu da batmıştı. Artık ‘küçük dağları biz yarattık’ diyemeyeceklerdi. 

Bu netice karşısında İngilizlerin ileri gelen meşhur devlet adamlarından Churchill şunları söylüyordu: 

“İnanmak istemiyorum, fakat gerçek! Türk savunması önünde müttefikler armadası mağlup olmuştur. Tek kelimeyle felaket!...” 

Yine Churchill Çanakkale Savaşlarında olan biteni şu cümlelerle özetleyiveriyordu: 

“ANLAMIYOR MUSUNUZ? BİZ ÇANAKKALE’DE TÜRKLERLE DEĞİL ALLAH İLE SAVAŞTIK. TABİÎ Kİ YENİLDİK.” 

**

Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı bitmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştu. 

Bu sırada bir sürü nevzuhur adam devlet çarkında bir yerleri kapmıştı. Makam sahibi, servet sahibi olmuşlardı. Gelecek günler onlarındı.

Geri kalanlardan Seyid Onbaşı’yı ve binlerce on binlerce şehidi, gaziyi düşünen pek yoktu.

Bir yanda posta pullarına Seyid Onbaşı’nın resmini koymak, diğer yanda onun bakımsızlıktan verem olmasından ve veremden ölmesinden habersiz olmak… 

Bir yanda tıkına tıkına yiyip şişenler vardır. Tepine tepine dans edip gününü gün edenler vardı. 

Bir yanda yiyecek kuru ekmek bulmak için didinenler vardı.

Bu bir aymazlık mıdır, bu bir riyakarlık mıdır, bu bir aptal yerine koyuş mudur? Duygu ve düşünce melekesi olanların meydana getirdiği kamu oyu bunun cevabını verdi gitti. 

Eğer Nusret Gemisi gibi bir gemi batılılardan birinin olsaydı ne olurdu? 

Veya onlar Seyid Onbaşı ve benzeri kahramanlara sahip olsalardı ne yaparlardı? 

Bunlar onlar hakkında nice belgeseller, nice filmler, nice diziler yaparlardı. Nice araştırmalar yaparlar, nice romanlar, hikâyeler, şiirler döktürürlerdi. 

Bu Seyid Onbaşı savaştan sonra köyüne döndü. Hayatını devam ettirmek için Havran’da bir zeytin fabrikasında hamallık yapmaya başladı. Hanımıyla beraber yarı aç yarı tok hayatlarını geçirmeye çalışıyorlardı. Zamanla bakımsızlıktan verem oldu. 1939 yılında veremden öldü. Çanakkale Savaşını anma programlarında ondan övgüyle bahsedenlerin kaçının bu ölümden haberi oldu? 

Çünkü onların çoğu savaşın sonunda parsa toplayıp köşe dönme hesapları yapıyorlardı. Çanakkale Savaşının en büyük kahramanlarından Seyid Çavuş’un bakımsızlıktan verem olduğu kimin aklına gelecekti? 

Seyid Onbaşı’nın kızı Ayşe Hanım’ın şu sözleri anlayan ve hissedenler için ne kadar derin mânâlar ifade etmektedir: 

“Olsun efendim. Yeter ki vatan sağ olsun. Biz perişan olmuşuz ne çıkar?” 

Bazıları pislik böcekleri gibi pislik yuvarlayıp durdu. Bugün de onların düşünce ve duygu yönünden torunları pislik yuvarlamaya devam ediyor. Bir yanda bu böcekler yollarına ve hayatlarına devam edip gidiyorlar.

Bir yanda da Yahya Çavuş, Seyid Onbaşı, Ömer Halisdemir, Fethi Sekin ve şehidler kervanı yollarına devam ediyor.

Anlı şanlı bir mübarek yolculuktu bu. Kâinatın Efendisine vuslatla biten bir yolculuk. 

 

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23