Vatan Müdafaası
Yıllarca devlet-millet soğuklaşmasının sebebini sanırım bilmeyen yoktur.
Devleti devlet yapan, milleti millet yapan ana damarlarımız, yerli ve yabancı ellerle yırtılmış, koparılmış ve zedelenmişti.
Vatan sahiplenmesi, müdafaası ve mücadelesi, kutlu bir emek ve görev olduğu için pek çok baskıya, şiddete, ihanete katlanılmış ve sabredilmişti.
Elbet gün gelecek ve haklılar haklarına sahip çıkarak, bayraklarını, sancaklarını gönderlere çekeceklerdi.
Bu vatan, bu topraklar, isteyenlerin isteyince basıp geçeceği, yakıp yıkacağı topraklar ve vatan değildi.
Bunu içerideki ve dışarıdaki işbirlikçiler bildi de biz bilemedik değildi. İhanet zirvede, masumiyet dipteydi.
Çaresiz değildik ya bir feraset yoksulluğuna düşmüştük. Ne gidecek yerimiz, ne yardım isteyecek kimsemiz ne yedimiz ne yad elimiz kalmıştı.
Maddi varlıklarımızdan vazgeçmiştik, daha doğrusu vatan için kaybettiğimizden vazgeçmiştik de manevi pınarlarımızın kurumasına hiç ihtimal vermemiştik.
Manevi pınarlarımızın kökleri zehaba, korkuya, kuruntuya, inkıtaya uğradı. Umutsuzluk karakterimiz olmadığı için umudumuzu aş edindik, ekmek edindik.
Ve bir gün şair haykırdı:
“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak/
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak”.
Umudumuz üzerine bir güneş doğdu. Tarlalarımız yeşerdi, bağlarımız göğerdi, şehirlerimizde fırınlar yandı, camiler şenlendi, manevi pınarlarımıza su gelmeye başladı.
Henüz şair son sözünü söylememişti ve o da dile geldi:
“Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet/Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”!
•
Büyük büyük hatalar işlenmişti. Her hata doğru diye öğretilmişti.
Kendi tarihimizi kendi içtimai bünyemizi bilmeden tarihine yabancı olduğumuz, temellerine eğilmediğimiz, tezatlarında habersiz bulunduğumuz bir dünyanın siyasetini ve hukukunu aynen benimsemiştik yahut benimsemek zorunda bırakılmıştık.
İşte bu hataların en başıydı. Bizim medeniyetimizde “devlet aile” demektir. Bizim geleneğimizde devletin bağları ile aile bağları birbirinin ayrılmaz parçasıydı.
Bize sürekli kendileri gibi olmamız için öykünen ve böğüren batının ne gibi kutsalları vardır bilemeyiz ama bildiğimiz o dur ki, “aile” diye bir kutsalları yoktur.
Bize düşmanlıklarının başlıca sebebi de aile bağlarımızın devletimizi ayakta tuttuğu gerçeğidir. Aileyi parçalamadan devleti zayıflatamayacaklarını pekâlâ bilmektedirler.
Bugün Cumhurbaşkanından, hükümete, siyasilerden, askerine, polisine milyonlarca sivil vatandaşımıza kadar canhıraş bir şekilde vatan savunması yapılıyorsa, bu şunu göstermektedir.
Her birinin, “devletimizi ailesi bilmesi, inanması ve kabul etmesidir.” Avrupa’nın Allahsız bir dünya tasavvuru ise “aile” olamadıkları ve “aileye” düşman oldukları içindir.
Bu ihtiras ve kinleri hem kendi toplumlarına hem dünya insanlığına çok pahalıya mal olmaktadır. Oysa bir medeniyetin başka bir medeniyete dahil olup bütünüyle yok olması mümkün değildir.
Batının insanlığa ihraç ettiği tek şey terördür. Leş kargalarının bile tenezzül etmediği iskelete dönmüş gayri insani sistemleri çökmüş, can çekişmektedir.







